Yasak üzerine

Moğolca’dan dilimize devşirilen “Yasak / Yasağ” kelimesi; “Bir şeyin yapılmasına mâni olmak için konulmuş olan kanuni veya kanun dışı engel, yapılması istenmeyen, yapılmasına izin verilmeyen, memnû” olarak açıklanmaktadır. Hemen her konuda olduğu gibi yasak konusunda da işin tadını kaçırıp, hemen her şeye yasak getiren bir toplum haline geldik. Hiç unutmam, bir sohbetimiz esnasında Bernard Lewis; “Türkiye’de o kadar çok yasak var ki, bir şeyin gerçekten yasak olduğunu anlatmak için pekiştirilmesi gerekir.” demişti. “Yasak Ölüm Tehlikesi”, “Yasak Askerî Bölge” ve benzeri pek çok pekiştirilmiş yasak.

7 Kasım 2021 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Duygu Erdoğan’ın “Kaçak yapı ile mücadele hız kesmiyor; binlerce fırsatçı tespit edildi” başlıklı yazısını okuyunca aklıma “yasak üzerine” bir yazı yazmak geldi. Bunca yasağa rağmen niçin hâlâ kaçak yapı yapılmaktadır ve bunları yapanlar fırsatçı olarak görülmektedir?

Geçmişe bakış

Ahmet Refik’in, 1935 yılında yayımladığı “On Altıncı Asırda İstanbul Hayatı” isimli kitabında geçmiş dönem yapılarına dair bazı bilgiler bulunmaktadır. 29 Haziran 1559 tarihinde yayınlanan bir fermana göre; İstanbul surlarına ev yapılmamasına, 18 Şubat 1560 tarihli fermana göre; Galata’da yanan evlerin bundan böyle saçaksız ve taştan yapılmasına, 29 Haziran 1572 tarihli fermana göre ise cahil mimarlara iş verilmemesi gibi hükümler bulunmaktadır. Geçmişte oluşmuş ve günümüze kadar öyle veya böyle varlığını sürdürmeye çalışan eski şehirlerimize bakınca bunların akılcı çözümlerle oluşturulduklarını görmekteyiz. Pek farkında olmasak da daha eski geçmişte de gerek şehir gerekse bina yapımı ile ilgili az sayıda fakat uygulanan hükümler olması gerektiği açıktır.

Cumhuriyet dönemi

Daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce 13 Ekim 1923 tarihinde 352 sayılı yasa ile “Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti” oluşturulur ve Cumhuriyet’in ilanını takiben 8 Kasım 1923 tarihinde 366 sayılı “Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti’nin Teşkilât Masarifi Hakkında Kanun” yürürlüğe girer. Ancak kısa bir süre sonra 11 Aralık 1924 tarih ve 529 sayılı yasa ile bu bakanlık kaldırılır. Bu arada özellikle Ankara’nın imarı için bir dizi kanun yürürlüğe girer. Bu sırada ülke genelinde 24 Teşrinievvel 1298 (5 Kasım 1882) tarihli “Ebniye Kanunu” uygulanmaktadır. 22 Nisan 1925 tarihinde “Ebniye Kanunu”nun 20. ve 25. Maddeleri’ni değiştiren 642 sayılı yasa yürürlüğe konulur. Bazı maddeleri değiştirilen “Ebniye Kanunu”, 11 Temmuz 1956 tarih ve 6785 sayılı “İmar Kanunu”nun 11 Ocak 1957 günü yürürlüğe girmesine kadar geçerliliğini korur. Ancak bu arada 14 Nisan 1930 tarihinde yürürlüğe giren 1580 sayılı “Belediye Kanunu” ve 21 Haziran 1933 tarih ve 2290 sayılı “Belediye Yapı ve Yollar Kanunu” ile ülkedeki imar ve iskân faaliyetlerine yön verilmeye çalışılır. Bu kanunların bazı maddeleri ile eksik görülen bazı düzenlemelerin yapılması amacıyla sık sık kanunlarda değişiklik yapılmakta ve yeni kanunlar çıkarılmaya devam edilmektedir.

Kanun ve talimatnâmeler

Bakanlar Kurulu’nun 3 Ağustos 1936 tarihli kararıyla yürürlüğe konan “Şehirlerin İmar Planlarının Tanzimi İşlerine Ait Umumi Talimatnâme” ile şehirlerde oluşmaya başlayan yeni yapı faaliyetleri kontrol altına alınmaya çalışılır. 3 Mayıs 1985 tarihinde yürürlüğe giren ve hâlen yürürlükte bulunan 3194 sayılı “İmar Kanunu” ile 6785 sayılı kanun yürürlükten kaldırılır.

