Bir sahte dervişin Orta Asya gezisi

10 Temmuz 2021

Arminius Vâmbéry, 1832 yılında dar gelirli bir Musevi Ailesi’nin çocuğu olarak, Budapeşte’nin kuzeybatısındaki, günümüzde Slovakya sınırları içinde kalan Dunaszerdaheli’de doğar. Babası o daha çok küçükken hayatını kaybeder, annesi tekrar evlenir ama ekonomik açıdan sıkıntılı bir çocukluk geçirir. Parasızlık yüzünden düzensiz biçimde süren öğrenim hayatının açlık ve sefalet içinde geçtiğini, bir yandan onu bir türlü kabullenemeyen Hıristiyan okullarında okurken bir yandan da çalışmak mecburiyetinde kaldığını anlatır.

Dil öğrenmek

Eksik kalan eğitimine rağmen akıl almaz zekâsı ve dile karşı olan yeteneği kendini gösterir. Sekiz yaşında Almanca, Slovakça ve Macarca’nın yanı sıra İbraniceyi de okuyup yazabilmektedir. On bir yaşında özel öğretmenlik yaparak hayatını kazanmaya başlar, lise eğitimi sırasında Latince, Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Danimarka ve İsveç dillerini öğrenir. 1857 yılında ünlü doğu bilimci Joseph von Hammer-Purgstall’ın önerisi üzerine İstanbul’a seyahat etmek için çeşitli yollara başvurur. 1859 yılı sonlarına doğru Tuna Nehri yoluyla İstanbul’a seyahat için yola çıkar. Yolda yapılan konuşmalarla Türkçe öğrenir, öyle bir yeteneği vardır ki, iki üç gün içinde öğrendiği Türkçe ile tercümanlık bile yapar (s. 28).

İstanbul

Bir süre İstanbul’da paşa çocuklarına, bu arada Sultan II. Abdülhamid’in kız kardeşi Fatma Sultan’a Fransızca dersleri verir. Bu  vesileyle  tanıştığı ve o dönemde şehzade olan Abdülhamid ile dostluğu yaşadığı süre boyunca devam eder. İstanbul’da bulunduğu süre içinde küçük bir Türkçe-Almanca sözlük hazırlar, Abuşka lügati olarak bilinen Çağatayca-Osmanlıca sözlüğünü Macarca’ya çevirir. Sıkı bir çalışma ile Arapça ve Farsça yanı sıra İslâm bilimleri konusunda da uzmanlaşır. İstanbul’da bulunduğu sürenin bir kısmını Hüseyin Dâim Paşa’nın konağında geçirir. Konakta bulunan ve Ahmed Efendi adındaki, Bağdatlı bir molla kendisine “Reşid” ismini takar. Bundan böyle doğuya yapacağı seyahatlerde bu ismi kullanacaktır.

1862’de Budapeşte’ye döner ve Macar Bilimler Akademisi’nde Türkiye hakkında bir konferans verir. Bütün amacı bir Orta Asya Gezisi’ne çıkarak Macar dilinin köklerini araştırmaktır. Akademi’den aldığı destek ile İstanbul’a döner ve 15 Mayıs 1862 günü Trabzon’a doğru yola çıkarak, inanılması güç bir Orta Asya Gezisi’ne başlar.

Tahran’a Gidiş

Yazının devamı...

İLHAM ÜZERİNE

4 Temmuz 2021

“Elbette ben de pek çok insan gibi ilham denen bir şeyin varlığına inanırım, ancak önemli olan çalışırken gelmesidir.”

Pablo Picasso

....................

