Merkel’siz Almanya nasıl olacak?

Sadece Almanya değil Avrupa siyasetine de damgasını vuran Şansölye Angela Merkel, 26 Eylül’deki seçimlerin ardından koltuğunu devretmeye hazırlanıyor. Her ne kadar partide yerine gelecek kişi belli olsa da, Almanya seçimlerinin sonucu ve Merkel’in koltuğuna kimin oturacağı pek de tahmin edilemiyor. Zira ibre, her gün farklılaşıyor. Bununla birlikte yaklaşık iki haftadır dünya kamuoyunun dikkati, ABD, Avustralya, İngiltere ile Fransa arasındaki “denizaltı krizi”ne de çevrilmiş durumda. Biz de usta gazeteci Sami Kohen ile tam da bu iki konuyu konuştuk... Bize “Merkel’siz Almanya’da” neler olacağını değerlendirirken, Fransa’ya “dost kazığı” tartışmasının ne anlama geldiğini anlattı...

- Öncelikle kısaca Merkel dönemini değerlendirebilir misiniz?

Merkel dönemi, Almanya’nın yakın siyasi tarihindeki en başarılı dönemlerden biri olarak kayda geçecektir kuşkusuz. Öncelikle bu dönemde Almanya’da istikrar ve refah sağlanmıştır. Almanya, Avrupa’nın en zengin ülkesi olmuş, Avrupa Birliği’nin (AB) lokomotifi durumuna gelmiş, uluslararası platformlarda da faal bir rol oynamıştır. Şansölye Merkel, bu başarılara damgasını vurmuştur. Almanya’nın ilk kadın şansölyesi olan Merkel, güçlü kişiliği, karizması, yaratıcılığı, dengeli ve uzlaşıcı karakteriyle gerçek bir liderlik göstermiştir. Avrupa’nın lider sıkıntısı çektiği bir dönemde Angela Merkel, bu vasıflara sahip güçlü bir önder olarak kendisini kanıtlamıştır. Bu dönem içinde iç ve dış politikada sergilediği başarılı performans, şimdi seçimlerden sonra işbaşına geçecek yeni lidere ve hükümetine bir miras olarak kalacaktır. Bütün mesele, bu seçimler sonucunda ortaya çıkacak olan yeni yönetimin aynı politikaları, benzer istikrar ve uyumla yürütüp yürütemeyeceğidir.

- Peki, açıklanan adaylara baktığınızda, seçimlerin sonucunda nasıl bir tablo ortaya çıkar sizce?

Bu seçimlerin özelliği, bundan öncekilere göre çok daha belirsiz bir hava içerisinde gerçekleşmesidir. Daha düne kadar seçim sonucu üzerine yapılan tahminler ve anketler, iki ana partinin, yani Hristiyan birlik partileriyle (CDU/CSU) Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) neredeyse başa baş gittiğini gösteriyor. Bu durumda herhangi bir partinin ve parti liderinin hükümeti tek başına kuracak çoğunluğa sahip olamayacağı belli. Bunun dışında her şey belirsiz. Çeşitli senaryolardan bahsediliyor. Muhafazakârlar olduğu kadar sosyal demokratlar da bir koalisyon kurarak işbaşına gelebilir. Ancak koalisyon ortaklarının kim olacağı da şimdilik belirsiz. Üçüncü parti durumundaki Yeşiller’in, SPD’nin kuracağı bir koalisyona girebileceği, ama aynı zamanda SPD ile anlaşamazsa CDU/CSU’nun da Yeşiller ile bir ortaklık yapma ihtimali bulunduğundan söz ediliyor. Yeşiller’in geleneksel ortağı liberaller yani FDP olmuştu. Fakat liberallerin de yeterli sandalye sayısına sahip olması gerekiyor. Dolayısıyla bu karışık aritmetik yüzünden, bu koalisyon kurma sürecinin uzaması da büyük bir olasılık. O taktirde Merkel, hükümet kurulana kadar yine görevini sürdürecek.

Bir de unutulmaması gereken, Merkel’in başında olduğu mevcut hükümetin bir koalisyon olması. ‘Büyük koalisyon’ olarak da nitelenen birlik partileri ile SPD’nin ortaklığı söz konusuydu. Bu da ihtimallerden biri elbette. Merkel, ortanın solu ile merkez sağın bir araya gelmesini sağlayabilmişti. Uzlaşıcı olduğundan, bunu da en iyi şekilde yürütebilmişti. Tekrar böyle bir büyük koalisyon kurulabilir mi, o da belirsiz...  

