Rahmetli Güngör Uras bir yazısında demişti ki; “Batı ülkelerinde zenginler için sanat önemli. Sanatçı önemli. Sanata ve sanatçıya önem verenler, yıllar sonra sahip oldukları fabrikaların, mağazaların büyüklüğüyle, varlıklarının büyüklüğüyle değil, sanata verdikleri önem ve koleksiyonlarıyla anılıyor. İsimleri yaşıyor.”
İstanbul’da son haftalardaki sanatsal etkinliklerinin yoğunluğuna bakarsak, memnuniyetle görüyoruz ki bizde de sanat artık belirli kesimler için önemli hale gelmiş durumda.
Mesela Artweeks İstanbul gibi platformlar, Bilgili Holding gibi kurumların desteğiyle, çağdaş sanat üretiminin görünürlüğünü artırıyor. Bilgili Sanat CEO’su Sinan Temo’nun da dediği gibi, hedef artık “sanatın kalıcı bir değer olarak sistemin parçası olması”.
Sanatçılık zor bir meslek. İlk yıllarında yeterli destek bulamayan birçok sanatçı üretimden kopuyor. Bu nedenle kurumsal destekler hayati önem taşıyor; çünkü bu sayede sanatçılar
Geçen hafta Sapanca’da düzenlenen “Yarının belirsizliğinde bugünü kazanmak” başlıklı bir zirveye katıldım. Konu malum: Dünyada son dönemde artan belirsizlik ve bu belirsizlik karşısında yapılması gerekenler. Bu mesele sadece bize özgü değil; eminim aynı saatlerde Jakarta’dan Londra’ya, Johannesburg’dan Riga’ya kadar pek çok yerde benzer toplantılar yapılıyor, çareler aranıyordu.
Eskiden yalnızca kriz dönemlerinde gündeme gelen belirsizlik, bir süredir hayatın normali haline geldi. Ekonomiden siyasete, küresel dengelerden bireysel kararlara kadar her şey artık çok daha değişken.
Sapanca’daki toplantıda bir kez daha emin oldum ki: Belirsizlik yalnızca bir risk değil, aynı zamanda bir öğrenme alanı. Çünkü dünyayı artık sabit kurallar değil, sürekli değişen dinamikler yönetiyor. Değişim her zaman vardı ama hiç bu kadar yüksek ivme ve frekansta olmamıştı.
Belirsizlik artık bir istisna değil, hayatın sabiti oldu. Dolayısıyla onu anlamak, ondan kaçmaktan daha değerli hale geldi. Görüyorum ki
Geleceği parlak birçok fikir, can suyu bulamadığı için hayata geçemeden yok olup gidiyor. Parlak zihinlerin ürettiği projeler, genellikle finansman noktasında tıkanıyor. Oysa o kritik eşik aşılabilse, bu fikirlerin bir kısmı ileride çok büyük değerlemelere ulaşabilir; verimliliği ve refahı artıracak yenilikçi adımlar atılabilir.
Geçen hafta FutureBright kurucu ortağı Akan Abdula ve Aktif Bank Müşteri Deneyimi ve İletişim Grup Başkanı Gamze Gürkan Numanoğlu ile bir öğle yemeğinde bir araya geldik. Yeni kurulan Girişim Sermayesi Yatırım Fonu’nu konuştuk. Aslında bu tip girişimlerin önünü açabilecek bazı finansman yöntemlerinin mevcut olduğunu gördük.
Mesela toplam 10 milyon dolar büyüklüğündeki Futurebright Ventures Girişim Sermayesi Yatırım Fonu, ağırlıklı olarak veri teknolojileri ve yapay zeka odaklı çalışan girişimlere yatırım yapmayı hedefliyor.
Bu türünün ilk örneği değil. Bu tür tematik yatırım fonları ile Türkiye girişimcilik ekosistemine katkı sağlayan başka örnekler de var. Tematik yatırım fonlarının
Hazır giyim sektörünün önde gelen isimlerinden Süleyman Orakçıoğlu ile sektörün son durumunu konuşuyorduk. Kendisine “Mısır’a giden hazır giyimciler nasıl, orada mutlu oldular mı?” diye sordum.
“Orada da sorun var, olmaz mı?” dedi ve sonra ekledi: “En iyisi hiç oralara gitmemek. Mısır’a gideceğimize Batman’a gidelim. Yeter ki; devletimiz uygun destekleri versin.”
Hazır giyim ve konfeksiyonda geçmişte teşvikli yatırımların etkisiyle başta Batman olmak üzere doğu ve güneydoğuda ciddi yatırımlar yapıldı; kapasiteler oluşturuldu, istihdam yaratıldı. Hatta o dönemde İstanbul’un moda üssü ve Anadolu’nun ise üretim üssü olması gibi bir çaba vardı. Bugünse sektör ciddi sıkıntı içinde. Artan enflasyon ve işçilik maliyetleriyle Türk hazır giyim ve konfeksiyon sektörü uluslararası rekabette zorlanmaya başladı. Buna bir de Türk lirasının 2023 ortasından bu yana reel olarak değerlenmesi eklendi. Hal böyle olunca bazı üreticiler çareyi başta Mısır olmak üzere Kuzey
Pandemiyle birlikte iş dünyasının en çok tartıştığı konulardan biri kuşkusuz çalışma modellerinin geleceği oldu. İki yıla yakın süre boyunca milyonlarca çalışan evden çalıştı; dijital toplantılar, sanal iş birliği platformları ve esnek mesai kavramı hayatımıza girdi; çalışma alışkanlıklarını değiştirdi.
