Türkiye’de şirketlerin yine yana yakıla fon aradığı, bankaların ise yeterli finansmanı sağlamadıkları gerekçesiyle eleştirildiği bir dönemde, dönemin Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince dikkat çekici bir çıkış yapmıştı. Özince, “İş çevreleri ısrarla bankaları eleştiriyor. Oysa tek para kaynağı bankalar değil; hani nerede sermaye piyasanız?” diyerek, fon ihtiyacı için yeterince kullanılamayan ve adeta güdük kalmış bir alana işaret ediyordu.
Özince, Türkiye’de sermaye piyasasının derinleşmesi gerektiğini anlatırken şöyle de bir benzetme yapmıştı: “Evdeki hidroforun pompasına kızıyoruz, ‘dördüncü kata basmıyor, tazyik yeterli değil.’ Hidrofor küçükse, ekonominin pompası küçükse çaresi bunu büyütmeye çalışmaktır.”
Ersin Özince’nin yıllar önce yaptığı bu “hidrofor” benzetmesiyle işaret ettiği yapısal sorun bugün hala geçerliliğini koruyor. Türkiye’de şirketler ve yeni yatırımlar için fon ihtiyacı doğduğunda, neredeyse otomatik
Önce iyi haberle başlayalım: Türkiye’nin küresel piyasalardaki risk primi son haftalarda belirgin biçimde geriledi. Yaklaşık üç yıl önce 700 baz puan civarında seyreden CDS’ler bugün 230 baz puanın altına inmiş durumda.
CDS, küresel para ve sermaye piyasalarında en sık kullanılan kısaltmalardan biridir. İngilizce Credit Default Swap ifadesinin baş harflerinden oluşur; Türkçede “Kredi Temerrüt Takası” ya da daha yaygın kullanımla “Kredi Temerrüt Riski primi” olarak anılır. Basitçe, bir tür sigorta mekanizmasıdır. Bir kreditörün, verdiği borcun vade sonunda tahsil edilememesi riskini ortadan kaldırmaya yarar. Bu sigorta karşılığında risk üstlenen CDS satıcısına bir prim ödenir. Söz konusu prim, borçlunun finansal durumuna, itibarına ve piyasa koşullarına göre değişir.
Borçlunun mali yapısı güçlü ve itibarı yüksekse CDS primi düşük olur; ancak borçlunun risk algısı bozulmuşsa, bu borca kefil olmak için talep edilen prim de doğal olarak yükselir. Nitekim 2022
Coğrafyanın bize sunduğu avantajla denizi, kumu, güneşi ve bir ölçüde tarihi kullanarak dünya turizm liginde dördüncü sıraya kadar tırmanmayı başardık. Şimdi ise yeni temalarla bu başarıyı çeşitlendirme zamanı geldi. Bu yeni alanların neler olabileceğini Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve NG Hotel Yönetim Kurulu Başkanı Hediye Güral’dan dinledim. Gördüm ki bu konuda son derece güçlü bir potansiyel bulunuyor. Kongre turizmi Türkiye için önemli bir alan. Bu temada ciddi bir deneyim birikmiş durumda. İstanbul, 2015’e kadar dünyada ilk altı içinde yer alıyordu ancak sonrasında büyük bir pazar kaybı yaşandı. Buna karşın son yıllarda yapılan yoğun çalışmalarla yeniden yükselişe geçilerek ilk 20 arasına girildi.
Hediye Güral, kongre takvimlerine girebilmenin 1–2 yıllık bir süreç gerektirdiğini hatırlatarak “Dolayısıyla yapılan çalışmaların sonuçlarını önümüzdeki yıllarda çok daha yoğun şekilde alacağız” diyor.
Sağlık turizmi
Türkiye, dünyanın en fazla rağbet gören dördüncü turizm destinasyonu. Geçen yıl 60 milyonun üzerinde ziyaretçi ağırladı ve 61 milyar dolar gelir elde etti. Ancak 2024’te rekorlar kıran turizm sektörünün çözüm bekleyen önemli sorunları da bulunuyor.
Pazartesi günü Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği (TTYD) Başkanı Oya Narin ve dernek yöneticileriyle bir araya geldik. Türk turizminin güçlü yanlarını ve sıkıntılarını onların ağzından dinledik. Tüm olumsuzluklara rağmen sektörün 2025 yılında başarılı bir performans sergilediğini, ancak 2026’dan itibaren daha zorlu bir dönemin kapıda olduğunu hatırlattılar.
Oya Narin Türkiye’nin yeni bir turizm hamlesine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Haklı da. Türkiye, 1982’de kabul edilen 2634 sayılı Turizm Teşvik Kanunu ile ilk büyük hamlesini yapmış; sağlanan kredi imkânları ve teşviklerle devlet destekli güçlü bir gelişme yakalamıştı. 2000’lerde başlayan ikinci hamlede ise havayolu erişimi genişletilmiş, altyapı
Türkiye–Avrupa Birliği ilişkileri, 1963 Ankara Anlaşması’yla başlayıp 2005’te tam üyelik müzakerelerine uzanan uzun bir sürecin sonucudur. Bu süreç zaman zaman hızlansa da çoğu dönem siyasi ve yapısal nedenlerle yavaşladı. Son 10 yılda ise ilişkiler belirgin şekilde zayıfladı.
