Bazı vedalar güzeldir...

28 Mart 2021

Öyle bir atmosfer düşünün ki, kendinizden, kendi işinizden, kendi sektörünüzden öte tüm iş dünyası hatta dünyanın iyiliği için herkesi  ve her konuyu  içine dahil eden, kapsayıcı  ve hem olan bitenle, sonuçları ile ilgilenen hem de gözü hep ileride olacak olanda, olması gerekende olan bir konum. Bayrak koşusu  gibi adlandırılsa da, kuralları ona benzese de dinamikleri çeşitlilik gösteren ve pek çok değeri korumak zorunda olduğunuz bir emanet. Sevgili eşim Fadıl Sivri’nin 4 yılın sonunda Ege Sanayici İş İnsanları Derneği (ESİAD) Başkanlığı görevine vedası üzerine yazıyorum bugünkü köşe yazımı. Kendisinin haberi yok, olsa yazdırmazdı çünkü. Ama benim içim, bu (3 + 1) 4 yıl süren bayrak koşusunu bir veda yazısı dahi yazmadan geçmeye elvermedi.

Bayrak koşusu için bile ne derler efendim;  hiç şüphesiz, atletizmin seyir zevki en yüksek ve en heyecanlı dallarından biri olduğu söylenir. Amaç, her bir koşucunun kendi mesafesini tamamladıktan sonra, elindeki bayrak çubuğu (stafet), sıradaki takım arkadaşına devretmesidir. Atletler, koşunun başından sonuna kadar kendi kulvarlarında kalmalıdır. Ayrıca hiçbir atlet, yarışmada bir bölümden fazla koşamaz. 4×100 metre bayrak koşusu yarışlarında bayrak çubuğu değiştirmeye ‘kör aktarım’ da denilmektedir. Bunun nedeni, alıcının sopayı getiren arkadaşıyla görsel temas kurmamasıdır.  Koşucular, arkasını dönüp gelen takım arkadaşından bayrağı alabilmektedir.  

Lakin bayrak yarışının püf noktası, sopaların değiştirildiği an, kör aktarım olsa da gerçek hayatta tam böyle değildir. Kör aktarım yarışlarda işe yarasa da hayattaki ‘kör aktarım’lar sorunludur. Bazen sonucu sadece yıkım ve gözyaşı olabilir. Bizim göz göze gelmeye, bağ kurmaya, kurumsal hafızayı ve değerleri aktarıp yaşatmaya ve mentorluğa ihtiyacımız vardır. ESİAD  gibi köklü, ilklere imza atmış, 29 yıllık bir dernek de başkanlık modelini bayrak yarışı gibi kurgulasa da Yüksek İstişare Kurulu  mekanizması ile ‘kör aktarım’ noktasına güçlü bir çözüm getirmiştir. Bayrağı devreden ve devralan başkanlar kadar Yüksek İstişare Kurulu Başkanları ve üyeleri de bu anlamda çok önemlidir.

ESİAD’ın bayrağı devreden başkanı Fadıl Sivri’ye gelecek olursam...

Değer yaratmak amacıyla üstlendiği görevi, hedefinin ve kendisinden beklenenin ötesinde pek çok alanda değer yaratarak bitirdiğine hem bir köşe yazarı, hem iş insanı, hem bir liderlik koçu, hem de tüm süreci yakından yaşayan bir eş olarak şahit oldum. Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen ESİAD 22. Genel Kurulu’nda da tablo bu yöndeydi zaten. ESİAD’a hizmet etmekten onur duyan ve başkanlık koltuğu için değil de, değer yaratmak için başkanlık eden bir eşim olması nedeniyle ben de kendisiyle onur duyuyorum. İş dünyasındaki başarılarının ve deneyiminin yanı sıra, multidisipliner hatta interdisipliner olmasıyla yaptığı başarılı dönem, bizlere bir kez daha yeni liderlik anlayışının nasıl olması gerektiğini; bizleri olumlu bir geleceğe taşıyacak, toplum ve insan odaklı, vizyoner ve değişime hızlı ayak uydurabilen liderlere olan ihtiyacımızı bir kez daha gösterdiği kanısındayım.