İlham Arapça “lehm” kökünden türetilmiş bir kelime olup dilimizde; “birşeyi birden yutmak, ruhta meydana gelen ve yaratıcılığa iten coşku, içe doğma” olarak açıklanıyor. Bazı sözlüklerde, “gönüle doğma, gönüle doğan, esin” olarak da belirtiliyor. Tasavvufta ise “Allah’ın insanın gönlünü doldurması, deney ve akıl yoluyla ulaşılabilen bilgilerden başka, kulun kendi isteği ve çalışmasına bağlı olmaksızın, doğrudan Tanrı vergisi ve aracısız olarak kulun içine doğan ya da atılan bir bilgi” olduğu kabul edilmekte. Akıl ve duyu yanılgılarından uzak olan bu bilgide aldanma ve yanılma payı yoktur. Ancak, vahiy ile ilhamı birbirine karıştırmamak gerekir. Kelam bilginlerine göre vahiy insanlar için bağlayıcı olduğu ve müminler için kesin bilgi değeri taşımasına rağmen, ilhamın doğruluğu ve geçerliliği yalnızca ilgili kişiye bağlıdır. Bu nedenle ilham dinsel konularda kanıt sayılmaz.

İlham kendine mitolojide de yer bulmuştur. “Esin Perisi” olarak nitelenen “Mousa”lar, Titan tanrıça Mneraosyne ile tanrı Zeus’un kızları olup dokuz kardeştir. Helence “Mousa”, Latince “Musa” olarak isimlendirilen bu esin perileri, tanrıların olduğu kadar insanların da özellikle sanat alanında yetkinleşmeleri için çaba göstermekte olup, pek çok İlkçağ ozanına esin kaynağı olurlar. Bir dönem “İlham” şimdilerde ise daha çok “Esin” olarak belirttiğimiz kavram dilimizde “etkilenme, çağrışım veya içe doğmayla akla gelen yaratıcı duygu” olarak açıklanmaktadır.

“Sonra tanrısal sesler üflediler içime olacakları ve olmuşları yüceltmek için ve hele övmek için kendilerini  her destanın başında ve sonunda.” Hesiodos

Esin Evi

Bu perilerin adı olan mousa’dan gelen müzelerin toplumumuzda yeteri kadar değerlendirilmediğini gördüğüm için, bu yapıların birer eski eşya deposu olarak değil esin alınacak yer anlamına gelen “Esin Evi” olarak isimlendirilmesinin daha doğru olacağını düşünürüm. Müzelerde geçmişin gelecek için hazırladığı senaryoları görürüz, elbette onları görecek bilgiye sahipsek. İster müzik, ister edebiyat, isterse güzel sanatların herhangi bir dalı için “esinin” çok özel bir önemi vardır. Bir insana “esin” nasıl gelir? Bir şeyden esinlenmek için öncelikle birşeyler bilmemiz gerektiği aşikârdır. Eğer herhangi bir konuda yeteri kadar bilgi sahibi değilsek, ilgilendiğimiz veya üzerinde çalıştığımız konuda uzun süreli ve karşılaştırmalı araştırma yapmamışsak, oturduğumuz yerde herhangi bir esin gelmesi de söz konusu olamaz. Pablo Picasso’nun sözleri bize hiç unutmamamız gereken bir derstir. Önemli olan çalışmadır. Çalışıp, araştırıp, karşılıklı okuyup, yalnızca bir kaynaktan değil, farklı kaynaklarda da neler söylendiğini, neler düşünüldüğünü öğrenmeden herhangi bir sonuca varmak bizi büyük bir ihtimalle hataya sürükleyebilir.

Yazının devamı...

Denemeler ve Francis Bacon

3 Temmuz 2021

Sanırım 1974 yılı bahar aylarıydı; rahmetli Ünsal Yücel ile birlikte Edebiyat Fakültesi’nden çıkarken Akşit Göktürk’le karşılaştık, çok heyecanlıydı, “Denemeler”in tercümesini bitirdim, matbaaya teslim ettim, yakında çıkacak benden size birer tane armağan dedi. Çok mutlu olmuştuk, her ne kadar Denemeler’in Milli Eğitim Vekâleti tarafından 1943 yılında basılan bir nüshasını okumuşsam da Akşit Göktürk’ün o güzelim Türkçesiyle yaptığı tercümeyi de okumak isterdim.

