Kaybetmek bir seçenek değil!

24 Ocak 2021

Şu aralar ortalığı kasıp kavuran, satranç dehasının dünyanın en iyisi olma yolunda kendisiyle, geçmişiyle, bağımlılıklarıyla verdiği mücadeleyi anlatan The Queen’s Gambit dizisini duymuşsunuzdur. İzlemediyseniz mutlaka izleyin, kusursuz bir yapım. Dizinin bu kadar başarılı olmasının sebebi, senaryo ve oyunculuğun iyi olmasının yanı sıra, dizide yer alan satranç oyunlarının efsanevi olmasından, bu konuda da iki satranç ustası Garry Kasparov ve Bruce Pandolfini’nin diziye danışmanlık yapmış olmasından kaynaklanıyor. Zaten dizide geçen, köşe yazımın da başlığına ilham veren “O da bizim gibi. Kaybetmek onun için bir seçenek değil” sözü, gerçek hayatta satrancın Kral’ı ‘Garry Kasparov’a ait.

Kaybetmek bir seçenek değilse eğer, başarı kazanmaksa, konu satranç ve hayatsa; kusursuzluktan bahsetmek gerek. Mutlu olmak için, sağlıklı olmak için, zengin olmak için, kariyerimiz için, aşk için ya da ailemiz için pek çok şey yapıyoruz. Her şey yerli yerinde olsun, tam olsun, istediğimiz gibi olsun diye uğraşıp duruyoruz. Ama nedense bir türlü istediğimiz gibi olmuyor.

Çoğu zaman hayatı ve insanları satranç oyunu gibi kusursuz sanıyoruz. Oysa yaşam, satrançta olduğu gibi öngörülebilir ve sadece attığımız adımlara bağlı değil. Her sabah yeni bir oyuna uyanıyoruz. Kendimizi satranç oynuyor sanıyoruz ama aslında rulet masasındayız. Bu küçük ve önemli ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz. Uğruna çaba sarf ettiğimiz şeylerden hangisinde şansın payı yok ki, ya da şans hangisinde sadece bizim elimizde!

‘Hayat’ da ‘kusursuz oyun’ satranç gibi olsaydı ne olurdu sanki? Her birimize eşit sayıda ve özellikte taşlar verilseydi. Sırayla yapılan hamleler sonunda kazanan belli olsaydı. Yapılmış ve yapılacak her hamle sadece özgür irademizin ve geçmiş deneyimlerimizin bir bileşimi olarak ortaya çıksaydı. Hamlemizi belli eden, şans ya da başka diğer faktörler olmasaydı. Verdiğimiz her karar kalbimizden ve zihnimizden çıktığı gibi tahtaya yansısaydı. Sadece kendi kararlarımız. bizi zafere veya mağlubiyete taşısaydı. Oyunu zekâ gücümüz ve bileğimizin hakkı ile kazanabilseydik, şansa yer olmasaydı. Daha çok çalışmış, daha iyi olan (iyi insan; doğaya duyarlı, pozitif niyetler, hisler taşıyan, yapıcı, yaratıcı eylemlerde bulunan insan) ve deneyimli olan kazansaydı. Sadece yanlış hamle seçimlerimizde kaybetseydik...

Kaybettiğimizde suçu şansa ya da başkalarına atamasaydık. Her zaman daha iyi olan taraf kazansaydı. Yenildiğimizde, rakibimiz bizi aciz durumda bıraktığında, tek yaptığımız şey onun üstünlüğünü kabul etmek olsaydı. Ve bir dahakine rakibi yenmek için sadece doğru hamleyi bilmemiz gerektiğini açıkça görebilseydik. Kazanmak taraflar için mümkün değilse eğer karşılıklı iki özgür irade oyuncuları olarak oyunun asaleti karşısında berabere kalsaydık...

Hayat da, satranç oyunu da doğaları gereği acımasızdır. Satrançta kurallar bellidir, ne kadar iyi veya kötü olursanız olun ‘şans’ hiçbir zaman sizin kazanmanız için yanınızda olmayacaktır. Hayat ise kuralsız bir oyundur; diğer insanlarla olan etkileşimimizden doğan faktörlere bağlıdır ve şans önemli bir etkendir. Bu nedenle kaybetmenin bahanesi çoktur. İşte bu farklar, satranç oyununu kusursuz kılarken, yaşamda kusursuzluğu imkânsızlaştırır. Buna rağmen, hayatın tüm zorluklarına rağmen onu kusursuz hale getirmek için yapabileceğimiz birkaç şey var aslında.

