‘Demokrasinin gerçek ana yurdu’

30 Mayıs 2021

Milet ve çevre halkı Anadolu insanı, Luvi kökenli oldukları içindir ki Homeros ve Herodotos bölgede Karca konuşulduğunu yazar. Solon Atina’da “demokrasinin öncüsü” sayılıyorsa, Ekrem Akurgal hocamın dediği gibi “Demokrasinin gerçek ana yurdu Anadolu”dur.

Artemis Tapınağı, Efes, Milattan Önce 550

Yunan ana karasında “Karanlık Çağ” yaşanırken gerek adalar gerekse Anadolu sahilinde yer alan şehirler verimli alanlarda yaptıkları tarım sonucu zenginleşmekte, Fenike ticaret gemileri uğrak limanları olarak bilinen dünya ile irtibat kurmaktadırlar. MÖ 539’da Pers İmparatoru Kyros’un Fenike devletini yıkması sonrası Akdeniz’de hâkimiyet yavaş yavaş  Helenlere geçmeye başlar. MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda Milet’in Marmara ve Karadeniz’de 80 koloni kurduğu bilinmektedir. Bu yerleşmelerle  yapılan yoğun ticaret sonucu Milet’in her alanda zenginliği artar, kültürel ve sanatsal yaratıcılığı, Milet Okulu ile çağdaş bilimin, Miletli Thales ve Prieneli Bias ile Sokratik düşüncenin temellerinin atılması sağlanır.

Yazı dili farklıydı

Batı Uygarlığı’nın yaratıldığı İonia’da Milet önderliğinde MÖ 650-540 arası zamanda Ege “Altın Çağı”nı yaşar. Thales’in babasının Heksamyes ve Bias’ın babasının Teutames adlarının Karca, yani Luvice olması onların da  Helen olmadıklarının kanıtıdır. Milet ve çevre halkı Anadolu insanı, Luvi kökenli oldukları içindir ki Homeros MÖ 8. yüzyılda ve Herodotos MÖ 5. yüzyılda Milet ve çevresinde Helence olmayan bir dil, Karca konuşulduğunu yazar. Yazı dili olarak Helence kullanılması bölgede yaşayan halkın Helence konuşmasını gerektirmez.

Ana kent Milet

MÖ 1200’lü yıllarda meydana gelen Ege göçleri ile Batı Anadolu’nun Helenlerce istilası sadece MÖ 5. yüzyılda Atina’da uydurulan propaganda amaçlı mitoslar, yani masallardır. Tıpkı günümüzdeki Suriyeli göçü gibi, bu göçler 1200 dolaylarında Dor saldırılarıyla herşeylerini yitiren perişan Akha halkının bir umut arayışı, bir sığınma kaygısıdır.

Yazının devamı...

Büyük göçün izleri Anadolu'da

29 Mayıs 2021

İnsanlık, Afrika’dan Asya ve Avrupa’ya doğru yayılması döneminde Anadolu’nun birçok bölgesinde yerleşme izleri bırakmıştır. Mitolojiye göre Avrupa’nın adı Asya kökenli bir kadından geliyor. Çünkü Europe’nin (Avrupa’nın) Sami dilindeki anlamı “Akşam”dı

Deniz tanrısı Poseidon’un oğlu, Tyr (Lübnan) Kralı Agenor’la Telephassa’nın kızı Europa’ya âşık olan Tanrı Zeus boğa kılığına girerek onu Girit’e kaçırır. Europa’nın Zeus ile birlikteliğinden üç oğlu olur. Minos, Sarpedon ve Rhadamanthys. Minos, Girit adasının yönetimini üstlenerek Minos Uygarlığı’nı kurar. Sarpedon, Lykia kralı olur. Rhadamanthys ise öldükten sonra yeraltı dünyasında yargıç olur. Europa yıllar sonra Giritli bir tanrıçayla özdeştirilir ve adada ona tapılır. Ancak Europa’nın geleceği daha parlaktır. Fenike sahillerinde doğan ve Tanrı Zeus’un bir dönem eşi olan bu güzel kız adını bir kıtaya “Europe” olarak verecektir. Mitolojinin bize aktardığı bu bilgiler ışığında günümüz Avrupa isminin, Asya kökenli bir kadından geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü ayrıca Europe Sami dilinde “Akşam” anlamındadır; güneşin battığı yerdir “Batı”. Uzun bir tarih boyunca Küçük Asya olarak tanınan günümüz Türkiye coğrafyası, tarihin ilk çağlarından itibaren insanlığın yerleşim alanı olmasının yanı sıra bir geçiş ülkesi, çeşitli ulusların çatışma alanı ve giderek içinde kaynaşıp eridiği bir pota olmuştur.