Shakespeare’in 66. Sone’sini dilimize çeviren Can Yücel, şiirin altına, tercüme eden değil “Türkçe Söyleyen” notunu düşer. Zaman zaman dile getirdiğim gibi tercüme önemli bir uğraştır, insanın her iki dile de hâkim olması, anlatılmak isteneni anlaşılır bir şekilde aktarması gerekir. Akşit Göktürk’ün her iki dile de hakimiyetini bildiğimiz için kitabını merakla beklediğimizi bir an önce okuyacağımızı söyledik. Kısa süre sonra kitap elimize geçti. Bugüne kadar kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum, kitap yıprandı, ciltledim ve kütüphanemin her an ulaşacağım bir noktasına kaldırdım, yeni bir tane aldım artık daha çok onu okuyorum.

Francis Bacon

İngiliz Edebiyatının önde gelen yazarlarından olan Francis Bacon (1561-1626) Londra’da doğar, babası Sir Nicolas Bacon, yirmi yılı aşkın bir süre Kraliçe I. Elizabeth’in (1533-1603) mühür bakanlığını ve danışmanlığını yapmış, dürüstlüğü ile tanınmış ünlü bir devlet adamıdır. Üvey annesi Lady Ann tarafından eğitilen Bacon, daha çocukluğunda Yunanca ve Latinceyi öğrenir. On iki yaşında Cambridge Üniversitesi Trinity College girer ve dört yıl sonra bir hukuk okulu olan Gray’s Inn’de eğitim almaya başlar. Üç yıla yakın bir süre Fransa’da kalır ve yirmi bir yaşında Londra barosuna kabul edilir. 1584’de, yirmi üç yaşında parlamento üyesi seçilir. 1603’te I. James’in tahta geçmesi sonrası şövalyelik unvanı alır.1607 yılında krallık başsavcısı, 1613’de baş yargıç, 1618’de adalet bakanı ve Lordlar Kamarası başkanlığını üstlenir. 1621’de Viscount St. Albans sanını alır ama o da en sonunda her ölümsüz gibi yüzyıllar boyunca Francis Bacon olarak anılacaktır.

Kralın ona büyük unvanlar ve bağışlar vermesine rağmen, tutturduğu tantanalı yaşayış yüzünden borca girmekten kurtulamaz ve mahkemede davalarına baktığı kişilerden armağanlar almaya başlar. Dönemin Londra’sında olağan olan bu durum, hemen hemen bütün devlet görevlilerinin ve yargıçların armağan alma isteği giderek kabul edilebilir bir davranış olmaktan çıkar. Dönemin kralı I. James’in Venedik elçisine bir konuşması sırasında “Rüşvet alanları cezalandırmaya kalksam, çok geçmez ceza yemedik tek bir uyruğum kalmaz” dediği bilinmektedir.

Devlet görevinden uzaklaştırma

Ağır bir suçlama ile karşılaşır ve 3 Mayıs 1621’de Lordlar Kamarası tarafından 40.000 sterlinlik bir para cezasına çarptırılmasına, devlet görevlerinden uzaklaştırılmasına ve kralın uygun gördüğü sürece hapisle cezalandırılmasına karar verilir. Kısa bir süre hapis yattıktan sonra salıverilir ve 1624 yılında bütün suçlamalar sonuçlarıyla birlikte bağışlanır.

Genellikle, çok sayıdaki araştırma ve kitaplarının en önemlisinin “Essaies-Denemeler” olduğu kabul edilmektedir. İlk on tanesini 1597 yılında yayınladığı bu yazım türünü ilk deneyenin Montaigne olduğu bilinir. Muhtemelen gençliğinde Fransa’da bulunduğu dönemde okuduğu Montaigne’nin çalışmalarını kendine örnek alır.

Yazının devamı...