Hayatta kusursuzluğa yaklaşmış, başarılı insanların sırrı kendilerinden çok şey beklemeleridir. Herkes sürekli olarak kendi performansından sorumludur. Tek bir yenilgi, hiçbir şeyin sonu değildir. Hatalı olduğunuzu kabul etmezseniz, yanlışlardan hiçbir şey öğrenemezsiniz. İnsan yaşamının bir alanında haksızlık yaparken diğer bir alanında haklı olamaz; yaşam bölünmez bir bütündür. Kendinizi daha iyi olmaya adamadığınız zaman, daha kötüye gitmeniz kaçınılmazdır. Evet, değişiklik ürkütücü ve zordur. Ama insanlar kendilerini güvende hissettiklerinde tehlikeli görevleri üstlenmeye gönüllü olur. Büyümenin ve erdemli olmanın yolu, kolay olmayan şeyleri yapabilmekten geçer...

Gerçekten harika kişiler, kendi performanslarının yanı sıra başkalarının da kendilerini iyi hissetmelerini sağlarlar. Ama sıradanlığı ödüllendirirseniz, buna sahip olmaya devam edersiniz.

Yazının devamı...

Sizin mutluluk tanımınız nedir?

17 Ocak 2021

Bu seferki yazımda, benden size bir şeyler aktarmayı hedefleyen bir metin okumayacaksınız. Hep biraz böyle yapardım; bir aktarım yapmaya çalışır, sonrasında kendi dünyanızda o konuyu düşünmenizi, derinleşmenizi sağlayacak birkaç satır eklerdim aralara. Bugün ise, işi genelde yaptığımdan daha çok size bırakacağım. Nedenine gelince, hem tek bir mutlak doğru cevabı olmadığından... Hem de biraz benim kendi içimde yaşadığım duygu durumundan, yeni bir farkındalıktan... Konumuz ise, başlıktan anlayacağınız üzere mutluluk.

Geçenlerde kendimde yeni bir davranış ve olaylara yaklaşım modeli fark ettim. Ve ben bu var oluş şeklime tamamen yabancıyım. Mutluyum, ama bir başka mutluyum. Bana mutluluk hissini yaşatacak, yaşatan şeylere karşı da bir başka mutluyum. Aslında beni mutsuz edebilecek/eden şeylere karşı da bir başka mutluyum. (Pozitif, iyimser bir bakış açısının ötesinde bir başkalık bu...) Herhangi bir etkenden bağımsız, yeni bir mutluluk haliyle tanıştım. Hem içimdeki çocuğun coşkulu sevinci, hem içimdeki bilge yanımın olgunlukla mutluluğu ve mutsuzluğu karşılayışı, hem ruhumun tüm bunları toplayıp bana seslenişiyle bir kabul, teslimiyet hali. Sanki doğrusu zaten buymuş ve ben biliyormuşum da şimdi hatırlamışım gibi. Ama öteki taraftan, eski ben için çok yeni ve şaşırtıcı.

Anlatması zor...

Ben tüm bunları yaşarken, sosyal medya hesaplarımdan aşağıda okuyacağınız paylaşımı yaparak ‘Başkaları da benim gibi hissediyor mu acaba?’ soruma cevap bulmak ve mutlulukla ilgili düşünceleri öğrenmek istedim.

“Mutluluk nedir?” sorusuna bakın kimler ne cevapları vermişler:

Aristo: Bilgidir

Epikür: Azla yetinmeyi bilmektir

Nietzsche:

Yazının devamı...

Çakmak kimin elinde?

10 Ocak 2021

Demokrasiye neler oldu? Kötülük neden bu kadar arttı? Niye tarikatlardan uzak durmalıyız? Neden bir hocaya, üstada, öğretmene teslim olmamızı istiyorlar? Neden sadece bir öğretinin, bir ekolün peşinden gitmemeliyiz? Niye bilim ile mistizmi birleştirmemiz gerekiyor? İç sesimizi dinlememiz ve kendi bilgeliğimize ulaşmamız kadar, bilimden, bilgiden, başka öğretilerden ve deneyimlerden yararlanmamız neden gerekiyor? Neden bazen bir bilene sormalı, ama bilenin dediğine koşulsuz teslim olmamalıyız?