Cumhuriyet’in ilanından günümüze kadar geçen 98 yıllık süre içinde ülkemizdeki imar ve iskân hareketleriyle ilgili yürürlüğe konulan ve yürürlükten kaldırılan çok sayıda yasa ve yönetmelik bulunmaktadır. Her ne kadar bu süre içinde yalnızca iki adet İmar Kanunu yürürlüğe sokulmuşsa da çeşitli vasıtalarla zaman zaman çok sayıda kanun hükmü niteliğinde düzenlemeler yapıldığı da görülmektedir.

Hâlen yürürlükte olan 3194 sayılı İmar Kanunu, 50 madde, 9 ek madde ve 24 geçici maddeden oluşmaktadır. Yürürlüğe girdiği 1985 yılından günümüze bu kanunda 114 adet değişiklik yapılmış. Bazıları Anayasa Mahkemesi kararları ile iptal edilen maddeler hakkında olan bu değişikliklerin en sonuncusu 28 Temmuz 2021 tarihinde yapılan değişikliktir.

Çok mu ahlâksızız?

Descartes günümüzden dört yüz yılı aşkın süre önce, “Metot Üzerine Konuşma” isimli kitabında; “Yasaların çok sayıda oluşu, çoğu zaman ahlâk bozukluklarına özür teşkil eder; oysa az sayıca pek az, ama sıkı sıkıya uygulanan yasalara sahip bir devletin yapısı daha düzenlidir” demekte.

Voltaire ise yasaların çokluğundan oluşan bozuklukları dolaylı bir yoldan aşağılar. Safdil isimli Huron gencinin Fransa’da evlenmek için yaptığı girişim sırasında, ona noterlerin, rahiplerin, şahitlerin ve sözleşmelerin gerektiği söylenir. Bu kadar çok formaliteden hayrete düşen Safdil; “Aranızda bu kadar çok tedbire ihtiyaç duyduğunuza göre sizler pek namussuz insanlar olmalısınız” diye cevap verir.

Acaba aramızda çok sayıda namussuz olduğu için mi bunca tedbiri alıyoruz? Yoksa bunca yasa, yönetmelik ve benzeri düzenleme insanlarımızı yaşamak için mecburen namussuz mu yapıyor? Uzun yıllar içinde bende bir kanaat oluştu, bazı insanlar kendilerinde olan ahlaki sakıncaların başkalarında da olduğunu sanırlar. Bu nedenle kendileri tarafından yapılması ihtimali olan her tür hatalı veya yanlış girişimi kurnazca önlemeye çalışırlar, bu bir çözüm müdür? Gerek şehirlerimizin gerekse yapılarımızın içinde bulunduğu durumu gördükçe bunun bir çözüm değil, büyük bir dejenerasyona neden olduğunu düşünmekteyim.

Geçmiş elli yılım

50 yılı aşkın süre önce mimarlık yapmaya hak kazandım, bunca yıldır yaptığım pek çok yapıda zamanımın büyük bölümü bürokrasi ile uğraşmakla geçti. Bürokrasi için harcadığım zaman çoğunlukla yapıların yapım sürecinin iki üç katını aştı. Düzenlediğim projeler eksik veya hatalı olduğu için mi? Hayır! Alışılmışın dışında bir şeyler yapmaya çalıştığım için bürokrasi ile vakit kaybettik. Bu konuda yalnız mıyım? Hayır hemen her meslektaşım aynı sıkıntı içinde. Kâğıt üzerinde uzun süren bir bürokrasiye karşı kimsenin yaptığım yapıları doğru dürüst denetlediğini görmedim. Bu nasıl          bir iştir ki, masa başında yapılan bunca denetim sonucu inşa edilen yapıların bazıları kendi kendine çöküyor? Bunca bürokrasiye ve kanuni düzenlemelere karşı şehirlerimiz içinden çıkılmaz labirentler haline dönüştü ve dönüşmeye devam ediyor.

Ülkemizde uygulanmakta olan imar-iskân faaliyetleri yasaklar üzerine kurulmuş, bunca yasağın elbette uygulanması da mümkün olmuyor. Bazı insanlarımız başını sokacağı, içinde güzel günler sürdürmeyi düşündüğü yapıları yapmak için büyük sıkıntılar çekiyorlar. Buna karşın kural dinlemeyen veya kuralların arkasından dolaşmayı beceren insanlar başarılı oluyorlar. Bu nasıl bir düzenlemedir ki, bunca yasağa rağmen hâlâ kaçak yapı yapılabiliyor. Bu iş acaba onlara başka bir çözüm önerememekten mi kaynaklanıyor? Yoksa hepimiz gerçekten büyük birer ahlaksız mıyız da bizim oluşturduğumuz devlet bize karşı bunca tedbir almak   mecburiyetinde kalıyor?