Mustafa Kemal Paşa’nın 16-17 Ocak 1923 İzmit Kasrı toplantısı

27 Haziran 2021

15 Ocak 1923 günü Eskişehir’de yapılan toplantı sonrası Gazi Mustafa Kemal Paşa İzmit’e geçer. 16-17 Ocak günleri İzmit Kasrı’nda İstanbul Mebusu Adnan (Adıvar) Bey, Halide Edip (Adıvar) Hanım, Vakit başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey, Tevhid’i Efkâr başyazarı Velid (Ebüzziyâ) Bey, İleri başyazarı Suphi Nuri (İleri) Bey, İkdam yazarı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) Bey, Tanin yazarı İsmail Müştak (Mayokan) Bey, Akşam yazarı Falih Rıfkı (Atay) Bey ve İleri yazarı Kılıçzâde Hakkı (Kılıç) Bey ile müşterek bir toplantı yaparak, sorularını cevaplar.

Must a fa Kemal Paşa’nın “Konuşacağımız esaslı meseleler ne ise evvela onları tespit edelim. Hangi noktaları öğrenmek istiyorsunuz?” şeklindeki başlangıcından sonra, tüm katılanlar peş peşe sorularını sıralarlar.

Mudanya Mütarekesi

Soruların biri de “Mudanya Mütarekesi” konusunda olup, “Mudanya Mütarekesi olmasaydı, ordularımız harekâta devam etseydi daha iyi olmaz mı idi?

“Bunun için orduları Meriç’e kadar götürmek lazımdı. Doğrusu ordularımız harekâtına devam etseydi hemen ardından Karadeniz ve Akdeniz boğazlarını tutardı. Fakat boğazları tuttuktan sonra karşı sahile geçmek de icap edecek idi ki askerlik görüş açısında bundan tehlikeli bir şey yoktur. Misâk-ı Millî’nin bir maddesini temin için yapılacak bu hareket, diğer başarılarımızı, bilhassa ordunun emniyetini tehlikeye koyabilirdi. Bundan başka, ordularla elde edeceğimiz netice Mudanya Mukavelesiyle temin edilmiştir. Hatta böyle bir mukaveleyi onlar teklif etmemiş olsalardı, biz onun teklif edilme çaresini aramalı idik. Kuvvetle yürümek, Rusların fikridir. Bu fikir, harbi belirsiz bir zamana atmaktan ibarettir.” (s. 74).

Olayların içinde yaşarken yapılan değerlendirmeler daha sonra farklı bir ortamda yapılan değerlendirmelere göre çok daha önemli ve gerçekçidir. Nüfusu sekiz milyona düşmüş, büyük oranda fakirlik çeken bir toplumun yapacağı en iyi iş, bir an önce mevcut çatışmalara son verip, gelecek oluşturmak için çalışmak olmalıdır. Akıllı ve geleceği gören insanlar, çatışmayı değil, gelişim için gereken barış dönemini tercih ederler.

Hükümet merkezi

“Hükümet merkezi neresi olacak diye sorulmuştur. Lozan Konferansı sonuçlarının bugüne kadar ulaştığı aşamaya ve ulaşacağı hudutlara yakın olan yerlere bakışlarımızı dolaştırdık. Hükümet merkezi neresi olmalıdır? Bendenizce iki açıdan tetkikat yapmak icap eder. Birisi, her türlü taarruz ve tecavüze karşı yerinden kıpırdamayarak, gücünü koruyacak ve rahat edebilecek bir yer olmalı? Bu itibarla elbette memleketin merkezini araştırmak lazım. Yoksa bir geminin topundan telaşa düşecek bir yerde hükümet merkezi olamaz... Bir insan Ankara’da başka türlü düşünür, İzmir’de, İstanbul’da başka türlü düşünür, Paris’te büsbütün başka türlü düşünür. Dolayısıyla onun için hükümet merkezinin Anadolu’da olması lazım gelir.”

Yazının devamı...

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN 15 OCAK 1923 GÜNKÜ ESKİŞEHİR KONUŞMASI

26 Haziran 2021

"Herhangi bir işte işlerden sorumlu olanların seçkin vasıflı insanlar olması istenir.

