Şikâyet etmek kolay, çözüm önermek içinse bilgi gerekir
Türkiye hızla değişiyor. Bu hızlı değişim çoğumuzu korkutuyor, bazılarımızı ise tedirgin ediyor. Ancak unutmamak gerekir ki insanlığın varoluşundan beri “Değişmeyen tek şey değişim.” Hızla pek çok bilinmez gündeme geliyor: Kentsel dönüşüm, deprem riski, orman yangınları, sel felaketleri... Sanırım birbirimizi korkutmaktan müthiş hoşlanıyoruz. Bütün bunlar olursa sanki yaşamımız alt üst olacak; her şeyimizi kaybedip hayata yeniden başlamamız gerekecekmiş gibi bir korku, ruh sağlığımızı tehdit ediyor.
Hâlbuki bütün bu sözünü ettiğimiz değişimi farklı zamanlarda farklı isimler altında yaşadık. Hemen hemen benzer tartışmaları 15 Temmuz Şehitler Köprüsü / Boğaziçi Köprüsü için de yaşadığımızı anımsıyorum. Bir grup insan, dönemin Güzel Sanatlar Akademisi’nin bir hocasının öncülüğünde Zap Nehri’ne köprü yapmak üzere Hakkari’ye gitmişti. Sloganları, “İstanbul’a değil, öncelikle
“Yakın Doğu” sözü uygarlığı çağrıştırırken, “Orta Doğu” kavramı istikrarsızlığı dayatıyor. Peki, bu nitelemeler kime göre doğru?
XIX. yüzyılın sonlarına dek yaşadığımız coğrafya “Levant” sözcüğü ile anılırdı. Daha sonra bu tabir “Yakın Doğu” olarak değişti. Ne olduysa oldu, sonrasında bu terim yerini “Orta Doğu”ya bıraktı. Artık hemen hemen hiç kimse “Yakın Doğu” tabirini kullanmaz oldu. Vikipedi, “Yakın Doğu’yu, Hindistan ile Akdeniz arasındaki güneybatı ülkelerini tanımlamada kullanılan bir tabir” olarak belirtir ve “Orta Doğu’yu da kapsar” diyerek açıklar. Arkeologlar ve eski çağ tarihçileri ise “Yakın Doğu”yu, güneybatı Asya bölgesi (özellikle Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nin çevrelediği alan) olarak kabul etmektedir.
İlhan Ayverdi, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük”te “Yakın Doğu”yu; “Genellikle Akdeniz’in doğu kıyısındaki Suriye, Mısır, Lübnan,
Güçlü bir orta sınıf yoksa kültür ve sanat gelişmez, demokrasi kök salmaz…
“Burjuva” sözcüğü dilimize XIX. yüzyıl başlarında Fransızcadan girmiştir. Kökeni Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzanan bu niteleme, Batı dillerinde surlarla çevrili, korunaklı bir alanda (burg) yaşayan “Kentli” anlamında kullanılmıştır. Zaman içinde ise kentte yaşayan, eğitimli ve varlıklı bir sınıfı tanımlamak amacıyla kullanılır. Bizim kuşağımız, “Fransızcadaki ‘Bourgeoisie’ kelimesinin Türkçe karşılığı olan ‘Burjuvazi’, üretim ve mübadele araçlarını mülkiyetinde bulunduran, ücretli emeği sömürerek yaşayan ve artı değere sahip çıkan sınıf olarak tanımlanır.” sözleriyle yetişti. Bazı arkadaşlarımız hâlâ burjuvaziyi, asalak, insanları sömüren bir sınıf olarak görmeye devam ediyor. Ancak bugün gelinen noktada, ülkemizde etkin bir burjuva sınıfının bulunmayışının yarattığı sıkıntıların, neredeyse hepimizi rahatsız ettiği açıktır.
Sözlüklerde burjuvazi
İlhan
Bir zamanlar yaşayan Kuzguncuk, bugün yalnızca seyrediliyor…
Geçen günlerde izlediğim bir televizyon programında arka planda duran bir yazı dikkatimi çekti: “Geçmiş yabancı bir ülkedir.” Zaman zaman, yıllar önce ziyaret ettiğim bazı şehir ve kasabalara yeniden gitme fırsatım oluyor. Ancak çoğu gezim hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Ne hayal etmiştim, neyle karşılaştım… Yaş ilerledikçe beklentiler de değişiyor. Belki de hayal kırıklığımın en büyük nedeni, eskiden gördüklerimin çoğunun artık kaybolmuş olması. Daha sonra düşündükçe bunun normal olduğunu, hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayacağını, daha doğrusu kalamayacağını anlıyorum. Yine de içimde bastırılması güç bazı isyanlar yükseliyor. Gençlik ne güzelmiş… O dönem bütün bunları görebilmiş olmak ne büyük mutlulukmuş...