Avrupa’ya açılan yollar

İnsanlık, Afrika’dan Asya ve Avrupa’ya doğru yayılması döneminde Anadolu’nun birçok bölgesinde yerleşme izleri bırakmıştır. Günümüzden yaklaşık 600 bin yıl öncesine tarihlenen Konya yakınlarında Dursunlu ve 800 bin yıl önce İstanbul Yarımburgaz, Balkanlar’dan geçen güzergâh üzerinde Anadolu’dan Avrupa’ya art arda açılan yollardır. Dicle ve Fırat havzaları, çanak çömleksiz Neolitik Çağ’da, Filistin’den bir yay çizerek Güneydoğu Anadolu üzerinden Mezopotamya’ya inen “Bereketli Hilal”in tepe noktasındadır. Bu yerleşme merkezlerinin önde gelenleri, MÖ 10.000 yıldan itibaren önce çanak çömleksiz Neolitik dönem; Hallan Çemi, Körtiktepe, Göbeklitepe, Nevali Çoli, Caferhöyük, Aşıklıhöyük gibi yerleşme alanları ile MÖ 7000’li yıllardan başlayan çanak çömlekli Neolitik dönem; Çatalhöyük, Höyücek, Bademağacı, Kuruçay, Köşkhöyük gibi yerleşim alanları artık insanlığın bilgisi içindedir. Bu yerleşim merkezleri içinde özelikle Çatalhöyük 275x450 metre boyutlarındaki alana yayılan ölçüleri ile çağının en büyük yerleşim alanı, insanlığın ilk şehridir.

Norşuntepe, Baklatepe

Geç Neolitik çağ ile Erken Kalkolitik çağ arasında kesin bir ayırım bulunmamaktadır. Yaklaşık 3.000 yıl süren bu dönem Taş-Maden Çağı olarak da tarif edilir.

Yazının devamı...

Yapmış olmak için yapmak

23 Mayıs 2021

Bir Çin Atasözü der ki;

Rüzgâr esince aptallar duvar örer, akıllılar ise değirmen yapar.”

Giderek zenginleşen ve büyüyen ülkemizin pek çok sorunu olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Ama, bence en büyük sorun kültür sorunudur. Çünkü uzun bir dönem imparatorluk kültürü ile oluşan ve yaşayan bu coğrafya insanları yüz yıla yakın bir süre önce ulus devlet anlayışı ile yaşamaya başladılar. Ancak içinde yaşadığımız coğrafya hiçbir zaman tek bir milletin oluşturduğu bir devlet anlayışı ile uyum sağlamadı, demokrasi anlayışımızdaki farklılıklar, iç karışıklıklar, zaman zaman ortaya çıkan demokrasi dışı müdahaleler, uzun süreli despotik yönetimler geçmişte sıkıntılı olduğu düşünülen günleri hasretle hatırlatır oldu.

Uzun iktidarlar

Günümüzde ne ülkemizde ne de yakın çevremizde demokrasi dışı bir yönetimin uzun süreli olarak varlığını sürdürmesi söz konusu olamaz. Eğer bu tür bir yönetim ne kadar uzun süre bir topluma egemen olursa, bu yönetimin son bulması ile ortaya çıkan kaos o ölçüde yıpratıcı ve hırpalayıcı olmaktadır. Bu nedenle gerek ülkemizde gerekse çevremizde uzun süreli bir huzurun yer bulması ve gelişmesi için tek yapılacak iş kültürel gelişmedir. Günümüzde ülkelerin coğrafi olarak sınırlarını genişletmesinin getirdiği olumsuzlukları hep birlikte görmekteyiz. Bu durumda büyümenin ancak ve ancak kültür ve ticaret yolu ile olabileceğini ve bu yöntemi geliştirmemiz gerektiğini unutmamamız gerekir.