Fadıl Sivri’nin bu 4 yıl içinde neler yaptığına gelecek olursam; ekonomiden uluslararası gelişmelere, dijital dönüşüme, doğal afetlerden pandemiye geniş yelpazede, yoğun bir gündem söz konusuydu. Bu süreçte arkasında büyük mutfak çalışmalarının olduğu paydaşlarının sayısını ve iş birliklerini artırmaya, gündemle ilgili birçok konuda iş dünyası ve kamu kurumları ile fikir, öneri ve görüşlerini paylaşmaya, ülkemizi ve toplumu ilgilendiren birçok konuda katkı koymaya yönelik 696  faaliyet gerçekleştirdi.

40’ın üzerinde ekonomi etkinliği, Climathon Fikir Yarışması, Sanayide Dijital Dönüşüm Günleri, Avrupa Birliği, Brexit ve Çin gibi uluslararası gündemlere ek olarak kent vizyonuna ve kent kalkınması alanında öneriler üreten “İş Dünyası Gözüyle Gelecek İzmir” dosyasının  yerel yönetimlerle paylaşılması, “Verilerle İzmir” kitapçığı, yerli yabancı yatırımcılar için referans niteliğinde bir kaynak olarak hazırlanmış olması ve “İzmir’de Ticaret Hayati ve Çarşılar” kitabı gibi çalışmalar, benim ilk aklıma gelenler. Bunun dışındaki etkinlikler için ESİAD’in internet sayfasında yer alan faaliyet raporunu inceleyebilirsiniz.

“Analar çeker yükü, kimsenin bilesi yok”

Yazının devamı...

Çeşitlilik yönetimi ve kapsayıcılık

14 Mart 2021

Bugünkü yazım Çeşitlilik Yönetimi (Diversity) ve Kapsayıcılık üzerine bir giriş niteliğinde. Birazdan Farlılıkların Yönetimi’ne kısaca bir giriş yapacağım, öncesinde sizi bu konuyu enine boyuna dinleyebileceğiniz Gazeteci-Yazar Ahu Özyurt ve DÜET Employer Branding’den Binnur Zaimler ile yapacağımız programa davet etmek istiyorum.

Sizleri CLUPHOUSE ‘Pozitif Lideriklik’ Kulübümüzde 15 Mart Pazartesi 22.00’da, “Çeşitlilik Yönetimi (Diversity)”  başlıklı odamıza bekliyorum. Cluphouse olamayanlar da eş zamanlı olarak instagram hesabımdan ( https://www.instagram.com/sezinsivri ) söyleşimizi dinleyebilirler. 

Neden Çeşitlilik Yönetimi’ni ele aldığıma gelince, geçen hafta Dünya Kadınlar Günü ile ilgili biz dizi söyleşi yaptım; kadın lider olmanın, avantajlarını ve zorluklarını konuştuk. Katıldığım etkinliklerde kadın meselesini masaya yatırdık ve kadının dünyaya bakışını konuştuk.

TOBB İzmir Kadın Girişimciler Kurulu’nun üretici kadınları desteklemek amacıyla 2011 yılında hayata geçirdiği Ben Yaptım Projesi’nde yer alan 20 kadın girişimciyi tanıtan ve nasıl başardıklarını konu alan 5 günlük bir instagram canlı yayını yaptım. Geçen haftaki köşe yazım yine kadın üzerineydi .

En büyük dezavantajlı grubumuz olan kadını farklı platformlarda gündeme getirmeye çalıştım. “Önemli olan insan olmak, değerleri ve bireysel yetkinlikleri konuşmak” diyenler çıksa da, böylesine büyük bir sorunu çözmeden ya da görmezden gelerek insanı konuşmanın zor olacağına olan inancım bu konuyu gündeme getirmekteki motivasyonum oldu. Elbette asıl mesele insan olabilmek ama sorunlarımızı çözmeden, bakış açılarımızı genişletmeden ve kapsayıcılığı, çeşitlilik yönetimini sağlamadan nasıl olabilirdi ki?