Pandemi sona erdi ama birçok kuruluşta çalışanlar ofise dönmek istemedi. Özellikle 18–24 yaş aralığındaki gençlerin önemli bir bölümü hala ofise dönmeye istekli değil. Hatta işverenlerinin ofise dönme çağrısına karşı başka iş arayabileceğini söyleyen çalışanlar bile var.
Buna karşın ofis ortamının kendine has bir değeri var.
Bir fiziki mekanda meslektaşlarla aynı ortamda çalışmanın yaratacağı etki ve sonuç önemlidir. Uzaktan çalışmada çalışan yalnızca iş nedeniyle ilişkili olduklarıyla “ekranda” bir araya gelirken, ofiste çalışanlar doğrudan ilişkili olmasa da çok sayıda insanla bir araya gelebiliyor. Bu buluşmalar çalışanı evde çalışmanın ıssızlığından alıp fikir ve deneyim
Türkiye’de farklı branşlarda spora yatırım yapan ya da sponsorluk desteği veren çok sayıda şirket var. Türkiye’nin basketbol ve voleybolda elde ettiği tarihi başarılar, bu şirketlerin futbol dışı branşlara sağladıkları desteklerin nasıl fark yarattığını açıkça gösteriyor.
Türk basketbolundaki en köklü yatırımlardan biri olan Anadolu Efes ya da altyapıdan yıldızlar yetiştiren Banvit’in Bandırma Kırmızı’sı olmasaydı, Türk basketbolu bugünkü seviyesine gelebilir miydi? Basketbolda Anadolu Grubu, Banvit ve Yaşar Holding; voleybolda ise Eczacıbaşı, VakıfBank ve Arkas gibi şirketler spora ciddi yatırımlar yaptı ve çok değerli destekler sağladı. Bu şirketler sporu yalnızca bir faaliyet alanı olarak değil, aynı zamanda topluma, insana ve geleceğe yapılan bir yatırım olarak gördüler.
Kaynakların uzun yıllar boyunca büyük ölçüde futbola aktığı Türkiye’de, son dönemde futbol dışı branşlara ve bireysel sporculara yönelik marka iş birliklerinin artması sevindirici bir gelişmedir.
Bu değerli destekler, ülke sporunun geleceğine yapılan
Farkında mısınız; son birkaç yılda e-ticaret tüketicilerin alışveriş alışkanlıklarını köklü biçimde değiştirdi. Artık tüketiciler ürünleri karşılaştırabiliyor, yorumları okuyabiliyor ve kampanyaları anlık olarak takip edebiliyor. Bu sayede hem zaman tasarrufu sağlıyor hem de kişiselleştirilmiş alışveriş deneyiminin keyfini çıkarıyorlar. Doğal olarak, geleneksel mağaza ziyaretleri de yerini giderek çevrimiçi platformlara bırakıyor. Geçtiğimiz günlerde Hepsiburada Kurumsal İlişkiler, İletişim ve Sürdürülebilirlik Başkan Yardımcısı Cem Tanır ile bir araya geldik. Bize dünyanın önde gelen teknoloji şirketlerinden Kazakistan merkezli Kaspi’yi anlattı. Bildiğiniz gibi, bu yılın başında Kaspi, Türkiye’yi e-ticaretle tanıştıran Hepsiburada’nın yüzde 65.42’sini satın aldı. Bu işlem, son yıllarda Türkiye’ye yapılan en büyük yabancı yatırımlardan biri oldu. Üstelik sadece 2025 yılında Kaspi’nin Türkiye’ye yapacağı yatırımın, banka satın alımları ve fintek hamleleriyle birlikte, 1.5 milyar dolara ulaşması bekleniyor.
Jose Mourinho’nun Fenerbahçe’den ayrılışının ardından aklıma Atletico’nun hikayesi geldi. Türkiye’de futbol ekonomisinin yeniden tartışıldığı bugünlerde, Atletico Madrid’in başarı hikayesine bakmakta fayda var.
1903’te kurulan Atletico Madrid, tarihi boyunca sportif açıdan hep Real Madrid ve Barcelona’nın gölgesinde kalmıştı. Hatta 1999-2000 sezonunda küme düştü. Mali açıdan da sıkıntılı dönemler yaşadı; 2010’da kulübün kapısından vergi memurları eksik olmuyordu. Oysa bugün Atletico, yapılan değerlemelerde yaklaşık 3 milyar euro değer biçilen ve uluslararası yatırımcıların sürekli radarında olan bir kulüp.
Atletico, 2011’de parlak bir gelecek için harekete geçti. Bu tarihten sonra kulübün kaderi değişti. Hikâyeyi yıllar önce bir KPMG çalışmasında okuduğumda “işte tam ibretlik bir öykü” demiştim. Özellikle futbolun en çok izlendiği ama aynı zamanda en sorunlu olduğu Türkiye için birçok ders barındırıyordu.
Atletico’nun başarısında kuşkusuz