Sanırım dünyada hiçbir ülkenin malik olmadığı bir kültürel birikime sahibiz, ancak bunun ne kadar farkındayız ve bu birikimi bir sermaye olarak görmekteyiz? Bu söz üzerinde özellikle durmak isterim, kültürel birikim gerçekte büyük bir sermayedir, tabii kullanmasını bilene. Son iki yüz yıldır giderek büyüyen kültürel gezi turizmi İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkelerin zenginleşmesine büyük katkıda bulunmuştur. Bugün hâlâ Paris’e, Londra’ya, Roma’ya gezip görmek için gideriz, tabii alışveriş de bunun bir sonucudur. Ancak bu çağrıyı yapan onların kültürel birikimleridir.

Kültürel atılım

Ülkemizde kendi kendine gelişen bu tür şehirlerin başında elbette İstanbul gelmektedir. Binlerce yıllık geçmişi hemen hemen tüm dünya dillerinde Constantinopolis olarak tanınmışlığı onu ister istemez cazibe merkezi yaptı. Peki son yüz yılda bu kültürel birikime biz ne ekledik? Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmed ve Süleymaniye Camilerinin üzerine modern Türkiye’nin kültürel birikimini aktaracak neler ilave ettik? Ak Merkez, İstinye Park, Boğaziçi Köprüsü, Metro… hadi canım sende dediğinizi duyar gibiyim. Hâlbuki İspanya’nın kıyıda köşede kalmış bir şehri olan Bilbao, Frank Gehry’in yaptığı Guggenheim Müzesi ile bir cazibe merkezi haline geldi. Valensia yakın bir gelecekte Calatrava’nın yaptığı yapılar ile parlayacak. Paris, Londra, Roma yenileniyor. Disneyland gibi Fransızların kabul etmekte zorlandıkları bir Amerikan rüyası Paris’te yapılabiliyor.

Yazının devamı...

OSMANLI İMPARATORLUĞU VE DÜNYA SAVAŞI

22 Mayıs 2021

Mehmed Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864 günü Kahire’de doğar. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu, Vezir Halim Paşa’nın oğludur. Ailesi, 6 yaşında İstanbul’a yerleşir ve özel eğitim görür. Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrenir. Üniversite eğitimini İsviçre’de siyasi bilimler dalında tamamlar. 24 yaşında, 1888’de İstanbul’a döner ve Şûra-yı Devlet Azalığı’na atanır. Jön Türklerle ilgisi olduğu gerekçesiyle 1903 yılında sürgün edilir. Önce Mısır’da daha sonra Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde ikamet eder. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstanbul’a döner. 1912’de Şûra-yı Devlet Başkanlığı’na, kısa süre sonra da İttihat ve Terakki Cemiyeti sekreterliğine getirilir.

Sadrazam Oluş

Ocak 1913 sonrası Mahmud Şevket Paşa tarafından kurulan hükümette Hariciye Nazırlığı’nı üstlenir. Şevket Paşa’nın bir suikast sonucu vefatı üzerine kurulan hükümette sadrazam olur (Haziran 1913). 3 Şubat 1917 tarihinde sadrazamlık görevinden istifa eder. Mütarekeden sonra kurulan Divan-ı Âlî’de soruşturmaya tabi olur ve İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilir. 29 Nisan 1921 günü tahliye edilir ve İtalya’ya geçer. 30 Aralık 1921 günü Roma’da bir Ermeni çeteci tarafından şehit edilir.

Mehmed Said Halim Paşa’nın Malta sürgünü sonrası Roma’da bulunduğu dönemde, şehit edilmesinden kısa bir süre önce kaleme aldığı hatıralarıyla, Divan-ı Âlî’deki soruşturma sırasındaki savunmasını içeren bu kitap, üzerinde çokça konuşulan ancak pek de esasına vakıf olmadığımız çoğu olayı birinci elden anlatması açısından ilgi çekicidir.