Merkel’e hala destek var

Şunu da belirtmekte yarar var... Eğer, Merkel 4 dönem ve toplam 16 yıl iktidarda kaldıktan sonra bir daha seçime katılmama ve hatta aktif siyasetten çekilme kararını vermemiş olsaydı, Pazar günü yine seçilir ve partisini de ilk sıraya taşıyabilirdi. Nitekim bu konuda yapılan bazı anketler, Alman seçmenlerin çoğunun kendisine bu şansı tanıdığını gösteriyor. Fakat Merkel’in kararı kesin oldu. Dolayısıyla bu seçim sonucu da ucu açık bir durumda kaldı.

Merkel’in bıraktığı mirasın nasıl üstleneceği ve yürütüleceği sorusunun cevabı ise, aslında kesin seçim sonuçlarına, kimin kimlerle koalisyon kuracağına, hangi adayın şansölye olacağına bağlı.

Bununla beraber, Merkel’in bıraktığı politik çizginin, yeni şansölye ve hükümetince nasıl yürütüleceği merak konusu. Muhakkak ki, kurulacak koalisyonun izleyeceği politika, partilerin kendi programlarıyla paralel olacaktır. Bu da aslında bazı değişiklikler olabileceğini gösteriyor. Yalnız çok radikal bir değişim de beklenmemeli tabii. Çünkü partilerin her ne kadar belli konularda her partinin kendine has bir duruşu, görüşü olsa da, “devlet politikasını değiştirecek kadar” keskin değildir. Belki kendisini “alternatif” olarak adlandıran (AfD) aşırı sağcı grup dışında... Ancak o partinin de iktidara yer alması pek mümkün görünmüyor zaten. Diğerlerinin tamamı, politikalarını aşağı yukarı Merkel’in çizgisine uygun bir şekilde ayarlayacaktır. Kısaca, “Merkel’siz Almanya”, yine de bir ölçüde Merkel’in çizgisinde kalacak gibi görünüyor...

-  Merkel’in gidişinin Türk-Alman ilişkilerine etkisi ne olabilir?

Son zamanlarda Angela Merkel ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki diyaloğun iyi olması, Türk-Alman ilişkilerine olumlu katkı sağlamıştır. Çünkü iki ülke ilişkileri son yıllarda inişli-çıkışlı bir seyir izliyordu. Hatta bazı konularda iki ülke arasında anlaşmazlıklar da çıkmıştır. Ne var ki, Almanya için Türkiye, Türkiye için Almanya vazgeçilmez ortaklardır. 

Merkel’in, her şeye rağmen ülkemize verdiği değer nedeniyle Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya çaba gösterdiği bir gerçektir. Bununla birlikte Türkiye’de, tıpkı diğer ülke liderlere olduğu gibi, bazı dönemlerde Merkel için ‘Acaba dostumuz mu?’ sorusu gündeme gelmiştir. Tabii bu sorunun cevabının, neye göre arandığına bakmak lazım. ‘Dost’ derken eğer Merkel’in Türkiye’nin bazı istek ve görüşlerini aynen desteklemesi kastediliyorsa, böyle olamamıştır elbette. Örneğin Merkel, AB konusunda hiçbir zaman Türkiye’nin tam üye olmasına rıza göstermemiş, karşı çıkmış, imtiyazlı ortaklık gibi bir fikir ortaya atmıştır. Aynı şekilde Kürt hatta göç meselesinde Merkel ile Ankara arasında görüş ayrılıkları çıkmıştır. Dolayısıyla sadece bu yönüyle bakarak Merkel’in dost olup olmadığını sorgulamak pek doğru olmayabilir.

Peki, Merkel’siz Almanya ile bu ilişkiler nasıl yürütülecek? Bu sorunun cevabı, yine, nasıl bir koalisyon çıkacağına ve kimin şansölye olacağına bağlı. Elbette Türkiye ile ilişkilerde bazı problemler çıkabilir. Nitekim gerek SPD’nin gerekse de Yeşiller’in özellikle demokrasi ve insan hakları konusundaki hassasiyetleri, bunlardan biri olabilir. Fakat unutulmamalı ki, hemen hemen tüm partiler, Türkiye’yi önemli bir ortak görüyor ve iyi ilişkiler kurulmasından yana. Dolayısıyla Merkel’siz de ilişkilerin aynı düzeyde olması beklenebilir.