Hafta başında DEİK’in davetiyle “Türkiye-AB İş Zirvesi” için bulunduğum Brüksel’de gördüğüm tablo, entegrasyonu güçlendirme yönünde daha net ve olumlu mesajlara ihtiyaç olduğudur. Her iki taraftaki katılımcılar, Türkiye’nin AB standartlarına uyumunun tüm taraflara fayda sağlayacağı konusunda hemfikir.
Toplantıda konuşan Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Türkiye-AB ortaklığının hiç olmadığı kadar önemli olduğunu belirterek Türkiye’nin NATO’daki konumu, savunma kapasitesi ve endüstriyel uzmanlığıyla AB’nin dayanıklılığına katkı sağlayabileceğini vurguladı.
Avrupa Komisyonu yetkilisi Gert Jan Koopman ise Türkiye’nin bölgesel istikrar açısından belirleyici bir aktör olduğunu; Suriye,
Herhalde zeytin kadar anlam atfedilen başka bir bitki yoktur. Zeytin ve zeytinyağı, tarih boyunca sadece refahın, bolluğun, kutlamaların ve şifanın değil aynı zamanda bilgeliğin ve barışın da sembolü oldu. Zeytin ve zeytinyağı, tarih boyunca yalnızca refahın, bolluğun, kutlamaların ve şifanın değil; aynı zamanda bilgeliğin ve barışın da sembolü olmuştur. Oleaceae familyasından gelen bu ağaç, sayısız efsanede yer almış, neredeyse tüm kutsal kitaplarda anılmıştır.
Homeros’un zeytinyağını “sıvı altın” diye adlandırması, Plinius’un “Zeytin ağacı insanlığa verilmiş en büyük armağandır; çünkü hem gölgesinden, hem meyvesinden, hem de özünden fayda vardır,” sözü ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Zeytin, toprağın sabrını meyveye dönüştürmüş halidir,” ifadesi, bu değeri en güzel şekilde anlatır.
Geçtiğimiz hafta sonu Akhisar Ticaret Borsası’nın davetlisi olarak Akhisar’daydım. Borsa Başkanı Alper Alhat ile birlikte zeytin hasadına katıldık; zeytin kırdık, zeytin yedik, hatta bardak bardak zeytinyağı içtik. Kısacası,
Gastronomi sadece tarla ya da mutfak değil; aslında dev bir ekosistem. Dünyadaki her 10 kişiden biri bu sektörden ekmek yiyor. Toplam 4.5 trilyon dolarlık dev bir ekonomiden, bir lezzet zincirinden söz ediyoruz. Ve bunun dörtte biri sınır ötesi hareketlerden, yani turizmden kaynaklanıyor.
Bu bilgileri Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği (TÜRYİD) Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Demirer’den aldım. Demirer, Türkiye’ye ait rakamları da paylaştı.
Türkiye’de yeme-içme sektörünün büyüklüğü yaklaşık 25 milyar dolar düzeyinde. Gastronominin turizm gelirlerindeki payı ise yüzde 15-20 civarında. Rakamlar dünya ortalamasına göre düşük olsa da hala 2 milyona yakın kişiye istihdam sağlayan sektörün potansiyeli oldukça yüksek. Bu metriklerle Türkiye’nin sessiz devi desek yanlış olmaz.
Türkiye, gastronomi açısından coğrafi olarak şanslı bir kavşakta bulunuyor. Üstelik küresel ölçekte rekabet edebilecek markalar da çıkarabiliyoruz. Örneğin bu yıl 20’nci yaşını
Nuri Çolakoğlu’nun kaleme aldığı “Olmazı Oldurmak” başlıklı kitabında, 1972’de aile şirketi olarak başlayan Desa’nın yatırımlar, krizler, fırsatlar, ortaklıklar ve iş birlikleriyle dolu öyküsü anlatılıyor.
Geçen hafta Desa’nın kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Melih Celet ve CEO’su Burak Celet’le bir öğle yemeğinde buluştuk. Bu 53 yılın hikayesini bir de onlardan dinledim. Öykü bir anda Desa’dan çıkarak Türk iş dünyası için değerli dersler barındıran bir vaka çalışmasına dönüştü. Krizler şirketler için bir turnusol testidir. Nasıl ki turnusol kağıdı bir maddenin asit mi yoksa baz mı olduğunu gösteriyorsa, krizler de iyi şirket ile kötü şirketi ayırır. Örneğin 1994 krizi böyle bir sınavdı.
O günleri anlatan Melih Bey’in oğlu Burak Celet şöyle diyor: “1994 bizim için çok önemli bir yıldı. Türkiye’de büyük bir ekonomik kriz yaşanıyordu. Daha çok ihracat yaptığımız için yurt dışından aldığımız hammaddeler nedeniyle açık