Yine aynı motivasyonla sıra görmezden gelinen, gündeme getirilmeyen hatta yüzleşmek dahi istenmeyen ama çözülmesi gereken bir düğüm olarak bizi bekleyen Farklılık /Çeşitlilik Yönetimi’ni gündeme getirmeye geldi.

Farklılık genel olarak, bir bireyin özellikleri bakımından diğer bireylerden dikkat çekici bir şekilde farklı olması olarak nitelendiriliyor. Sosyal açıdan farklılık terimi de yaş, cinsiyet, etnik köken, ırk, din, dil, kültür, cinsel yönelim, fiziksel, ruhsal ve zihinsel yetenek, sosyo-ekonomik ve diğer ayrıcalıklar gibi birçok özelliğin popülasyonda varlığı anlamına geliyor.  

İşletmeler açısından farklılık kavramı

Yazının devamı...

Kadınların fabrika ayarları ile oynamayın!

7 Mart 2021

Bire bir yaşadıklarımdan, şahit olduğum kendimi bir anda davetsiz misafir olarak içinde bulduğum ya da bilinçli olarak içine çekildiğim olaylardan yola çıkarak bir gözlem yazısı yazıyorum bu sefer. İçine öyle mesleki bilgilerimi, okuduklarımı, öğrendiklerimi falan koymuyorum. Ve kısaca diyorum ki siz, siz olun kadınların fabrika ayarları ile oynamayın. Hatta mümkünse, kimsenin fabrika ayarları ile oynamayın. Bu mesajımın “Dünya Kadınlar Günü” vesilesi ile de daha çok zihinlerinizde yer etmesini umut ediyorum.

Sadece kocalara, erkek arkadaşlara, sevgililere falan da seslenmiyorum. Annelere, babalara, ağabeylere, ablalara, anneanne lere, teyzelere, komşulara, arkadaşlara, çocuklara hepinize birden diyorum. El birliğince, adım adım ilerleyerek cinnet geçiren bir dişi topluluğu yaratıyorsunuz, yaratıyoruz. Ve en kötüsü de geri dönüşü yok bu erozyonun. Öylece kala kalıyor elimizde bu kadınlar. Onlara cinnet geçirtirken, siz de kendinizden oluyorsunuz. Bu hale fazla tahammül edemeyenleriniz ise yeni bir ya da birden çok kadının fabrika ayarları ile oynamak için yola koyuluyor. Sonuç ortada, cümleten mutsuzuz.

Son günlerde etrafımda onlarca keskin sirke mod’unda farklı yaş, ebat ve kariyerde kadın görüyorum. Kimi “Bakın ayrılmadık bu koca hala benim” diyor. Kimi ne kadar mutluyuz pozları vermek için onlarca şekle giriyor. Kimi ihtiraslarını çocukları üzerinden gerçekleştirmek peşinde, kendilerine evlatlarından duygusal koca edinmiş durumdalar. Ki mi başarı, zenginlik, güzellik kisvesine bürünmüş maçı öyle götürmeye çalışıyor. Sonuçta kimse gerçekten kendi değil, çoğu mutsuz ve neşesiz, “mış” gibi yaparak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Her şey aslında zoraki yapılıyor. Gülümsemelerinde kocaman yaralar var. O çok meşgul hayatlarının yanı sıra içlerinde kocaman boşluklar.

Daha küçücük bir kız iken başlıyor süreç. “Eteğini ört ayıplarlar, göster pipini amcalara” çifte standardıyla daha doğar doğmaz tanışıyor kadın cinsi. “Erkek gibi kız benim kızım, ona bir şey olmaz, korur o kendini” sözleri ile bu çifte standart durumu iyice içselleştiriliyor. Diğer taraftan da güzel, hanım hanımcık olman ve bu hallerin ile dikkat çekmen bekleniyor.

Yazının devamı...

Ev genci

28 Şubat 2021

Size, Türkiye’de ‘gençlerin iyi olma hali’ ya da ‘yaşam memnuniyetleri’ ile ilgili düşüncelerinizi sorsam, hemen hepinizin bir görüşü olacaktır; zaten bu konuyla ilgili duyduklarınız ve zihinlerinizde kendi deneyim ve izlemlerinizle kısıtlı bir yargınız ve algınız vardır. 