Sevebilirsiniz, ilgi duyabilirsiniz, öğrenmek, keşfetmek isteyebilir, anlamlandırabilirsiniz, hatta kendinizi yakın/bir hissedebilirsiniz, ama teslimiyet dediniz mi işte orda tarih gösteriyor ki insanoğlunun başına ne geldiyse başka bir ruha, insana, dine, tarikata, öğretiye vs. körü körüne teslim olmaktan geliyor. Ne zaman bu saydıklarım yapılsa, dünyanın her yerinde ve her konuda bir salaklık, vicdansızlık, bağnazlık, ego patlamaları, insanlığa, bütüne zarar vermeler ortaya çıkıyor. Bu siyasette de böyle, şirket yönetiminde de, aile meselelerinde de, eşler arasında birinin diğerine teslim olma durumunda da, bir ekole, bir dine, bir yol gösterici ya da öğreticiye teslim olma konularında da...

Şimdi gelelim hikâyemize...

Köyün birine eski zamanda bir çakmak getirmişler. Çakmak o kadar kıymetli ki, sağı-solu yakmaması, yanlış işlerde kullanılmaması için güvenilir birine teslim etmek gerekiyormuş. Köylüleri toplayıp bu ateş aletini kime verelim diye sormuşlar, köylüler de muhtarı salık vermiş, ihtiyaç duydukça alır, ateşimizi yakarız, demişler.

Muhtar çakmağı aldıktan sonra -ateşin sahibi olarak- giderek saygınlığı artmış, etrafında dalkavuklar, yağcılar toplanmaya başlamış. Saygı arttıkça muhtarın kibri de büyümüş.

Etrafından daha çok saygı, daha çok korku beklemeye başlamış. Ateşi kendine verenin köylüler olduğunu unutmuş. Dalkavukların da tahrikiyle ateşi baskı ve korkutmak için kullanmaya başlamış; kiminin evini, kiminin tarlasını yakmış.

Tarlalar sürülemez, evler yaşanamaz hale gelmiş. Muhtarın baskısından köylüler yavaş yavaş köyden ayrılmaya başlamış. Ticaret durmuş, köye gelen çerçilerin ayağı kesilmiş, çevre köyler gelişirken muhtarın köyü giderek gerilemiş.

Muhtarın köylülerinden biri, kendileri gerilerken çevre köylerin niçin geliştiğini merak edip bu köylerden birine gitmiş.

Yazının devamı...

Alfa erkek olmak

3 Ocak 2021

Yeni moda ‘Alfa (Alpha) erkek’ olmak üzerine yazacağım biraz. Yeni yıl tatilinde okuyacağınız bu köşe yazım için hangi konuda yazacağıma karar veremeyince, notlarım arasında duran, araştırılacak konular arasında yer alfa erkeklere karar verdim. Kadın- erkek ilişkileri üzerine okumalar yapmayı bırakalı epey oldu, cinsel kimlik ayırt ekmeksizin daha çok insan üzerine okuyorum, sonra bilim ve mistisizm geliyor, ama kaçış yok her gün yeni bir kavram çıkıyor karşıma ilişkilerle ilgili.
Koçluk seanslarım sırasında kadın danışanlarım alfa erkeği aradığını söylüyor, erkek danışanlarım alfa erkek olmak istiyorum diyor. Genellemeler yapmak ve popüler kavramlar peşinde koşmak baltayla beyin ameliyatı yapmaya benzer desem de, boş verin başkasının çizdiği çerçeveyi, ideal erkek tanımını desem de kolaylarına geliyor sanırım ve düşünmek, keşfetmek, kendilerine en uygun olanın ve özgün olanın peşinde gitmektense ‘alfa erkek’ deyip en güzel kaçış yolunu seçiyorlar.
Alfa erkek nedir, nasıl olunur diye sorduğumda ise net bir cevap alabilmişliğim yok henüz. Savaşçı deseniz değil, maço deseniz hiç değil! Alfa frekansı (beyin dalgalarının çalışan zihin durumundan yavaşlamaya geçişi, 8-13 Hz) ile de hiçbir bir alakaları yok. Kadınlardan aldığım en net yorumlar ise, bir kadına nasıl yaklaşır ve onu etkilemek için neler yapar bölümünden geliyor. Orada da anlatılan bir süper kahraman var. Ama her zaman değil, kadınların işlerine geldiğinde, işlerine geldiği gibi yeteneklerini sergileyen bir süper kahraman!
Ben de neymiş bu yeni akım alfa erkek modeli, biraz kurcalayayım dedim. Anladığım kadarı ile farklı durumlar için kullanılıyor ve henüz standartları oluşmuş değil. Ama global ölçekte dahi yazılı olmayan davranış biçimleri ile alfa erkeklerin bir adım öne çıktığı kesin. Psikolojik ve bilimsel terimlere girmeden anlatmaya çalışacağım. Malum amacım, yeni yılın ilk pazarına eşitlik ve keyif katmak.

