Sarkis Bey imzasına yeğeninden itiraz

21 Haziran 2021

Çırağan Sarayı ve Aziziye Camii’nin bazı iç mekân perspektiflerinde Sarkis Bey imzası görülse de yeğeni Levon, “Dolmabahçe Sarayı’nın taht salonu ve iki şerefe kapısı, Ihlamur Kasrı, Ortaköy ve Çırağan Camileri babam Nigoğos tarafından yapılmıştır” der.

Nigoğos Balyan’ın oğlu Levon Balyan da Paris’te eğitim görür. İstanbul’a döndükten sonra Sarkis Bey ile çalışır ama artık Balyan Ailesi eskisi kadar popüler değildir ve saraydan iş almakta zorlanmaktadır. 1899’da Sarkis Balyan’ın ölümü üzerine Levon Balyan oldukça güç bir dönem yaşar, eski günler artık geçmişte kalmıştır. 1904 yılında geçim sıkıntısı çektiği için Şehremaneti Hendesehanesi’ne ressam olarak atanır.

Çizim ve belgeler

Balyan Ailesi Arşivi olarak nitelendirebileceğimiz çizim ve belgeler gerçekte büyük oranda Sarkis Balyan’ın kişisel arşividir. Krikor ve Garabet Balyan gibi ailenin eski kuşak üyelerine ait çalışmalar bu arşivde yer almamaktadır. Sarkis Bey’e ait olmadığı bilinen, muhtemelen Nigoğos, Simon Balyan ve Hagop Balyan tarafından hazırlanan büyük ebatlı sulu boya levhalar ile bazı tekil çizimler de bu arşiv içinde bulunmaktadır.

İmza ve açıklama

Bu arada gerek Çırağan Sarayı (s. 222-227), gerekse Aziziye Camii’ne (s. 286-287) ait bazı iç mekân perspektiflerinde Sarkis Bey imzası görülüyorsa da,

Levon Balyan 1910 yılında “ Stamboul Gazetesi”nde yayımlanan bir makaleye yazdığı cevap mektubunda, “... Sarkis Bey asla mimarlık yapmamıştır ve ressam değildir, basbayağı inşaatçıdır. Dolmabahçe Sarayı’nın taht salonu ve iki şerefe kapısı, Ihlamur Kasrı, Ortaköy ve Çırağan Camileri babam Nigoğos Balyan tarafından yapılmıştır... ” demektedir (s. 27).

Yazının devamı...

Osmanlı saraylarına imzasını atan aile

20 Haziran 2021

Balyan ailesinin Dolmabahçe Sarayı’nın yapımında gösterdikleri başarı, Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilen Beylerbeyi ve Çırağan Saraylarının yapımında hem tasarımcı hem imalatçı olarak görev almalarını sağlar

Balyan soyadını taşıyan ilk kişi Krikor Balyan’dır (1764-1831). 1764’de doğan ve Hâssa  Mimarı Meremetçi Bali Kalfa’nın oğlu olan bu kişinin, Sultan III. Selim (1789-1807) döneminde Hâssa Mimarı olduğu kabul edilmektedir. Sultan II. Mahmud’un şahsi dostluğunu kazanarak sarayda büyük bir nüfuza sahip olan Krikor Kalfa’nın, ata binmek, sakal bırakmak, çift kürekli bir kayığa malik olmak gibi ayrıcalıklar elde ettiği bilinmektedir. Krikor Kalfa’nın saray tarafından çeşitli onarım ve tadilatlar yapmak üzere görevlendirildiği kayıtlıdır. Ancak mimar olarak hangi yapının tasarımını üstlendiği konusunda yeterli bir bilgi yoktur. Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığı’nda bulunan kabrinin üzerindeki mezar taşında “Ebniye-i Hâssa-i Şâhâne Kalfası Krikor Kalfa” yazısı yer alır.

Yardımsever zengin

Krikor Balyan aynı zamanda  Balyan Ailesi içinde “amira” unvanını kullanan ilk kişidir. Çeşitli kaynaklarda belirtildiği gibi çevresine büyük yardımlarda bulunan ve oldukça zengin biri olan Krikor Balyan’ın mimar olarak böyle bir zenginliğe ulaşmasının mümkün olmadığı, büyük oranda onarım ve yapım işi üstlendiği kabul edilmelidir. Krikor Balyan’ın kardeşi olan Senekerim Balyan (1768-1833) ise Beyazıt Kulesi’nin yapımının dışında çoğunlukla geri planda kalmış ve çok sayıda onarım ve yeniden yapım işinde Krikor Balyan’a yardımcı olmuştur.Krikor Balyan’ın oğlu Garabet Balyan’ın
(1800-1866) eğitimi konusunda da kesin bir bilgi yoktur. Ancak gençlik yıllarında faaliyetine devam eden Hâssa Mimarlar Ocağı’nda babasının yanında, eniştesi Hovhannes Serveryan ile birlikte eğitim gördüğü anlaşılmaktadır.