Merkel’siz Almanya nasıl olacak

Görevini bırakmaya hazırlanan Angela Merkel, veda turu kapsamında ülkenin kuzeyindeki kuş parkını da ziyaret etti, burada eğlenceli görüntüler verdi.

DOST KAZIĞI

- Son günlerde öne çıkan krizlerden biri de, Asya-Pasifik’te ABD, İngiltere ile Avustralya arasında imzalanan savunma nükleer denizaltı anlaşması sonrası Fransa’nın ortaya koyduğu tepki. Olay, Fransa’nın kendisiyle olan anlaşmasını iptal eden Avustralya’nın yanı sıra diğer iki ülkeyle de ‘küsmesine’ neden oldu? Bu konuda neler diyeceksiniz?

Fransa, Avustralya ile 66 milyar dolarlık denizaltı siparişine ilişkin anlaşmayı ‘yüzyılın kontratı’ diye tanımlıyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu sayede ülkesinin büyük ekonomik kazancının yanı sıra Asya-Pasifik bölgesindeki nüfuzunun da artacağı yönünde iyimser tahminde bulunuyordu. Fakat Avustralya, bu anlaşmadan çark etti ve kontratı iptal etti. Yani Fransızların yüzyılın kontratı, Fransa için ‘yüzyılın şoku’ oluverdi.

Bunu Avustralya yapmış olsa da, arkasında ABD’nin bulunduğu açık. Bu karar, basit bir ticari anlaşmanın iptalinden ibaret değil. İşin içinde ABD’nin de Asya-Pasifik’teki çıkarlarını ön plana alan askeri, siyasi ve ekonomik faktörler var. Joe Biden yönetimi, Çin’le olan rekabetini ön planda tutarak Avustralya’yı bu anlaşmayı bozmaya ve kendisinin ürettiği nükleer denizaltıları seçmeye ikna ettiğinde, esas amacı şuydu: Çin’in, Güney Çin Denizi’nde askeri açıdan güçlenmesine karşı kendi gücünü de göstermek ve ‘Çin’i çevrelemek.’ Bu amaçla Avustralya ve İngiltere’nin de desteğiyle yeni bir ‘güvenlik paktı’ kurmak istiyor. Bazı gözlemciler bunun amacının ABD’nin Pasifik’te ‘anglosakson ittifakı’ kurmak ve Çin’i frenlemek istemesi olduğunu belirtiyor.

Bu da, Asya-Pasifik’te yeni bir soğuk savaşın zillerini çalıyor. Nitekim Pekin, bunun karşısında çok sert tepki göstermiştir. Ancak bu olayın en önemli etkisi, ABD’nin Avustralya’yı anlaşmayı iptale zorlayarak batı bloğu içinde de bir bölünmeye yol açmış olmasıdır. AB ve Asya’daki birçok ülke bu konuda Fransa’ya destek çıkmış, hatta ABD’nin tutumunu sert şekilde eleştirmiştir. ABD, Fransa’ya Türkçe deyimiyle ‘dost kazığı’ atmakla saygınlığını, güvenirliğini iyice sarsmıştır. Bu, ABD’nin Afganistan’daki fiyaskosundan hemen sonra yaptığı ikinci büyük hata. Dolayısıyla ABD, ‘güvenilir bir müttefik ya da dost’ olma konusunda iyi bir sınav veremedi. Ancak bu durumun, aslında Biden yönetimini pek endişelendirmediği görülüyor. Anlaşılan ABD, hala sadece kendi ‘sert gücüne’ güveniyor.  

Fransa da, tüm infialine ve öfkesine rağmen ABD’nin bu hareketine karşılık verememiştir. Geri çektiği elçisini birkaç gün sonra tekrar görevine iade etmiştir. Herhangi bir boykota ve diplomatik ilişkileri kesme yoluna başvurmamıştır. Bu da, Macron’un ABD karşısındaki çaresizliğini gösteriyor.

Söyleşi LEVENT KÖPRÜLÜ