Kuzguncuk
En büyük hayal kırıklığını ise Kuzguncuk’ta yaşamaktayım. Kuzguncuk’un denize paralel uzanan Kuzguncuk Çarşı Caddesi’nden başlayıp İcadiye Hamamı
Başarılı insanı kabul edemeyen toplumlar, başarısızlığı kader sanır…
“Kötü hüküm vermeye alışkın insanlar, genellikle iyinin farkında olamazlar.” Sophokles
Çağdaş kültürü özümsemiş bir insan, bir cambazı ip üzerinde yürürken “Ha geçti, ha geçecek” diye seyreder. Oysa bizim çoğunluğumuz “Ha düştü, ha düşecek!” diye izliyor. Dikkat ediyorum; futbol maçı anlatan spikerlerin çoğu, hemen her zaman kaleye şut atan oyuncular için “Topu kalecinin üstüne vurdu!” diyor. Hemen hiçbiri “Kaleci iyi yer tuttu!” demeyi düşünmüyor. Çünkü cambazın ipi geçmesi de kalecinin iyi yer tutması da birer başarı örneğidir. Sanırım büyük bir çoğunluğumuz başarıdan, başarılı insanlardan hoşlanmıyor. Başarıyı görmek, başarılı insanı seyretmek yerine hatayı görmek, hata yapanı izlemek daha çok hoşumuza gidiyor ve kendi eksikliklerimizi unutmamızı sağlıyor.
Toplumsal başarı
Toplum olarak bireylerin başarılarını çoğu zaman
Bir fikir adamı, bir reformcu, bir devlet aklı… Gelenekten kopmadan modernleşen bir anlayış…
Lise yıllarımdan beri Ahmed Cevdet Paşa adını duyarım. Tarihe olan merakım arttıkça, “Kimdir bu kişi?” diye araştırmaya başladım. Böylece, XIX. yüzyılda yetişmiş en önemli devlet adamlarından biriyle tanışmış oldum. Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Lofça’da, 1823 yılında dünyaya gelen Ahmed Efendi, ilk eğitimini bu şehirde alır. 15-16 yaşlarındayken eğitimine devam etmek için İstanbul’a gelir ve Fatih Camii medreselerinde dönemin tanınmış hocalarından dersler alır. Bu dönemde, hocası Süleyman Fehîm Efendi ona “Cevdet” mahlasını verir. Bundan böyle “Ahmed Cevdet Efendi” adıyla anılacaktır.
Eğitimi
İlmiye sınıfı mensubu olan Ahmed Cevdet Efendi, 1844 yılında medrese tahsilini tamamlar ve imtihanla Premedi / Permedi (Ergidi / Arnavutluk) kazasına kadı olarak atanır. Ancak görev yerine gitmez, muhtemelen yerine bir naip gönderir. 29 Haziran 1845 tarihinde İstanbul müderrisliğine hak kazanır. Bu sıralarda, reformcu
Binlerce yıl önceden günümüze aynı hikâye: Güç bölünür, düzen dağılır…
Dünya yüzünde var olan her kültürde olduğu gibi, Türk kültürünün de ilk ürünleri mitler, masallar ve destanlardır. Bunlar, bir kültürün edebiyat ürünlerinin ilk örneklerini oluşturmaları nedeniyle, erken dönem insanlarının yaşayış biçimlerini, duygularını, düşünce ve hayal âlemlerini günümüze taşımaktadırlar.
Bu destanların en eskilerinden biri olan “Oğuz Kağan Destanı”, ne yazık ki halkımızın büyük bir kısmı tarafından bilinmez. Her ne kadar sık sık “Oğuz Kağan” adı ortalıkta dolaşırsa da “Kim bu?” diye merak edip araştıran, yorumlayan ve gündeme taşıyan kişilere – az sayıda akademisyenler dışında – pek rastlanmaz.
Hun-Oğuz destanları grubuna dâhil olan bu destan, Türk dili, edebiyatı, folkloru, tarihi ve kültürü hakkında önemli bilgiler içermektedir. Türklerin atası olduğu kabul edilen Oğuz Kağan’ın hayatını
Şehri tanımayan yöneticiler, İstanbul’un zenginliğini heba etti; yanlış kararlar büyük kayıplara yol açtı. Geçmişin hataları, bugünün planlamasına ışık tutmalı…
Kuruluşundan itibaren neredeyse her yıl savaş yaşayan Osmanlı İmparatorluğu, o dönemin savaşlarının en önemli malzemesi olan barutu, hüküm sürdüğü toprakların çeşitli şehirlerinde kurduğu baruthanelerde imal etmeye çalışmış ve bunun için çeşitli tesisler kurmuştur.
Atmeydanı Baruthanesi
Bu şehirler içinde başta İstanbul olmak üzere Selanik, Gelibolu, Bağdat, Kahire, Belgrad ve İzmir baruthaneleri önde gelen tesislerdir. İstanbul’da kurulan ilk baruthane, günümüz Sultanahmet semtinde, Güngörmez Kilisesi’nde tesis edilir. Bu baruthanenin H. 895 / 1489-1490 tarihinde faaliyette olduğu bilinmektedir. Muhtemelen Sultan II. Bayezid döneminde (1481-1512) kurulan bu baruthane, H. 895 / 1489-1490 tarihinde meydana gelen bir fırtına nedeniyle yıldırım düşmesi sonucu infilak eder. Bu sırada meydana gelen yangın, çevresindeki dört