Gazi Mustafa Kemal

19 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Samsun’a çıkmasıyla başlayan Kurtuluş Mücadelesi, 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında yapılan Mudanya Mütarekesi ile yeni bir aşamaya geçer. TBMM Hükümeti, bir yılı aşkın süre önce, Birinci İnönü Muharebesi’ni kazanınca İtilaf Devletleri, Sevr Antlaşması’nın bazı maddelerinde değişiklikler yapmak için 21 Şubat 1921 tarihinde Londra’da bir konferans düzenlenmesine karar verirler. İstanbul Hükümeti’nin davet edildiği bu konferansa daha sonra TBMM Hükümeti de davet edilir.

Londra Konferansı

İngiltere’yi Başbakan David Lloyd George ile Dışişleri Bakanı Lord George Curzon’un, Fransa’yı Aristide Briand’ın, İtalya’yı Kont Carlo Sforza’nın temsil ettiği Saint James Sarayı’ndaki bu konferansa İstanbul Hükümeti Sadrazam Ahmed Tevfik (Okday) Paşa’nın başkanlığında, TBMM Hükümeti ise Bekir Sami (Kunduh) Bey’in başkanlığında bir heyetle katılır. Konferansın başlangıcında Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa, “... Ben sözü Türk Milletinin gerçek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi baş delegesine bırakıyorum...” diyerek, ülkenin gerçek temsilcisinin kim olduğunu ilan eder. Bu konferansa izleyici olarak katılan Ruşen Eşref Ünaydın, konferans ile ilgili tespitlerini Londra’dan yazdığı dört yazıda detaylı olarak anlatır.

Saltanatın kaldırılması

Londra Konferansı’nda her ne kadar somut bir sonuç alınamazsa da bundan böyle Türk Milleti’ni padişah ve onun hükümetinin değil, TBMM Hükümeti’nin temsil edeceği ve barış görüşmelerinin gerçek muhatabının TBMM olduğu anlaşılır. Kurtuluş Savaşı devam eder. 9 Eylül 1922 günü İzmir’in kurtuluşu gerçekleşir ve Türk Orduları Akdeniz’e ulaşır. İtilaf Devletleri artık yeni bir barış antlaşması yapılması gerektiğinin farkına varır. 1921 Londra Konferansı’nda olduğu gibi bu toplantıya da İstanbul Hükümeti’nin daveti söz konusudur. TBMM Hükümeti bu çağrıyı kabul etmez. Mütarekenin imzalanması sonrası iki başlılığı ortadan kaldırmak amacıyla 1 Kasım 1922 tarihinde yürürlüğe giren 308 sayılı kanun ile saltanatın kaldırılmasına karar verilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus 308 sayılı kanunla saltanatın kaldırılması kararının 16 Mart 1920 tarihinden itibaren geçerli olmasıdır. Bu karara sebep 20 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’nın geçerliliği olmayan bir hükümet tarafından imzalanmış olması nedeniyle hükümsüz sayılması düşüncesidir.

Mudanya Mütarekesi İstiklal Savaşı’nın önemli bir dönüm noktasıdır. Bu mütarekeyle Sevr Antlaşması’nın tüm hükümleri yok sayılmakta, yeni bir antlaşma yapma imkânı doğmaktadır. Bu gelişim üzerine 20 Kasım 1922 günü Lozan Konferansı başlar.

Yazının devamı...

Beş kuşak boyunca yapı inşa ettiler

22 Haziran 2021

İster mimar ister yapımcı olsun beş kuşak çok sayıda yapı inşa eden bir başka aileye rastlamak mümkün değildir. Balyan Ailesi bir Osmanlı Ailesi’dir. Yaptıkları yapılar için kendilerine minnet borçluyuz, onlar da bu imkânı veren topluma çok şey borçlu