Krikor Balyan’ın 1831’de vefatı üzerine kendisine tanınan ayrıcalıkların oğlu tarafından kullanılmaya devam edildiği anlaşılmaktadır.

Yetenekli tasarımcı

Garabet Balyan gençlik yıllarından itibaren yetenekli bir tasarımcı, teknik konulara hâkim usta bir mühendis olarak faaliyet gösterir.

Yazının devamı...

MIGUEL DE CERVANTES SAAVEDRA VE DON KİŞOT

19 Haziran 2021

Bilmem bilir misiniz, İncil’den sonra dünyanın en çok diline çevrilen kitap Cervantes’in yazdığı Don Kişot’tur. Bazı eleştirmelere göre çağdaş romanın ilk ve hâlâ en büyük örneği olan bu kitap ne yazık ki ülkemizde pek fazla okunmamıştır. Hem eğlenceli hem de ders alınması geren bir kitaptır. Bahçede kitap okurken gülme nöbetine tutulan bir öğrenciyi izleyen Kral III. Felipe’nin (1578-1621) “şu adam ya deli ya da Don Kişot okuyor”  dediği söylenmektedir.

Geçen günlerde kitaplığımda bir kitap ararken elime Yağmur Atsız’ın “Cervantes İnebahtı’nın Tek Kollusu” isimli kitabı geçti. 1997 yılında yayınlanan bu kitabın bende özel bir önemi vardır. Cervantes’in yanı sıra, bir dönem hakimiyetimiz altında bulunan uzak coğrafyalardaki bilmediğimiz, merak etmediğimiz bir olay da anlatılmaktadır.

İlginç bir kitap

Kitabın başlangıç bölümü ilginçtir. “Bu kitap bir öfkenin ürünü! Bu kadar vurdumduymaz ve umursamaz toplum az bulunur”.  1997 yılı Cervantes’in doğumunun 450. yılıdır. İnebahtı Savaşında yaralanan, daha sonra Cezayir Beyi’ne esir düşen ünlü yazar bu deneyimlerini yazdığı çok sayıda kitaba da yansıtır. İnsan hiç merak etmez mi, daha sonra bu kadar ünlü olan, konusunda yetkin bir kişi, bizim hakkımızda ne düşünmüş, neler söylemiş.

Kitabı yazmaya karar verince genç asistanlarımdan, üniversite mezunu bir Türk kızını kütüphaneye yollamak istedim. ‘Git bana ansiklopedilerde ne kadar Cervantes maddesi varsa, fotokopilerini çıkar ve getir!’

Kelimeyi kodlar mısınız? dedi…” (s.5)

Almanya’  y a   üst düzey eğitim almak için gelen üniversite mezunu, çağdaş dünyaya uyum sağlamaya çalışan bir insanımız, gerçekten üzüntü verici bir durum.

Cervantes’in Yaşamı

Yazının devamı...

KALABALIĞIN BİLGELİĞİ

13 Haziran 2021

Sosyal bilimci Francis Galton, 1907 yılında “Nature Dergisi”nde “Vox Populi / Halkın Sesi” adıyla bir makale yayımlar. Bu makalesinde “kalabalığın bilgeliğinin dikkate alınması gerektiğine” işaret eder. Bu kanaate Plymouth kentinde yapılan çiftçi festivalinde tanık olduğu bir yarışma sonrası varmıştır. Festivalde yapılan bir yarışmada ortaya bir öküz getirilir.

 Ufak bir ücret karşılığı yarışmaya katılanlar, hayvan kesilip derisi yüzüldükten sonra kaç kilo et çıkacağını küçük bir kağıda yazacak ve en yakın tahminde bulunan ödül kazanacaktır. Konuyla yakın ilgisi bulunmayanların yanı sıra uzman kasapların da yer aldığı kalabalıktan sekiz yüz civarındaki kişi tahminlerini kağıda yazıp verir. Galton, bu tahminleri toplar ve katılan kişi sayısına böler, yani aritmetik ortalamasını çıkarır. Sonuç inanılmaz bir şekilde gerçeğe yakındır. Ortalama tahmin 544 kg, gerçek etin ağırlığı ise 544.5 kg’dır.