Ermeni unsurların meskûn olduğu altı Anadolu vilayetine (Vilayât-ı Sitte-Erzurum, Van, Elazığ-Diyarbakır-Sivas-Bitlis) İngiliz umumî valileri tayin edilmesine ve konusu vilayetlerde jandarma teşkilatının ıslahı ile nizam ve asayişin İngiliz subaylara bırakılmasına kadar varan Ermeni meselesi, Hükümeti uzun süreden beri kaygılandırmaktaydı… Osmanlı Hükümeti’nin bu talebini başlangıçta kabul eden Britanya Hükümeti, Rusya’nın başvuruları sonucunda talebin son anda reddedilmesiyle proje hayata geçirilemedi.” (s. 12).

Yabancı valiler

Britanya Hükümeti’nin bu talebi reddetmesi sonrası bu kez biri Hollandalı, diğeri ise İsveçli iki subay bu iş için seçilip, söz konusu vilayetlerin idaresi için görevlendirilirler. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine bu valiler göreve başlayamazlar. Bir ülke düşünün ki, kendi öz yurdunda idareyi bir başka ülke subaylarının üstlenmesi için yabancı ülkelere başvurmak mecburiyetinde kalmaktadır.

Yazının devamı...

ŞEYTANLA KONUŞMALAR

16 Mayıs 2021

"Kelile ve Dimne" hikâyelerinden beri bazı insanlar gerek dönemin yöneticilerine gerekse diğer kişilere yönelttikleri eleştirileri ve önerilerini bir başkasının ismi altında veya bir hikâyeye bağlayarak yapmayı tercih ederler. Sanki bu eleştirileri kendi düşünceleri değil de bir başkasının önerileriymiş gibi takdim etmenin, bir anlamda kendilerine koruma sağlayabileceğini düşünmüşler.

Montaigne ve Denemeler

Bu tür yazılar yalnızca doğu yazınında değil, batı kültüründe de çok sık kullanılan bir yöntemdir. Montaigne 1580 yılında yayımladığı “Denemeler” isimli kitabının ön sözünde;

... Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok. Sana baştan söyleyeyim ki, ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana hizmet etmek yahut kendime ün sağlamak hiç aklımdan geçmedi, böyle bir amaç peşinde koşmaya gücüm yetmez. Bu kitabı yakınlarım için kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha ayrıntılı ve daha canlı olsun...” diyerek yanlış anlamalara ve saldırılara maruz kalmamak için kendini korumaya alır.

Siyasetnâme” ve benzeri kitaplarda da çok sayıda hikâyede geçmiş hükümdarlara atıf yaparak, yazar söylemek isteklerini bir başka ağıza söyletmeyi tercih eder.

Şeytanla konuşmalar

Bir dönem tenkitleri ile gündeme gelen ve sözünü sakınmaktan çekinmeyen Hilmi Ziya Ülken de benzer bir yola başvurur. “Şeytan’la Konuşmalar” adı altında yayınlanan bu kitap on sekiz bölümden oluşmaktadır. Kitabın “Takdim” bölümünde, Şeytan’ın bir elinde topaç, diğer elinde bir hacıyatmazla kendisini ziyarete geldiğini anlatır;

Yazının devamı...

BİZ OSMANLI’YA NEDEN İSYAN ETTİK?

15 Mayıs 2021

"Ben, son Arap uyanışını gerçekleştiren ve milletini uykudan uyandırıp devletlerini kuran Hüseyin oğlu Abdullah… Ben, yani Avn oğlu Abdülmuʽin oğlu Mekke Emiri Muhammed oğlu Ali oğlu Hüseyin oğlu Abdullah.” (s. 3).

İmparatorluğun son Mekke Emiri Hüseyin’in oğlu, 1882 Mekke doğumlu Abdullah, kitabının başında kendisini böyle tanıtır. Osmanlı İmparatorluğu’nun idari bölümlemesi içinde Hicaz Vilayeti’nin özel bir durumu vardır. Bu vilayet çoğunlukla Mekke’nin iki önde gelen kabilesinden seçilen ve “Mekke Emiri” adıyla tanınan kişiler tarafından yönetilmektedir. “Zevî Avn” ve “Zevî Zeyd” adındaki bu iki kabile arasında bitmez tükenmez bir kıskançlık, yönetimde yetki sahibi olma çekişmesi vardır. Sultan II. Mahmud döneminde, 1827 yılında Zevî Avn Kabilesi’nden Muhammed b. Avn Mekke Emiri atanır. Daha sonra sırasıyla oğulları ve en sonunda da torunu Hüseyin b. Ali (1908-1916) Mekke Emirliği görevinde bulunur.

