HALEP

Philip Mansel, uzman bir Fransa ve Ortadoğu tarihçisidir. Paris, Beyrut ve İstanbul’da yaşamakta olup, sık sık Halep’i ziyaret etmiş. Çok sayıda yayınının yanı sıra Kostantiniyye: Dünyanın Arzuladığı Şehir ve Smyrna (İzmir), Alexandria (İskenderiye) ve Beyrut hakkındaki Levant: Akdeniz’de İhtişam ve Facialar isimli iki kitabından sonra 2016 yılında savaşla harap olan Halep hakkında bir kitap yazar.

Şehirlerin kendi dinamikleri vardır. Coğrafya, ekonomi ve kültür, milliyet ve din güçlerine meydan okumaya yardımcı olurlar. Günlük hayatın bağlantıları, mezheplerin ve devletlerin emirlerinden daha fazla güce sahip olabilir. Hemşerilerin birbirlerine ihtiyacı vardır, yoksa aynı şehirde yaşayamazlar. Pek çok kişi için şehir, onların birinci kimliğidir.

“Özellikle Halep kenti, kendi ritmi olan bir şehirdi; kategorilere ve genellemelere meydan okurdu. Çölle deniz, Anadolu’nun dağlarıyla Fırat’ın kıyıları arasındaki konumuyla Halep, Arap ve Türk, Kürt ve Ermeni, Hıristiyan, Müslüman ve Museviydi” (s. 15).

HALEP

Halep’in tarihi

Halep, 1260 yılından itibaren bölgenin büyük bir kısmını ele geçiren Memluk Sultanları tarafından Kahire’den yönetilir. 23 Ağustos 1516 günü Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık’da Memluk ordusunu yenmesini takiben Osmanlı topraklarına dahil olan Halep, 23 Ekim 1918 gününe kadar Türk hakimiyeti altında varlığını sürdürür.

Memluk Sultanlarının hemen hepsinin Türk asıllı olduklarını göz önüne alarak, Halep’in 658 yıl boyunca var oluşunun ve büyük bir ticaret merkezi haline gelişinin Türk yönetimine borçlu olduğu unutulmamalıdır.

Osmanlı yönetiminin sağladığı istikrar, Halep’i bir ticaret şehri haline getirmiş, bu da onun bir dünya kenti haline gelmesini sağlamıştır. Bir Fransız diplomat olan Jacques Gassot 1550’de Halep hakkında “Halep, Kostantiniyye ve diğer Levant şehirlerinden çok daha tüccardır” diye yazmıştır (s. 28). “Ticaret yollarının kavşağında olan Halep, seyyahlar için doğal bir uğraktı… Avrupa’nın pek çok bölgesine kıyasla, Osmanlı İmparatorluğu’nda daha az haydut veya soyguncu vardı” (s. 42).

Osmanlının hukuk düzeni

“Avrupa şehirlerinin hemen hepsinin dini azınlıkları dışladıkları ve cezalandırdıkları bir devirde, tıpkı diğer Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi, Halep’te de Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler yaşamaktaydı. Farklı toplumlar arasında mülk alım-satımı herhangi bir zorluk olmaksızın yapılıyordu… Hıristiyanlar, Müslümanlara karşı dava kazanabildikleri gibi, çoğu zaman Sünni Müslüman mahkemelerini, Hıristiyan yasalarının uygulandığı mahkemeleri tercih ederlerdi… İslâm mahkemeleri Hıristiyanların İncil’e Musevilerin de Tevrat’a el basarak yemin etmelerini kabul etmekteydi “(s. 49-51).

1809-1812 yılları arasında Arapça öğrenmek için Halep’te yaşayan John Lewis Burckhardt;

“İnsan ancak Türklerin arasında bir süre yaşadıktan, onların yumuşak ve barışçı karakterini, alışkanlıklarının ciddiyetini ve intizamını gözledikten sonra, Halep gibi bir şehrin, sakinleri yasal düzenin getirdiği bir yönetici veya adli yönetim olmadan, sadece zavallı polis muhafızlarınca korunduğu halde, yıllarca nasıl güvenli ve sakin bir yerleşim merkezi olduğunu idrak edebilir.” demektedir (s. 55-56).

Azınlıkların artan refahı ve Müslümanlarla eşitlik talepleri, kısmen de Osmanlı devletinin o güne kadar Müslüman olmayanlara uygulanmayan, mecburi askerliği getirmesi sonucu Halep, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında ilk ciddi şiddet olaylarına tanık olmaktadır (s.68-69). Halep’teki Osmanlı ordusu, düzeni sağlayan ve dahili topluluklar arasındaki çatışmayı dizginleyen dış güç olur.

Dış güç ne demek

“Dış güç” ne demektir? Kendi ülkesindeki bir şehirde ortaya çıkan karmaşayı önleyen bir orduyu “Dış güç” olarak nitelemek mümkün müdür? Mansel’in pek çok yerde mensup olduğu toplumun çıkarları açısından yaptığı değerlendirmelerin en çarpıcısı herhâlde bu söz diye düşünürken, hemen devamında yaptığı açıklama gerçek bir itiraf niteliğindedir;

“Günümüzdeki felakette ise ne Suriye Devleti ne de Birleşmiş Milletler bunu temin edebilmiştir.” (s. 70).

 “Halep vaktiyle şahane bir Arap (doğrusu Osmanlı olmalı) şehriymiş. Dar sokaklarında yürürken Arap (Osmanlı) mimarisinin en üstün döneminde minareler ve kapılar görülmekte…

Avrupalı imtiyaz avcılarının kıskançlıkları arasında kaldığı gibi, Osmanlı Devleti’nin boğucu pençesi altında diğer Suriye şehirlerinden daha fazla çekmekte… Başpiskopos, “Bilmiyorum. Bu konu üzerinde derin derin düşündüm. Hangi yöne baksam, Suriye için bir gelecek göremiyorum…‘Kardeşlik ve eşitlik’, pek çok milletten oluşan ve hâkim bir ırk tarafından kontrol edilen bir imparatorlukta yayılması tehlikeli olan kelimeler… Kendilerini Müslüman kardeşleriyle bir tutan ve inanç farklarını pek dikkate almayan, yapılı, tipik Halepli Hıristiyanlar-dandılar…”(290-303).

Satır aralarını okumak

Bir yazının içinden cımbızla bazı cümleleri almanın ve onlar üzerinde yorum yapmanın doğru olmadığını düşünürüm. Ancak, bu tür kitaplarda yazarlar ister istemez üstü kapalı düşüncelerini dile getirmekten kaçınamazlar, bu nedenle bazı cümlelere okuyucunun dikkatini çekmek istedim. Çok genç yaşımda akademik dünyaya dahil olduğum günlerde hocalarım ve meslek büyüklerim bana bir kitabı okurken özellikle satır aralarına, yani yazılanların yanı sıra yazılmayanlara da dikkat etmemi ve üzerinde düşünmemi öğütlemişlerdi.

Philip Mansel’in mensubu olduğu kültürün oluşturduğu politikalar sonucu yok olan Halep şehri için yazdığı kitap bana “timsahın gözyaşları” deyimini hatırlattı. Bütün ekonomik sıkıntılarımıza rağmen yine bu coğrafyadaki ezilmiş ve ezilmekte olan insanlara sahip çıkarak, onlar için yeni bir gelecek oluşturmak için yaptıklarımızın gelecekte ulusumuzun büyüklüğünün bir kere daha hatırlanması için önemli belgeler olacağını düşünmekteyim.