Pozitif ve kararlı

Alfa erkek ol’mak; kadınları etkilemek, karşı konulamaz çekiciliğe sahip olmak, sürekli olarak elde edilmeye çalışılan, sözü dinlenen, hareketleri ilgiyle takip edilen bir erkek olmak ve çevrendeki hemcinslerin üzerinde otoriter duruş sergilemek olarak özetlenebilir. Alfa erkekler genellikle, çeşitli sebeplerle hayata erken atılmış ve hayatın acımasızlıklarını bizzat yaşamış adamların arasından yetişiyor. Ve tüm zorluklara rağmen savaşçı olmak yerine pozitif kalabilmeyi başaran kararlı erkekler arasından çıkıyorlar.
Şimdi gelelim alfa erkek olmak için sahip olmanız gereken özelliklere, alfa erkek olmanın yollarına. Sevindirici bir haberim var, Alfa erkek olmak için çok yakışıklı olmanız gerekmiyor. Bakımlı olmak yeterli. Olmaz olmazı ise liderlik vasfınız. Alfa erkek olmak, gruba liderlik etmek, yönlendirmek demek. Güçlü bir otoriteye sahip olmalı; tartışmalara yol açmadan insanların sizi takip etmelerini sağlamalısınız. İkna ve iletişim gücünüz kendinize has olmalı. Ne de olsa kadınlar, ikna edilmek ve iletişim kurmak için varlar. Beden dilinizi de iyi kullanmalısınız, ses tonunuz, mimikleriniz, duruşunuz çok önemli. Konuşmak sadece konuşmak değildir. Karşınızdakinin düşüncelerini anlamalı ve anladığınızı belli etmelisiniz. Kendinizi farklı meziyetlerle donatmış olmalısınız. Özgüveniniz yüksek olmalı, düşünceleriniz ve davranışlarınızla etrafınıza güven vermelisiniz. Soğukkanlı olmalı, daha çok korumacı içgüdünüzle olaylara dahil olmalısınız, sahip olma içgüdüsüyle değil! Israrcı ve zorba olmadan istediklerinizi alabilecek kararlılıkta olmalısınız.

Neden isterler?

Yazının devamı...

Benim 2020’m

27 Aralık 2020

Bu köşe yazımı daha çok 2020’ye lanet okuyanlara ayırdım.

Beni takip edenler bilecektir. Ara ara eski yılı uğurlar ve yeni yılı karşılarken bitmekte olan yılla ilgili, senemi özetleyen ve başlığı Benim XXXX’... olan yazılar yazardım. Ama her sene değil, o sene benim diğerlerine oranla daha farklı bir farkındalık düzeyine sıçramama neden olduysa yazardım.

2020 ve sonrasına ruhen hazırlıklıydım; yeni bir dünya düzenine olan ihtiyacı defalarca yazmıştım ve seminerlerimde de anlatıyordum zaten. Konusu farklı olan, daha teknik konulardaki eğitimlerimin içine bile yerleştiriyordum. Başımıza gelenler, bizlerin daha iyi ve sevgi dolu bir dünyanın parçası olmamız için bir fırsat niteliğindeydi. Hatta umudum vardı. Mucizeleri bekliyordum ve kendi mucizelerimizi yaratmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğine işaret ediyordum. Ne de olsa anlamak ve mucizeleri istemek gerekliydi, kendiliğinden seni bulmazlardı.