Ama ne güzel der Mevlana,

“Zannetmeden önce öğren

Yargılamadan önce anla

Habitat Derneği de aynen böyle yapmış. İlk kuruluş vizyonu dünya gençliği ile Türkiye gençliği arasında iletişim köprüsü kurmak olan dernek, bu vizyon doğrultusunda da gençlerin kapasitelerini geliştirmek ve uluslararası ortaklıklar kurmak adına birçok proje ve program geliştirmiştir. Son 3 yıldır da zannetmek, farz etmek, yargılamak yerine gençlere ‘yaşam memnuniyetleri’ ni sordukları ‘Gençlerin İyi Olma Hali Araştırması’nı yapıyorlarmış.

Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali Raporu’nun üçüncüsünün sonuçlarını, diğer iki yılla karşılaştırmalı olarak yayımladıkları rapora derneğin web sayfasından ulaşabilirsiniz. Genç nüfusu böylesine çok olan bir ülkede yaşarken, dinamiklerimizi anlamak için bu araştırmayı çok önemsiyor ve sonuçları üzerinde de ciddi ciddi düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.  Raporda iyi olma hali yaklaşımı ile sağlık, maddi durum, eğitim, ev ve çevre koşulları, risk ve güvenlik, katılım ve ilişkiler gibi farklı alanlarda bireylerin ‘iyi’ olmasını hedefleyerek, kişilerin refahına ve gelişmesine bütünsel olarak yaklaşmışlar.

Bir de ‘ev genci’ diye bir yeni kavramı literatüre kazandırmışlar ki, bu tespite hayran kalmamak imkânsız. Ne çalışan, ne iş arayan, ne eğitim gören kitleye ev genci deniyor. Eski ev kızı kavramının, cinsiyetten farksız, yaygınlaşmış hali de diyebiliriz. İşsizlik rakamlarının böylesine tavan yaptığı ve pandemi  gerçeğiyle yüz yüze olduğumuz bir süreçte iş aramaktan çekilmiş, belki de hayattan çekilmeyi tercih etmiş kadın, erkek ev gençlerimiz var ne yazık ki. Bunun altında da iş aramaktan umudunu kesme gibi bir gerçek yatıyor maalesef.  

Ben daha fazla yazmayayım, siz

Yazının devamı...

Faşizm ailede başlar okulda devam eder

14 Şubat 2021

Son zamanlarda ara ara clubhouse’a takılıyorum. Yarı dönem tatilinin son bulması ve okulların açılması ile eğitim sistemi üzerine konuşmalar dönüyor. Öte yandan hiç bitmeyen kişisel gelişim başlıklarını içeren ve kariyer seçimine, yolculuğuna odaklanmış sohbet odaları var. Konuşmalar daha çok gerçek hayat hikayeleri üzerinde dönüyor. Gerçek hayat demişken bireyler, ebeveynler, eğitimciler ve akıl verenler olarak yeni eğitim dönemi başlangıcında şöyle bir kendinize bakmanızı istiyorum…

Kendi hayatımdan başlayayım. Ben bir eğitimzedeyim! Berbat bir ilkokul öğretmenim vardı, derslerde açık öğretim sınavlarına çalışırdı. Kendimi anaokulunda değil de okulda hissetmem yıllarımı aldı. Disleksi olduğumu ise 27 yaşındayken öğrendim. O zamana kadar hiçbir eğitimci bunu fark etmemişti. Sayısal derslerde başarılı iken sözel derslerde zorlanıyordum. Hani şu Einstein’dan Mozart’a, Beethoven’dan Leonardo da Vinci’ye kadar birçok dâhide de olan ‘disleksi’im varmış da kimsenin haberi yokmuş. Bu nedenle okumayı sevmem ancak üniversite sonrası dönemime denk geldi.