Hac Suresi

Sultan II. Abdülhamid’in halli (27 Nisan 1909) sonrası, özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yanlış uygulamaları sonucu Osmanlı coğrafyasında meydana gelen karışıklıklar, bir dönem imparatorluğu oluşturan toplulukların ayrışmasına ve bağımsızlık taleplerine yol açar. Basra Körfezi’nin büyük oranda İngiliz denetimine geçmesi, Kuveyt’in Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılması, Hint Okyanusu’nun denetiminde önemli bir noktada olan Yemen’deki isyanlar… İngiliz etkisiyle Hicaz bölgesinde de bazı ayrılıkçı düşüncelerin ortaya çıkmasına yol açar. Hicaz Emiri Hüseyin, oğulları Ali, Abdullah ve Faysal bağımsız bir Arap Krallığı kurmak için İngiliz ve Fransızlarla iş birliği içinde isyan bayrağı açar.

“Allah Teala Kâbe hakkında ‘Kim orada bozgun çıkarır veya zulüm işlerse kendisini acı veren bir azaba mahkûm ederiz’ buyurmaktadır. Mukaddes bölgelere hizmetle yükümlü her yöneticinin buna dikkat etmesi gerekir. Orada yapılan iyilik de kötülükte kat kat karşılığını bulur. Hac Suresi 25.” (s. 12).

Gerek Emir Hüseyin gerekse bu kitabın yazarı oğlu Abdullah “Hac Suresi”nin yirmi beşinci ayetini biliyor olsalar da gayeleri için farklı bir yorum getirirler. Ama daha sonra değineceğimiz gibi yaptıkları iş birlikleri, imparatorluğun büyük toprak kayıplarına ve bulundukları coğrafyada yüz yılı aşkın süredir bitmez tükenmez can kayıplarına neden olmuştur ve olmaktadır. Anlaşılan “Hac Suresi”nde belirtilen hüküm gerçekleşmektedir.

Araplar içinde fitne

Yazının devamı...

SADAKAT ÜZERİNE

9 Mayıs 2021

Arapça sıdk, dostluk, vefâlılık, içten bağlılık, doğruluk, yürek doğruluğu anlamına gelen

“sadakat” sözlüklerde, “kendisine iyilik edene, lütufta bulunup koruyana minnet ve şükran duyguları ile bağlanma, bu bağlılığa yakışır şekilde davranma, hainlik ve döneklik etmeme, vefâkarlık gösterme” olarak açıklanmaktadır.

Sadakatli ise “dostluğu ve bağlılığı içten, yürekten olan, hakikatli, vefâkar, sadık” anlamına gelirken, sadakatsiz, “dostluk ve bağlılığında dürüstlük ve samimiyet bulunmayan, sâdık olmayan, hakîkatsiz, vefâsız” olarak tarif edilmektedir.

Farabi ve Gazzalî

Farabi, sadakati kör ve kölece inanç seviyesi, Gazzalî de “taklit” seviyesi olarak açıklar. İnsan kendinden çok daha fazla değer biçtiği döneminin hükümdarına, ülkesine, şehrine ve hatta bir kişiye kendini adayabilir. Bazı kişiler ise sadakat duygusundan çok çıkarı için sadık görünür, kendini olduğundan az gösterir, çoğunlukla alçak gönüllü olduğundan değil, işine geldiği için öyle davranır. Bu davranış her ne kadar sadakat gibi gözükse de aksine alçakça bir davranış, olduğundan farklı görünmek, gerçek kimliğini saklamak olarak değerlendirilmelidir. Çünkü iyilik sahtekarlıkla bir arada yürümez, bir dönem üstü örtülebilen sahte davranışlar en ufak bir zorlanmada gerçek yüzünü gösterir.