Çağdaş örnekler

Daha sonra aynı yöntem 1968 yılı Mayıs ayı içinde Kuzey Atlantik’te kaybolan Scorpion denizaltısı için uygulanır. Okyanusta yapılan detaylı araştırmalarda denizaltının izine rastlanmaz. John Craven isimli yönetici, önce kayıp olayı hakkında alternatif senaryolar kurgular, matematikçi, denizci ve deniz kazalarından kurtulmuş insanlardan oluşan geniş bir ekip kurar, bu kişilerden ayrı ayrı kendilerine sunulan senaryoların ne kadar olası olduğunu tahmin etmelerini ister.

Sonuç; ekibin tahmin ettiği noktanın iki yüz metre ilerisinde denizaltı bulunur. 2003 yılında meydana gelen Columbia uzay mekiği kazasında NASA’nın hiyerarşik yönetim yapısının alt kademelerindeki mühendislerin görüşlerine itibar etmediği için gereken önlemlerin alınmadığı sonucuna varılır. Kalabalığın bilgeliği yerine az sayıdaki kişinin görüşüne itibar edilmiş ve sonuçta büyük bir kaza yaşanmıştır.

Oy Hakkı

Bilim kurgu yazarı Isaac Asimov, “Oy Hakkı” isimli öyküsünde kalabalığın bilgeliğine bir örnek verir. Amerika Birleşik Devletleri “elektronik demokrasi”ye geçmiştir. Multivac isimli bir bilgisayar nüfusu temsil edecek tek bir kişiyi seçer. Multivac’ın seçtiği ortalama kişi olan Norman Muller herkes adına tek oy kullanacak ve oy verdiği kişi başkan seçilecektir. Bu hikâye istatistik bilimi açısından ilginç bir fantezi olarak görülmektedir. Ancak, doğru bir örnekleme yapıldığında ABD Başkanı seçilecek kişiyi en az hata ile belirlemek neden mümkün olmasın?

Üç şart

Yazının devamı...

YAŞAM DERSLERİ

12 Haziran 2021

"Tüm insanlık tek bir ailedir,” derdi büyük babam sık sık.

Zamanında insanların nefret ve tehditleriyle karşı karşıya kaldı ama pasif direniş felsefesi Hindistan’a özgürlüğü getirdi ve dünyanın dört bir yanında insan haklarının gelişim göstermesi konusunda yardımcı oldu.

Arun Gandi

Güney Afrika doğumlu Arun Gandi (1934), insan hakları savunucusu ve özgür Hindistan’ın önderi Mahatma Gandi’nin (1869-1948) torunu, 1946 ile 1948 yılları arasında, iki yıl süresince Gandi’nin “Sevagram” adıyla anılan aşramın da kalır ve onun yanında eğitim görür. Sanskritçe “hizmet için yerleşme yeri” anlamına kullanılan “Aşram”, çok eski dönemlerden itibaren, bilgelerin dünyanın telaşından uzak, huzur içinde yaşadıkları, inzivaya çekilmek için kullandıkları yerlerden biridir. B ir süre bu   a şramda yaşayan Gandi, pasif direnişi buradan örgütlemiş ve Hindistan’ın bağımsızlık kazanmasını sağlamıştır.

Ailesi ile birlikte Güney Afrika’dan Hindistan’a gelen Arun Gandi, daha on iki yaşında iken, babasının ikazına rağmen dedesinin bulunduğu aşram’a kadar olan yolu yürüyerek gideceğini söyler. Yaklaşık on üç kilometrelik yolda bir süre sonra yorulur. Ama artık at arabasına binmek mümkün değildir. Çünkü “söz ağızdan bir defa çıktı mı, mutlaka yerine getirilmeliydi” (s. 10). On iki yaşındaki bir çocuğun aldığı bu eğitim, okul eğitimi değil, aile eğitimidir.

“Öfkeni iyi için kullan. Otomobiller için yakıt neyse, insanlar için de öfke odur; ileriye doğru hareket etmeni ve daha iyi bir yere gitmeni sağlar. O olmadan zorluklara meydan okuyacak motivasyonu bulamayız. Öfke haklıyı ve haksızı ayırt etmemiz için bizi zorlayan bir enerjidir” (s. 23).

Mahatma Gandi

Yazının devamı...

Koruma üzerine

6 Haziran 2021

"Koruma” isim, sıfat, zamir veya emir anlamında kullanılan bir kelimedir. Konuşurken veya yazarken ona çeşitli anlamlar yüklemek mümkündür. Son yıllarda giderek artan bir oranda merkezi bürokrasinin “Koruma” sözcüğünü emir anlamında kullanmasını anlamakta zorlanıyorum.