Bunların yanı sıra bir de anne, baba faktörüm var tabi. Üstüne eşim ve benim iyiliği düşünen kendi çaplarında başarılar elde etmiş dostlarım, akıl hocalarım da eklenince tam oldular. Ben hepsine birden kısaca bizimkiler diyorum. Bizimkiler benim için daima “en iyisini” istediler ve şanslıyım ki hep çok sevildim. Yemediler yedirdiler, giymediler giydiler, benim neye ihtiyacım olduğuna bakmadan anlattılar da anlattılar ama işte o ‘ama’dan sonrası mühim mesele…

O zamanlar kendilerince benim için en iyi bildikleri şeyleri yaptılar. Fakat onların en iyi bildikleri şeyler benim için doğru şeyler miydi ya da kendim olmama ne kadar olanak verdiler işte burası tartışılır.

Ne kadar acıdır ki hayat bana en büyük pişmanlıklarımı (sonuçları ne olursa olsun) deneyip de yapamadıklarım için değil bizimkileri üzmemek adına veya söylediklerinde vardır bir keramet diyerek yapmadıklarım için yaşatıyor.

Yazımı bizimkileri incitme pahasına neden bu itiraflarla yazdığıma gelince… Biliyorum gerçek hayatlardan öyküler, uzmanın kaleminden bilmiş bilmiş yazılanlara oranla daha etkili oluyor.

Şunu da söyleyeyim bizimkiler yine de o kadar hata yapmadılar üzerimde, yeri geldiğinde kendim olmama izin verdiler. Anarşist tarafım sağ olsun bende hiç pes etmedim de ancak bu sonuçları elde edebildim. Ya onlar biraz esnemeseydi ve bende başkaldıracak güç ve dayanıklılık olmasaydı? Kim bilir ne halde olurdum hayal dahi etmek istemiyorum.

Lafın kısası efendim çocuklarınıza, hatta kimseye aşağıda uzun uzun anlatacağım şekilde davranmayın.

Yazının devamı...

Bu hoşafın yağı nerede?

7 Şubat 2021

Yakın gelecekte çok çok popüler olmasını beklediğim sesli mesaj temelli sosyal medya uygulaması olan Cluphouse’a geçmeden önce kısa bir hikaye ile giriş yapmak istiyorum.

Yeniçeri Ocağı’nın isyanları meşhurdur. Çoğu haklı bir sebebe dayan-mazmış, can sıkıntısından bile isyan edilirmiş. Buna da ‘kazan kaldırma’ denirmiş. Her bölüğün mutfağında kazanlarla yemek pişermiş, yeniçeriler isyan etmek istediğinde verilen yemeği yemez, böylece isyan başlatırlarmış. Kazan meydana konur, yeniçeri ağaları etrafında toplanılır, bıyıklarını bura bura, isyana mantıklı bir gerekçe bulmaya çalışırlarmış.

Yeniçeriler bir gün, “Son günlerde dağıtılan hoşafta hiç yağ yok. Bu hoşafın yağı nerede? Yağlı hoşaf isteriz!” diye isyan başlatmışlar. Padişah da bunun üzerine, yeniçeri için pişirilen hoşafa bol miktarda yağ konmasını buyurmuş. Ama bu kez de aşçılar ayaklanmış; “Hoşafa yağ konmaz!” demişler. İşin aslı ise; aşçılar yakın zamana kadar tek kepçe kullandıkları, ana yemek olan kuru fasulye kepçesiyle hoşafı da dağıttıkları için hoşaf kazanı yağlanıyormuş.  Sonrasında hoşaf için ayrı kepçe kullanmaya başlamışlar, tabii böyle olunca hoşaf kazanı yağlanmamaya başlamış.

Ama bu sayede Hoşafın yağı kesildi” deyimi edebiyatımıza girmiş olmuş ve bir durum karşısında söyleyecek söz bulamamak, karşılık verememek, yüzünde hoşnutsuzluk belirmek, ortaya çıkan olumsuz durumdan üzüntü duymak manalarında kullanılıyor.

