Masadaki ve sahadaki seçenekler

Doğu Akdeniz-Ege krizinde gerilimin tırmanışı devam ederken, gündeme gelen çözüm senaryolarının sayısı da giderek artıyor. Ne var ki üzerinde durulan seçeneklerden hangisinin hayata geçeceği, hatta bunlardan herhangi birinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği dahi belli değil…
Bu belirsizliğin bir bakıma krizin ve çözümsüzlük halinin daha devam edeceği anlamına geldiği söylenebilir.

Şu anda ufukta iyimserliğe yol açacak herhangi bir belirti de gözükmüyor. Velev ki, krize son verebilecek beklenmedik bir gelişme olsun…

Aslında son haftalarda Türkiye ile Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile deniz yetki alanları konusunda ortaya çıkan ve hızla birçok ülkenin ve kurumun da müdahalesiyle günümüzün en önemli uluslararası meselelerinden biri haline gelen bu krize bir çare aranmıyor değil. İlgili ülkeler bir yandan gerilimi yükselten davranışlarını sürdürürken, diğer yandan da bu duruma çözüm getirecek planlar veya öneriler ortaya atıyorlar. Tabii herkes kendi çıkarlarına uyacak şekilde…
Gündeme getirilen opsiyonları, diplomatik ve askeri alanda olmak üzere iki ana kategoride toplayabiliriz.

DİPLOMATİK ALANDA:
Şimdiye kadar sunulan başlıca seçenekler şöyledir:

Merkel’in girişimi: Alman Şansölyesi, bir arabulucu olarak Türkiye ile Yunanistan armasında bir müzakere süreci başlatmak istedi, ama daha ilk rauntta Atina’nın Kahire ile beklenmedik bir anlaşma imzalaması yüzünde başarısızlığa uğradı. Bu diyalog başlasaydı, en azından gerginlik yatışacak, uyuşmazlıklar daha sakin bir ortamda tartışılacaktı. Gerçi iki tarafın kendi temel pozisyonları birbirine tamamen zıt. Özellikle egemenlik hakları söz konusu olduğu için bir uzlaşı sağlamak oldukça zor. Ama bu diyalogla hiç olmazsa diplomasi yolu açılmış olacaktı…

Şimdi Merkel’in bir ikinci raunt hazırlamakta olduğu anlaşılıyor. Bu kez daha zor şartlarda bu diyalogu başlatmak için nasıl bir formül bulacağı merak konusudur. Ayını şey son olarak ortaya atılan uluslararası konferans için de söylenebilir.

NATO’nun önerisi: Siyasi görüşme planının suya düşmesinden sonra Türk ve Yunan savaş gemileri ve uçakları arasında bir çatışma tehlikesinin ortaya çıkması üzerine, NATO devreye girdi. Böyle bir tehlikeyi (kazaen de olsa) önlenmesi için “teknik düzeyde” bir mekanizmanın oluşturulmasını önerdi. Bu girişim de Atina’nın son dakikada yan çizmesi yüzünden suya düştü. Bu olayda da sebep, dönüp dolaşıp, tarafların egemenlik haklarına ilişkin zıt pozisyonlarından kaynaklanıyor.

AB’nin niyeti: Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile “dayanışma” içinde hareket etmeye özen gösteren AB, Türkiye’yi baskı altında tutarak bir çözüm arayışında. Bu bağlamda iki hafta sonra yapılacak Zirve’de, Türkiye’ye karşı ambargo kararı almaya niyetli görünüyor. Böyle bir karar çıkar veya çıkmaz, ama bu tür davranışlar Türkiye’yi politikasından vazgeçirmez, üstelik onu AB’den büsbütün uzaklaştırır…

ASKERİ ALANDA: Krize karşı köklü bir çözüm bağlamında askeri seçenek üzerinde duruluyorsa da, tarafların bu işi savaşla halletme noktasına gelmeyecekleri kanısı oldukça yaygındır. Bununla beraber, sahada karşılıklı askeri güç gösterileri devam ediyor. Bunun amacı daha çok caydırıcı bir etki yapmak; ama riski yüksek…

Aslında bu alanda Türkiye’nin üstünlüğü tartışılmaz. Bunu yalnız Yunan-Kıbrıs Rum tarafı değil, ona destek olan diğer güçler de pekâlâ biliyor. Bu bakımdan Türkiye’nin “sert gücü”nün test edilmesi çılgınlık olur.

Kuşkusuz tüm tarafların masadaki seçenekleri, sahadakine tercih etmesi, sağduyunun icabıdır. Yani her şeye rağmen diplomasisi yolunu sonuna kadar zorlamakta yarar vardır.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi, şu anda bu mücadelede hangi seçeneğin gerçekleşeceği belli değil…