Bürokrasinin en korktuğu ve önlemeye çalıştığı şey, insanların düşünceleri ve eylemleri ile farklı şeyler geliştirme endişesidir. Bürokrat ve bürokrasi yönetimi ister ki her şey onun kontrolü altında olsun. Çünkü tek tip insan onun işini kolaylaştırır, rahatını bozmaz. Her şey onun emir ve buyrultuları doğrultusunda olsun ki, hiçbir sıkıntı ve çözüm üretecek çabaya gerek olmasın.

Hâlbuki bu tutum bir yok oluşun başlangıcıdır. Herkesin aynı şeyi düşündüğü ve aynı şeyleri yaptığı bir toplumda ilerleme durur, önce bir durağan dönem yaşanır ve sonrasında hızlı bir çöküş başlar.

Kadro başarısı

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çoğu lider başarılarını ve ileriye doğru devrimci hamlelerini, iktidarlarının ilk dönemlerinde bürokrat ve bürokrasiyi büyük ölçüde devre dışı tutmalarına borçludurlar. Hemen hepsi iktidarlarının başlangıcında kendi kadrolarını iş başına getirmişler, yeni şeyler söylemek, yeni şeyler yapmak isteyen insanların atılımlarından faydalanmışlar, bürokratik anlayış onları sarıp sarmalamadan düşünce ve eylemlerini büyük oranda gerçekleştirmişlerdir.

Daha sonra iktidarın hizmetinde görülen bürokrasi giderek artan bir hızla iktidarları denetim altına alıp, işlerin kendi bildikleri gibi yürümesini sağlamıştır. Güçlenen bürokrasi büyük ölçüde iktidarları yıpratmış, atılımlarını eylemler halinde hayata geçirmelerine mâni olmuştur.

Yaklaşık bin yıl önce Nizam-mülk “Siyasetnamesi”nde, Makyavelli ise “Prens veya Hükümdar”ında bu dejenere oluşun hikâyesini anlatır ve hükümdarların bu tür bürokrasiye dikkat etmelerini öğütlerler.

Yüzyıllar önce Mevlana’nın gelişimi teşvik eden sözlerini sanırım unuttuk.

Yazının devamı...

KIZIMA MEKTUPLAR

5 Haziran 2021

Yazımın başlığına bakıp da sakın benim kendi kızıma yazdığım mektuplardan bahsedeceğimi düşünmeyin. Bugün sizlere, Hint Bağımsızlık Savaşının önde gelen liderlerinden ve özgür Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun kızına yazdığı mektuplardan bahsetmek istiyorum. Bu kitabın dilimizde yayınlanmasından bu yana on sekiz yıl geçmiş, bunca yıl sonra böylesi bir kitaptan söz etmek de nereden çıktı diye düşünebilirsiniz. İçinde yaşadığımız günlerde boşa geçen zamanımızda artış oldu gibi geliyor bana.

 Zamanımın çoğunu kitap okuyarak ve okuduklarımdan notlar alarak geçiriyorum. Lafcadio Hearn’in yeni yayımlanan kitabı “Okuma Üzerine ”yi okurken birden bir cümleye takıldım. “Ne zaman yeni bir kitabın yayımlandığını duyarsanız, eski birini okuyun”.  Ben de bu sözün gereğini yerine getirerek eskiden okuduğum ve uzun süredir üzerinde düşünmeye devam ettiğim bazı kitapları yeniden okumaya başladım. Elbette aradan geçen zaman içinde ilk okumamdan daha farklı ve sizlerle paylaşmak istediğim izlenimler edindim.

Jawaharlal Nehru

 İngiliz yönetimine karşı oluşan Hindistan Ulusal Kongre’sinin önemli üyelerinden biri olan Jawaharlal Nehru, Hindistan’ın bağımsızlık hareketi sırasında büyük roller üstlenmiş kişilerden biridir. 14 Kasım 1889 günü Allahabad’da doğan Nehru, 1910 yılında Cambridge’deki Trinity Collage’den doğa bilimleri dalında onur derecesi alarak mezun olur. Aynı yıl Londra’da Inner Temple’da hukuk okumaya başlar ve 1912 yılında mezun olarak baroya kayıt olur. 1912 sonlarına doğru Hindistan’a dönerek avukatlık yapmaya başlar. Kısa süre sonra Hindistan özgürlük hareketine katılan Nehru, uzun yıllar boyunca İngiliz yönetimine karşı direnerek, Hindistan’ın bağımsızlığını kazanma mücadelesinin önde gelen savunucularından biri olur.