Dediğim gibi de, aslına bakarsanız 2020 için yazmayı düşünmüyordum ama baktım olacak gibi değil… İnsanoğlu kabahati 2020’ye yükledikçe ve evrenin, doğanın (adına siz ne derseniz deyin…) insanlığın tümüne ve her alanda birden vermekte olduğu mesajı görmeye, almaya direndikçe yetmezmiş gibi ve sanki bu mesajları almasalar da 2021’den bir şeyler değişecekmiş sanarak tüm beklentilerini cahilce 2021’e yükledikçe, kendine dair hiçbir farkındalık edinmediğini gördükçe yazmalısın Sezin dedim. Tüm bu olanları senelere ya da sadece yıldızların konumuna, ülke politikalarına, dış güçlere, yaşadığı coğrafyaya, diğer insanlara, yani kısacası dış faktörlere bağlayanlar için yazmalısın. Mesajı alamamışlar! Mucizeyi görememişler...

Anlamak, masraflı iş!

Tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan Floransalı düşünür, devlet adamı, askeri stratejist, şair ve oyun yazarı Niccolò di Machiavelli’ye göre 3 tür insan zekâsı var:

Bu 2020’ye lanet edip bilinç ve oluş seviyesini değiştirmeden 2021’den medet umanlar, benim için 3. gruba giriyor. Hayatta yeni bir sayfa açmak, yeni bir başlangıç yapmak için elbette yeni bir yıl güzel bir vesile, her pazartesi ya da her sabahın olduğu gibi. Ama mesajı almadıysan, anlaya-madıysan, kalbini bütünün iyiliğine, koşulsuz sevgiye, paylaşmaya açmadıysan, o vesileler aracılığıyla mucizeleri bulman, bir şeylerin değişmesini, değişmesi derken iyileşmesini beklemen bana pek olası gelmiyor.

Sezai Karakoç

Yazının devamı...

Güzel uyuyun güzel uyanın

20 Aralık 2020

Bu haftaki köşe yazımda, size kendimden mini bir 2021 armağanı vermek istiyorum. Belki bir gün karşılaşırız ve siz bana bu sözün yüreğinize ne kadar iyi geldiğini anlatırsınız.

“İyi Geceler”,  “İyi Uykular” deme âdetim yoktur benim. Biliyorum, çok güzel bir dilek bu ama ben onun yerine biraz daha anlamlısını kullanır, “Güzel uyuyun, güzel uyanın” derim hep. Çevremdekiler, sosyal medya takipçilerim vs. bilirler ki, yine Sezince bir laf etmişimdir. Altında kendi Alis Harikalar Diyarı dünyamdan kurgulanmış, yüklenmiş anlamlar vardır ve onun eseridir yeni laflar türetişlerim. Sorarlar hep bana, neden alışılageldiği gibi iyi geceler demek yerine bu şekilde bir ifadeyi tercih ettiğimi... Benim gözlemim, altında yatanı bilmeseler bile bu sözün enerjisinin yüksek olduğu ve insanlara iyi geldiği, yüzlerini gülümsettiği yönünde.

Neden mi “Güzel uyuyun, güzel uyanın” diyorum? Önce geceden, güne vedadan başlayalım...“Güzel uyuyun” ile... Sonra aydınlığa, yeni güne yolculuklaGüzel uyanın”la devam ederiz.

Bilinçdışının temizlenmesi

Bence insanın nasıl uyuduğu, güne nasıl veda ettiği, neyi heybesine koyup, hangi farkındalıklarla ve kararlılıklarla uykuya daldığı... Sabah güneşiyle içinde yeniden doğma gücünü kendinde bulacak şekilde uyuyup uyumadığı... Yeni güne uyanmanın umudu ve kendini yeni günde yeniden inşa edecek olmanın heyecanı ve iç hesaplaşmasını yapmış, dersini almış, kendiyle ve hayatla barışıp, duasını etmiş olmanın huzuru içinde uyuması çok önemli. Psikologlar ve nörobilimcilimler, buna bilinçdışının temizlenmesi de diyorlar. (Bilimsel kısmına hiç girmeyeceğim, zira yerim dar.)  Güzel düşünlerle uykuya dalmamız, zihnimizi temize çekmiş olmamız çok önemli, çünkü “düşündüğümüz her şeye sanki gerçekmiş gibi inanmak” gibi kötü bir alışkanlığımız var bizim. Gerçekte olanla, algıladığımız (ve bilebildiğimiz) şekli arasında (hele ki işin içine duygular ve bilinçdışı girince) epeyce bir fark var. Ve yaşadığımız her olumsuzluğa, her acıya sıkı sıkı saplanıp kalma gibi, yani geçmişimizin geleceğimizi olumsuz etkilemesine izin verme gibi de başka bir kötü alışkanlığımız var dersem bana hak verirsiniz sanırım. Peki nasıl güzel uyursunuz? Başınıza gelen olumsuzluklara takılıp kalmak yerine, dersinizi alın, günün hesabını kapatın. Kim olmak istemediğinizi tespit edin ve kim olmak istediğinize odaklanın. En can alıcı kısmı da budur. “Kendini yargılamak, başkalarını yargıla-maktan çok daha zordur. Kendini gerektiği gibi yargıla-yabilirsen, gerçek bir bilgesin demektir” der, Küçük Prens’ın yazarı Antoine de Saint-Exupery.