Sadakat, çıkar beklentisi veya korku üzerine kurulduğu zaman uzun süre varlığını sürdüremez. Sadakat, gerçek dostluk, yanlış ve hatalar konusunda uyarmak ve uyarılmak şeklinde olursa uzun bir süre boyunca varlığını muhafaza edebilir. Gerekli uyarılar, yumuşak bir şekilde, hatta geçmişte çoğu kez gördüğümüz gibi bir başka örnek üzerinden yapılırsa daha uygun olur. Dilimizde bir deyiş vardır; “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla”. Duyduğumuz bazı şeyleri itiraz etmeden sabırla dinlemek, üzerinde düşünmek gerekir. Dostluklarda, dalkavukluktan, yaltaklanmadan ve pohpohlamaktan kaçınmak lazımdır.

İnsan kendine hayrandır

İnsan, doğası gereği kendine hayrandır, dalkavukluktan, çevresinin kendisine yaltaklanmasından, pohpohlanmaktan bir süre haz etmez görünse de, uzun vadede bir nevi şeytani olan bu duygulara esir olabilir. Her şeyi hoşumuza gidecek şekilde anlatan, gerçeklerden söz etmeyen, sahtekar insanlarla kuşatılabilir, bu da insanı yanılgıya, yanlış hükümler vermeye sürükler. Genellikle çevremizde bulunan bu tür insanlar iki yüzlüdür ve sadakati ilk terk edenler de çoğunlukla onlardır.

Yazının devamı...

Türkiye’de Beş Sene

8 Mayıs 2021

Osmanlı Devleti ile Almanya arasında imzalanan askerî antlaşma vesilesiyle Osmanlı Ordusu’nda ıslahat ve düzenleme yapmak üzere gönderilen, Askerî Heyetin Başkanı olarak 14 Aralık 1913 günü Türkiye’ye gelen Liman von Sanders, Birinci Dünya Savaşı’nın son bulması üzerine 29 Ocak 1919 günü Türkiye’den ayrılır.

Kısa bir süre İngilizler tarafından Malta’da enterne edildikten sonra 21 Ağustos 1919 günü Malta’yı terk ederek Venedik üzerinden ülkesine döner. Malta’da ikamet ettiği günlerde yazmaya başladığı anılarına Almanya’da da devam eder ve 22 Ağustos 1929 yılında Münih’te 74 yaşında vefat eder.

Fünf Jahre Türkei / Türkiye’de Beş Sene” adıyla kaleme aldığı anıları 1920 yılında Berlin’de yayımlanır. Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Tercüme Heyeti tarafından dilimize tercüme edilen hatırat, 1921 yılında İstanbul’da yayımlanır. Tercüme baskısının orijinal hatırattan farklı bir yönü vardır. Tercüme işini üstlenen Askerî Tarih Encümeni, Liman von Sanders’in hatıratındaki bazı yorumlara ve gerçeği yansıtmadığına inandıkları bazı olaylara dair açıklamalar ekler (s. 10).

Liman von Sanders, Türkiye’de Beş Sene, Çev. Osmanlı Genelkurmayı Askerî Tarih Encümeni Tercüme Heyeti, Yay. Haz. Muzaffer Albayrak, İstanbul, Haziran 2018.

Liman von Sanders’in hatıratının Osmanlıca tercümesine önsöz yazan Genelkurmay Üçüncü Şube Müdürü ve Askerî Tarih Encümeni Başkanı Hüseyin Hüsnü Emir’in sözleri her zaman kulağımıza küpe olmalı.

… Aktardığı diğer olaylar ve düşüncelere gelince; muhterem bir ordu kumandanımızın pek yerinde olan düşünceleri hakkında tekrar edeceğiz ki, Liman’ın kendi şahitliği ve bilgisine dayalı olan beyanatları ekseriyetle doğrudur, işittiklerine ve şahsi düşüncelerine ait olanlar ise hatalıdır. Bütün yazdıklarında derin bir Almanlık hissinin ve taraftarlığının hâkim olması keyfiyetine gelince; buna çaresiz tahammül edeceğiz. Çünkü ona, en başından rıza göstermişiz...

“…

Yazının devamı...