Otuz beş yıl boyunca bu mücadelesini sürdürdükten sonra 15 Ağustos 1947 günü bağımsızlığı kazanan Hindistan’ın ilk başbakanı olur. 27 Mayıs 1964 tarihindeki ölümüne kadar on sekiz yıla yakın bir süre başbakanlık yapar. Bir dönem çok popüler olan ve yüze yakın ülkenin katılımı ile oluşan, Joseph Tito, Cemal Abdülnasır, Fidel Castro, Suharto, Nelson Mandela, Hüsnü Mübarek gibi devlet başkanlarının genel sekreterliğini yaptığı Bağlantısızlar Hareketi’nin hayata geçmesinin fikir babalarından biridir.

Nehru, İngiliz yönetimi tarafından tutuklandığı 1932 ile 1933 yılları içinde bulunduğu hapishaneden geleceğin Hindistan başbakanı olacak olan kızı İndra Gandi’ye otuz altı mektup yazar.

İndra Gandi’ye mektuplar

 

Yazının devamı...

Avrupa kökenlerini Hattuşaş ve Truva’da arar

31 Mayıs 2021

Avrupa kökenlerini Hattuşaş ve Truva’da ararken, Marsilya kuruluşunu Milattan Önce 6. yüzyılda bölgeye gelen Foçalılara borçlu olduğunu söylerken, Roma varlığını Troia’ya ve kültürünü Anadolu kökenli Etrükslere bağlarken nasıl olur da uygarlığının oluşumunu Helen toplumuna borçlu olduğunu düşünebilir?

Yakın geçmişe ait sömürge ülkelerinde, o ülkeye hâkim olan sömürge idareleri elbette çok sayıda anıtsal yapı yapmışlardır. Ancak bu yapıların hiçbiri kendi ülkelerinde yaptıkları yapılardan daha önemli değildir, çoğunlukla da kendi ülkelerindeki yapıların kopyalarından oluşur. O halde Helen uygarlığı kendi ülkesinde yapmadığı yapıları nasıl olur da koloni olarak tanıttığı ve oluşturduğu birliğe dahil olmayan ülkelerde yapar veya yapılmasına müsaade eder? XVIII. yüzyılın başından itibaren yavaş yavaş kabul ettirilmeye çalışılan gerçek dışı iddialar, ortaya çıkan ve çıkacak olan yeni bilgiler ışığında bir kere daha gözden geçirilmelidir. Avrupa bir yandan kökenlerini Hattuşaş ve Truva’da ararken, Marsilya kuruluşunu MÖ 6. yüzyılda bölgeye gelen Foçalılara borçlu olduğunu söylerken, Roma varlığını Troia’ya ve kültürünü büyük oranda Anadolu kökenli Etrükslere bağlarken; nasıl olur da kendi uygarlığının oluşumunu tanrılar dünyasında Anadolu’ya, mimari ve heykelde İonyalılara borçlu olan ve bu etkilerle yaratılan Klasik Çağ’la birlikte Ege Denizi çevresinde sözü geçmeye başlayan Helen toplumuna borçlu olduğunu düşünebilir.

Kökeni Anadolu’dur

Bugün dünyamızın büyük bir bölümünde var olan uygarlığın kökeni Anadolu’dur. İnsanlık Afrika üzerinden bu toprakları katederek Dünya’ya yayılır.  Neolitik  devrim ve şehir kurma Anadolu üzerinden Balkanlar ve Avrupa’ya ulaşır. Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu Üzerine” isimli kitabında Likya Birliği yasasını demokrasi anlamında antik dünyanın en mükemmeli olarak örnek gösterdiğini göz önüne alarak  bu konuları öncelikle bizim araştırmamız ve herkesin kültürel kökenleri konusunda gerçeği öğrenmesine yardımcı olmamız gerekir. Ancak ne yazık ki sık sık söylediğim gibi “Nelere malik olduğunun farkında olmayanlar için malik olduklarının bir değeri yoktur. Malik olduğumuz değerlerin  farkına varırsak, uluslararası toplumdaki yerimiz çok daha önemli ve saygın olacaktır.

Görmezden geliyorlar

Avrupa’nın köken olarak Anadolu’yu görmezden gelme düşüncesinin temelinde büyük oranda Katolik Kilisesi bulunmaktadır. 1204’te Roma Ortodoks Kilisesi’ni yağmalayan, kültürün Batı toplumunda yaygınlaşmasında önemli rolü olan İstanbul Merkezli Roma İmparatorluğu’nu yok farz eden Katolik Kilisesi, Ortodoks toplumunun güç kaybetmesi sonucu, bu kez gücünü Müslümanların eline geçen topraklardaki evrensel kültürü reddetmeye yöneltmiştir.

‘Kibrin dayanağı yok’

Yazının devamı...