Koruma üzerine

"Koruma” isim, sıfat, zamir veya emir anlamında kullanılan bir kelimedir. Konuşurken veya yazarken ona çeşitli anlamlar yüklemek mümkündür. Son yıllarda giderek artan bir oranda merkezi bürokrasinin “Koruma” sözcüğünü emir anlamında kullanmasını anlamakta zorlanıyorum.

Bürokrasinin en korktuğu ve önlemeye çalıştığı şey, insanların düşünceleri ve eylemleri ile farklı şeyler geliştirme endişesidir. Bürokrat ve bürokrasi yönetimi ister ki her şey onun kontrolü altında olsun. Çünkü tek tip insan onun işini kolaylaştırır, rahatını bozmaz. Her şey onun emir ve buyrultuları doğrultusunda olsun ki, hiçbir sıkıntı ve çözüm üretecek çabaya gerek olmasın.

Hâlbuki bu tutum bir yok oluşun başlangıcıdır. Herkesin aynı şeyi düşündüğü ve aynı şeyleri yaptığı bir toplumda ilerleme durur, önce bir durağan dönem yaşanır ve sonrasında hızlı bir çöküş başlar.

Kadro başarısı

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çoğu lider başarılarını ve ileriye doğru devrimci hamlelerini, iktidarlarının ilk dönemlerinde bürokrat ve bürokrasiyi büyük ölçüde devre dışı tutmalarına borçludurlar. Hemen hepsi iktidarlarının başlangıcında kendi kadrolarını iş başına getirmişler, yeni şeyler söylemek, yeni şeyler yapmak isteyen insanların atılımlarından faydalanmışlar, bürokratik anlayış onları sarıp sarmalamadan düşünce ve eylemlerini büyük oranda gerçekleştirmişlerdir.

Daha sonra iktidarın hizmetinde görülen bürokrasi giderek artan bir hızla iktidarları denetim altına alıp, işlerin kendi bildikleri gibi yürümesini sağlamıştır. Güçlenen bürokrasi büyük ölçüde iktidarları yıpratmış, atılımlarını eylemler halinde hayata geçirmelerine mâni olmuştur.

Yaklaşık bin yıl önce Nizam-mülk “Siyasetnamesi”nde, Makyavelli ise “Prens veya Hükümdar”ında bu dejenere oluşun hikâyesini anlatır ve hükümdarların bu tür bürokrasiye dikkat etmelerini öğütlerler.

Yüzyıllar önce Mevlana’nın gelişimi teşvik eden sözlerini sanırım unuttuk.

Bugün yeni bir gün canım, yeni şeyler söylemek lazım.”

İşte bürokrasinin bırakın tahammül etmeyi, duymaktan bile hazzetmediği bir söz.

Cehaletin sonucu

Gelelim, başlangıçtaki konumuza; uzun bir süredir, 1983’teki kanun değişikliğinden bu yana “Koruma” kelimesine merkezi bürokrasi tarafından yanlış bir anlam yüklendiğini düşünüyorum. Bürokrasinin hoşuna giden ve uzun bir süredir yapmaya çalıştığı bu anlam yüklemesi, 1980 darbesi sonucu askerî hükümet tarafından millet adına millete karşı gerçekleştirilmiştir.

Bu tarihten itibaren “Koruma” kelimesi, emir olarak kullanıldığından dolayı hiç de istemediğimiz sonuçların ortaya çıkmasına yol açar. Devletin ve onun uzantısı olan bürokratik kurumların yüksek sesle ve emredici bir tarzda verdiği “Koruma” buyrultularının sonucu, ülkemiz kültür varlıkları büyük oranda zarar görmekte ve korunması gerekli kültür varlığı sahipleri ise eziyet çekmektedirler. “Koruma”; madem emir büyük yerden ben de korumuyorum. Bunda hayret edilecek ne var? Arif olan sözün gelişinden ne yapması gerektiğini anlar.

“Koruma” emri, korunması gerekli kültür varlığı maliklerinin veya korunması gerekli kültür varlığı çevresinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların giderek fakirleşmesine neden olmakta, bu fakirleşme duygusunun getirdiği gerilim ise insanlarımızın korunması gerekli kültür varlıklarını yok edilmesi gereken birer düşman olarak görmesine yol açmaktadır.

Zenginliğinin farkında olmayan ülke

Hâlbuki ülkemiz gibi korunması gerekli kültür varlıkları açısından zengin bir ülkenin yapması gereken, korumanın sevecen bir tarzda, insanlar ile yapılar arasında bir uzlaşı sağlayarak çözüme ulaştırmak olmalıdır. Eğer korunması gerekli yapılar bizim fakirleşmemize neden oluyorsa, onları hiçbir şekilde korumak mümkün değildir. En ağır kanunlar ve onu takip eden yaptırımlar bile bu tahribe mâni olamaz. Düşünmemiz gerekir ki insanlığın varoluşundan beri bütün ahlak kuralları, hukuk, semavi dinler ve diğer inançlarda insan öldürmek veya hırsızlık yapmak büyük suçtur.

Ama bütün bu kurallara rağmen bu yanlışın önüne geçmek mümkün olamamıştır. Hâlbuki yapılması gereken basittir, bütün iş uzlaşı yaratacak bir ortamın sağlanmasından geçer. Her tür uzlaşı insanlarımızın ve devletimizin rahatlamasını, problemlerin azalmasını, insanların enerjilerini daha farklı noktalarda yoğunlaştırmasını sağlar.

Bürokrasinin zafiyeti

Bürokrasi her zaman için kendine ihtiyaç duyulacak problemlerin var olmasını ister. İster ki kendine iş çıksın, varoluşunun devamını sağlayan problemler hiç azalmasın, hatta giderek büyüsün. Büyüsün ki onun emir ve komutası altındaki insan sayısı artsın, kalabalık bir grup halinde devlete ve onu yönetenlere karşı dirençli olsun, nerede ise onun içinde olmadığı hiçbir iş yapılmasın.

Devletin ana görevi sahip oldukları nedeniyle insanların fakirleşmesine yol açmak değil, anayasamız gereği çağdaş olanaklar ile yaşamasına ve zenginleşmesine neden olacak imkânları yaratmaktır. En kısa süre içinde yapılacak çalışmalar ile kültür ve tabiat varlıklarının korunması için Cumhurbaşkanlığı’na bağlı karar verici ve denetleyici özerk bir kurum oluşturulmalıdır. Bu kurulun kararlarına karşı yalnızca Danıştay, Anayasa Mahkemesi ile Uluslararası Hukuk Kurumları’na başvuru imkânı tanınmalı ve karşılıklı bir uzlaşı ortamı içinde insanımızın ve ülkemizin önü açılmalıdır.

Ülkemizin sahip olduğu kültür ve tabiat varlıkları bizim zenginliğimizdir. Bürokratik bir anlayış içinde bu zenginliğin yok olmasına neden olmak yerine, onları ülkemizin ve insanımızın yaşantısına katkı sağlayacak bir sermaye birikimi olarak değerlendirecek anlayışın egemen olmasına acilen ihtiyacımız var.