Arşivde bulunan çizimler arasında Nigoğos Balyan, Sarkis Balyan ve Hagop Balyan tarafından hazırlanan büyük ebatlı sulu boya Çırağan Sarayı cephe önerileri dikkat çekmektedir. Nigoğos Bey’in ölüm tarihi (1858) göz önüne alındığında; en az 12 yıllık bir süreyi kapsayan bu çok sayıdaki öneriden sarayın yapımında oldukça sıkıntı yaşandığı, çoğunlukla Sultan Abdülaziz döneminde yapımına başlandığı ileri sürülse de Sultan Abdülmecid (1839-1861) döneminde burada bir saray yapımına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Abdülaziz’den eskizler

Bu arada Sultan Abdülaziz’in çizim paftalarına kırmızı kalemle eskizler yaptığı, malzeme önerilerinde bulunduğu, mimari üslubu belirlediği, Sarkis Balyan’ın çoğunlukla bu eskizleri geliştirerek projelendirmekle yetindiği anlaşılmaktadır (s. 125). Çırağan Sarayı cephe önerilerinin yanı sıra kıyı boyunca uzanan Feriye Sarayları ile Kabataş Karakolu vaziyet planı ile Antoine Perpignani’nin çizdiği Ağalar Dairesi, Harem Dairesi ve Ana Yapı vaziyet planı ile birleştirildiğinde Çırağan Sarayı bütününün ilk yapım sırasındaki planına erişmek mümkün olmaktadır. Çırağan Sarayı’nın yanı sıra Sarkis Balyan’ın Yıldız Sarayı Büyük Mabeyn Dairesi’nin 1894-1896 tarihli genişletme projesi muhtemelen Balyan Ailesi’nin son girişimlerinden biri olmalı (s. 180-185).

Taşlık Aziziye Camii

Balyan Arşivi’nin en önemli bölümü hiç şüphesiz Aziziye Camii’ne ait olan kısımdır. Alfred de Caston’un “Kesinlikle dünyanın yedi harikasından biri olacak” dediği bu yapı hakkında döneminde çok sayıda yayın yapılacaktır (s. 265). Bir dönem bu kadar önemli görülen ve hakkında çok sayıda yayın yapılan bu yapı hakkında ne yazık ki günümüze kadar birkaç yapım fotoğrafı dışında herhangi bir belgeye ulaşmak mümkün olmamıştır. XVI. yüzyılda yapılan Süleymaniye Camii dışında ilk defa Sultan Abdülaziz tarafından dört minareli bir cami yapımına karar verilir. 5 ve 10 Kasım 1874 tarihli “La Turquie Gazetesi”nde çıkan haberlerde bu caminin payitahtın en büyük camii olacağı coşkuyla ilan edilir (s. 265).

“… Her biri ikişer şerefeli dört minare içerecek ve boyutları, İstanbul’daki camilerin hepsinden daha büyük olacak…”

Yazının devamı...

Sarkis Bey imzasına yeğeninden itiraz

21 Haziran 2021

Çırağan Sarayı ve Aziziye Camii’nin bazı iç mekân perspektiflerinde Sarkis Bey imzası görülse de yeğeni Levon, “Dolmabahçe Sarayı’nın taht salonu ve iki şerefe kapısı, Ihlamur Kasrı, Ortaköy ve Çırağan Camileri babam Nigoğos tarafından yapılmıştır” der.

Nigoğos Balyan’ın oğlu Levon Balyan da Paris’te eğitim görür. İstanbul’a döndükten sonra Sarkis Bey ile çalışır ama artık Balyan Ailesi eskisi kadar popüler değildir ve saraydan iş almakta zorlanmaktadır. 1899’da Sarkis Balyan’ın ölümü üzerine Levon Balyan oldukça güç bir dönem yaşar, eski günler artık geçmişte kalmıştır. 1904 yılında geçim sıkıntısı çektiği için Şehremaneti Hendesehanesi’ne ressam olarak atanır.

Çizim ve belgeler

Balyan Ailesi Arşivi olarak nitelendirebileceğimiz çizim ve belgeler gerçekte büyük oranda Sarkis Balyan’ın kişisel arşividir. Krikor ve Garabet Balyan gibi ailenin eski kuşak üyelerine ait çalışmalar bu arşivde yer almamaktadır. Sarkis Bey’e ait olmadığı bilinen, muhtemelen Nigoğos, Simon Balyan ve Hagop Balyan tarafından hazırlanan büyük ebatlı sulu boya levhalar ile bazı tekil çizimler de bu arşiv içinde bulunmaktadır.