Yıl 2009 olması lazım, twitter şimdi Cluphouse’un olduğu gibi daha yeni girmiş hayatımıza ve entelektüel, yenilikçi, vizyoner ya da adaptasyon gücü yüksek bir zümre tarafından popüler olmuş durumda. Benim de twitter’da çok aktif olduğum. Çünkü herkesin düşüncelerini paylaşabileceği ve bilindik medyatik yüzlere alternatif içimizdeki apoletsiz değerleri keşfedebileceğimiz bir ortam bulmuşum. Düşünen ve düşündüklerini yazabilenlerle buluşabileceğim bir mecra. Beni düşünmeye, başkalarının söyledikleri ile doğru bildiklerimi sorgulamaya, öğrenmeye itiyor, üstelik bunu da etkileşim içinde yapıyorum ve yazma kabiliyetimi geliştiriyor.

Çevreme anlatıyorum; yazılı ve görsel basın dönüşmeli, ileride devlet adamları dahi twitter’dan açıklama yapacaklar diyorum ve köşe yazılarımda yazıyorum. Ama evden yemediğim engel kalmıyor, bazen de kuşun tweetleyip ötmesiyle bir şey olmaz diyerek dalga geçiliyorum. Gün geldi ABD Başkanı Trump’tan tutun da bizim devlet adamlarımız dahi resmi açıklamalarını sosyal medya üzerinden ve twitter’dan yapar oldular.

Ben yediğim baskılar, engellemeler ve alaylarla kalmış oldum. Yeniçeriler boşuna kazan kaldırmışlardı. Sonraları twitter da ivme kaybetti benim gözümde, çünkü boş yere kazan kaldırmaya çalışan yeniçerilerle doldu!

Ardından sözün gücünü keşfettiğimiz

Yazının devamı...

Serendipity

31 Ocak 2021

Yaşamınız boyunca kim bilir kaç fırsatı göz göre göre kaçırdınız. O fırsatı/olasılığı gerçekten istemiyor, yeterince istemiyor, istemeyi bilmiyor ve Kuantum Alanı’nı oluşturamıyor olabilirsiniz. Çok ihtiyacınız varken, olması için dualar ederken yanınızdan geçip gittiğini bile fark edemediğiniz de olmuştur. Ya da istediğiniz şeyin başınıza bir lütuf şeklinde geldiğini!

Hayatınız, sayısız imkân ve fırsatlarla dolu. Bazen bu fırsatları fark edebiliyor ve balığı tutuyoruz. Bazen kaçırıyoruz ve kaçan balık bize hep olduğundan çok büyük görünüyor, hatta bir daha asla balık tutamayacakmışız gibi geliyor. Bazen balık tutmak için olta yapayım derken çok daha ötesinde bir şey bulabiliyor/fark edebiliyor/icat edebiliyoruz. Bezen de bunlar aklımızın ucundan bile geçmeyen, hatta pek çok insanın o an için önemini asla anlamayacağı bir şekilde tezahür edebiliyor.

Hep unutuyoruz: hayatta başımıza gelen her şey, bizi olgunlaştırıp yükseltmek ve tahmin bile edemeyebileceğimiz başka bir şeylere taşımak için oluyor aslında. Yaşam, imkânlarla dolu, ama bunları fark etmekte, uzanıp almakta, aldıklarımızı iyiye kullanmakta zorlanıyoruz.

Son zamanlarda, köşe yazımın da başlığı olan Serendipity, yani değerli ve hoş şeyleri bulma yeteneğine ne yaparsak sahip oluruz üzerine düşünüyorum. Ve bunun kuantum ve rezonans konunu ile olan bağlantısına çalışıyorum.

Carl Gustav Jung’un ‘Din Psikolojisi’ adlı kitabında insan bilincinin derinliklerinde, bilinçdışı ya da ortak bilinçdışı dediği, daha derin bir alanın bulunduğunu açıklar. Hatta bu ortak bilinçdışının bir tür bilgelik taşıdığını ve Tanrı’yla kesişme noktası oluşturduğunu anlatır. Zaten benim de içine derinlemesine daldığım spiritüel, mistik ve bilimsel çalışmalarla çok fena örtüşüyor anlattıkları.

Kendi kendime ara ara hatırlatıyorum...

Hep olduğu gibi, bazı şeylerin sonradan farkına varacaksın.

Her şey olması gerektiği şekilde, olması gerektiği zamanda oluyor.

Yazının devamı...