Sonrasında güzel şeyler düşünün, gerçekçi ama güzel şeyler; yapabileceklerinize odaklanın, sizi pozitif tetikleyecek ve istediğiniz yarınlara taşıyacak keyifli senaryolar düşünün. Bırakın, illaki bir şeye inanacak olan bilinçaltınız güzel şeylere inansın ve odaklansın. Hem unutmayın, insan evrende hayalleri kadar yer kaplar zaten. Ve neye inanırsanız o olursunuz.

Şükran duygusu

Peki nasıl güzel uyanırsınız? Geceden kalma

Yazının devamı...

Bakıp da göremediklerimiz (2)

6 Aralık 2020

Dünya Çocuk Hakları Günü’nde çocukların karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerini gündeme taşımak amacı için konunun uzmanı Ebrize Çeltikçi ile röportaj yapmıştım. O günden bu yana Ebrize Hanımın yazdığı “Türkiye’de Çocuk ve Hakları Üzerine Tespitler” adlı kitabı okudukça bir yandan kalbim sıkışırken ve daha yapılması gereken ne çok şey var diye düşünürken öte yandan aldığım mailler, geri bildirimler bana umut ışığı oldu. Anladım ki sadece bu konuya gönül vermiş bir avuç insan ve STK’lar değil, toplumun diğer kesimi de gündeme getirip dikkatleri bu konuya çektiğiniz zaman çocuk hakları konusunda duyarlılar. Daha yapılması gereken çok şey var ama olsun, elimizden geleni yapmak boynumuzun borcu olmalı.

Ebrize Çeltikçi ile röportajımıza kaldığımız yerden çalışan çocukların başlıca sorun alanları ve çarpıcı istatistikler ile devam ediyoruz.

Çalışan-  işçi çocuklarımız sorununa çok sektörlü bakışta dikkat çekici başlıca sorun alanları neler?

Türkiye’de yaşayan tüm çocukların kesintisiz korumaya alınabilmesi çok önemli. Sadece 2020 Ocak ayında 14 yaşın altında 10 çocuk işçinin hayatını kaybettiğini, çocuklarımızın, kentte de, köyde de, sağlıklarını tehdit edecek iş kollarında 9 saatten fazla çalıştırıldığını görüyoruz. DİSK/Genel-İş Çocuk İşçiler Raporuna göre: Okulu terk ederek, çalışan çocuk işçi oranı da 2006’da yüzde 27 iken, 2012’de yüzde 35’e yükselmiştir. Çocuk işçiliğinde, kontrolsüzlük nedeniyle giderek kayıt dışı çalıştırma, çalışma şart  ve ortamlarının kötülüğü, sağlık güvence ve sigortasından mahrum edilme vb. hak ihlallerini de gözlemliyoruz.

Çocuk içiler en çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?

Tarım dahil, Oto ve Kuyum gb. sektörde çalıştırılan çocuk nüfusunda vahim yükseliş var. Çocuk işçi nüfusunun %59’u tarım sektöründe ve çoğu kayıt dışı çalıştırılmakta. Vahim olan, oyun çağında çalışmaması gereken 6- 14 yaş arası çocukların istihdamında % 2.4lük bir artışın da bu yükselişi etkilemesidir.

Bölgesel çapta incelersek, Güneydoğu Anadolu Bölgesi % 43 ile çocuk nüfusunun en yoğun olduğu bölgedir. Bu bölgede yoksul çocukların, yoksul nüfusa oranı yüzde 55.8dir. Bölgedeki yoksul çocuk nüfusunu  arttıran bir neden de, yoksul ve çok çocuklu mülteci ailelerin mevsimsel tarım işlerinde çocukları ile birlikte çalışıyor olmalarıdır.

Ev İçi Çocuk İşçiliğinde

Yazının devamı...