İmza ve açıklama

Bu arada gerek Çırağan Sarayı (s. 222-227), gerekse Aziziye Camii’ne (s. 286-287) ait bazı iç mekân perspektiflerinde Sarkis Bey imzası görülüyorsa da,

Levon Balyan 1910 yılında “ Stamboul Gazetesi”nde yayımlanan bir makaleye yazdığı cevap mektubunda, “... Sarkis Bey asla mimarlık yapmamıştır ve ressam değildir, basbayağı inşaatçıdır. Dolmabahçe Sarayı’nın taht salonu ve iki şerefe kapısı, Ihlamur Kasrı, Ortaköy ve Çırağan Camileri babam Nigoğos Balyan tarafından yapılmıştır... ” demektedir (s. 27).

Yazının devamı...

Osmanlı saraylarına imzasını atan aile

20 Haziran 2021

Balyan ailesinin Dolmabahçe Sarayı’nın yapımında gösterdikleri başarı, Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilen Beylerbeyi ve Çırağan Saraylarının yapımında hem tasarımcı hem imalatçı olarak görev almalarını sağlar

Balyan soyadını taşıyan ilk kişi Krikor Balyan’dır (1764-1831). 1764’de doğan ve Hâssa  Mimarı Meremetçi Bali Kalfa’nın oğlu olan bu kişinin, Sultan III. Selim (1789-1807) döneminde Hâssa Mimarı olduğu kabul edilmektedir. Sultan II. Mahmud’un şahsi dostluğunu kazanarak sarayda büyük bir nüfuza sahip olan Krikor Kalfa’nın, ata binmek, sakal bırakmak, çift kürekli bir kayığa malik olmak gibi ayrıcalıklar elde ettiği bilinmektedir. Krikor Kalfa’nın saray tarafından çeşitli onarım ve tadilatlar yapmak üzere görevlendirildiği kayıtlıdır. Ancak mimar olarak hangi yapının tasarımını üstlendiği konusunda yeterli bir bilgi yoktur. Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığı’nda bulunan kabrinin üzerindeki mezar taşında “Ebniye-i Hâssa-i Şâhâne Kalfası Krikor Kalfa” yazısı yer alır.

Yardımsever zengin

Krikor Balyan aynı zamanda  Balyan Ailesi içinde “amira” unvanını kullanan ilk kişidir. Çeşitli kaynaklarda belirtildiği gibi çevresine büyük yardımlarda bulunan ve oldukça zengin biri olan Krikor Balyan’ın mimar olarak böyle bir zenginliğe ulaşmasının mümkün olmadığı, büyük oranda onarım ve yapım işi üstlendiği kabul edilmelidir. Krikor Balyan’ın kardeşi olan Senekerim Balyan (1768-1833) ise Beyazıt Kulesi’nin yapımının dışında çoğunlukla geri planda kalmış ve çok sayıda onarım ve yeniden yapım işinde Krikor Balyan’a yardımcı olmuştur.Krikor Balyan’ın oğlu Garabet Balyan’ın
(1800-1866) eğitimi konusunda da kesin bir bilgi yoktur. Ancak gençlik yıllarında faaliyetine devam eden Hâssa Mimarlar Ocağı’nda babasının yanında, eniştesi Hovhannes Serveryan ile birlikte eğitim gördüğü anlaşılmaktadır.

Krikor Balyan’ın 1831’de vefatı üzerine kendisine tanınan ayrıcalıkların oğlu tarafından kullanılmaya devam edildiği anlaşılmaktadır.

Yetenekli tasarımcı

Garabet Balyan gençlik yıllarından itibaren yetenekli bir tasarımcı, teknik konulara hâkim usta bir mühendis olarak faaliyet gösterir.

Yazının devamı...