Moda artık kusura bakmıyor!

Pandemide sığındığımız rahat ev ortamı, sokakların ‘yeni normali’ olmaya başladı. Gecelik rahatlığındaki kıyafetler, günlük yaşamın bir parçası haline gelirken cinsiyetsizlik ve zamansızlık modaya yön veriyor

Kadın hazır giyim markası Rivus’un yaratıcısı Dicle İpek Öztaşkın, “Pandemi modada tsunami etkisi yarattı’’ diyor.

Evde olan insanın doğal olarak kendi içine döndüğüne dikkat çeken Öztaşkın şöyle devam ediyor: “Sade ve basit ev yaşamına dönüş başladı. Moda da bu noktada evrildi. ‘Streetwear’ akımı vardı. Şimdi ‘Homewear’, ‘Sadwear’, ‘Hate-wear’ akımları doğdu. Rahat koleksiyonlar, doğal elyaf iplikten üretilmiş ürünler patlama yaptı. Herkes koleksiyonlarına spor, casual, zamansız ve sezonsuz ürünler tasarlayıp, koymaya başladı.’’

Tişörtler konuşuyor

 Bu noktada yeni kavramların ortaya çıktığını belirten Öztaşkın, ‘Sadwear’ kavramına dikkat çekiyor. Üzgün ve güvensizken tercih ettiğimiz kıyafetlere büyük bir ilgi olduğunu söylüyor… Ekliyor: ‘’Pijamalar, eşofmanlar, sweatshirtler, tshirtler gibi daha konforlu kıyafetler tercih edilir oldu.’’                 

Dikkat çektiği bir diğer akım ise ‘hate-wear’. Bu akımda tişörtlerin üstünde protest sözler, simgeler var. Ne giyileceğine fazla kafa yorulmamasını savunan bu akımda, özellikle gençler hissettiklerini kıyafetleri üzerinden konuşuyor. 

Moda artık kusura bakmıyor

Dicle İpek Öztaşkın

İnsanı kabullenmek

 2000 yılından itibaren önemli markalarda tasarımcı olarak çalışan, 2018  yılında kendi markası Rivus’u yaratan Öztaşkın’ın gözlemleri önemli. Moda dünyasında, sahip olduğumuz insani değerleri hem fiziki hem de mental olarak ‘kabullenme’ yaklaşımının doğduğunu söyleyen Dicle İpek Öztaşkın, ‘’Mesela oversize tasarımlar çok yaygınlaştı. Sade tarzdaki sizefree bir gömleği veya sweatshirt’ü cinsiyetiniz, kilonuz ne olursa olsun kullanabilirsiniz. Cinsiyetsizlik, kusurluluk bu tasarımların kabulü… Sahip olduğumuz her şeyi kabule geçiş yaklaşımı başladı. Moda akımları buna göre evriliyor artık” diyor.

Farklılıklara saygı

 Rivus henüz genç bir marka olsa da kendi kitlesini oluşturmayı başardı. Bunda, Öztaşkın’ın markasını yaratırken, farklılıkların kabul edilmesi ve buna saygı duyulmasını motto edinmesi etkili oldu. Dicle İpek Öztaşkın, ‘’İnsan enerjisinin birtakım demode kurallar ve tabularla belirlenmesine karşıyım. İnsanların, olguların kategorize edilmesi enerjimi düşürüyor. Bunları, renk-ırk ayrımı, dinler, cinsiyet seçimleri ve gelir eşitsizliği olarak puntolayabilirim. Markamın felsefesi de bu sorgulamalar üzerinden doğdu. Tüm ürünlerimiz ve etiketlerimizin içinde mottolarımız yazar. Bunlar da; Timeless, seasonless, ageless, genderless, simplicity, humanrights, equality... ‘’

Moda artık kusura bakmıyor

 Jüri, müşteri

Tasarımcı olarak motivasyonunu temel olarak dünyada olan bitenden aldığını söyleyen Öztaşkın, ‘’Felsefe, sanat tarihi, arkeoloji, doğa, ekonomi, sağlık ilgiyle takip ettiğim alanlar. Yeni müzik akımları, sanatçılar, sanat eserleri, ülkeler, şehirler ilham kaynaklarım. Ama aslında temel gerçek şu; müşteri sizin jüriniz. O neyi beğenir ve tüketirse bu da size bir ilham oluyor. Sevilen ve çok satılan ürünler bir sonraki sezonda da bize eşlik ediyor. Yeni koleksiyonumuzla örtüşmesi için de renk ve kumaş olarak dönüşüp hayat buluyor’’ diyor.

Sade ve düz

Koleksiyonları kadın-erkek olarak ayırmak istemediğini vurgulayan Dicle İpek Öztaşkın anlatıyor: ‘’Zamansız, sade, düz parçalar yapıyoruz. Herkes giyebilir. Bunları hem androjen modele hem de dişi modele, ‘aynı anda neden giydirmeyelim’ dedik. Aynı ürünleri ikisine de giydirip çekim yaptık. Afro kökenli mankeni de Türkiye’de ilk kullanan markalardan biriyiz. Kusurlarımız (!) kime göre ve neye göre? Bizi biz yapan en önemli değerler, sahip olduklarımız…”

Bingöl’den Tokyo’ya 2 saat 10 dakika 41 saniyede koştu!

2020 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda milli sporcuların mücadelesi sürüyor. Onlardan birisi de Yavuz Ağralı. Bingöllü, çocukluğu çobanlık, ayakkabı boyacılığı, araba tamirciliği, seyyar satıcılıkla geçmiş. Hayvanların peşinde koştururken bilmeden olimpiyatlara hazırlanıyormuş adeta! Sürekli koşuyormuş, etrafındaki herkes bu durumdan şikayetçi iken onu keşfeden öğretmenleri destekliyor.

Bunun nasıl bir yetenek olduğunu kendisinin de kavraması ve atletizmle profesyonel olarak uğraşmaya başlamasıyla başarılar ardı ardına geliyor. Balkan şampiyonu milli atlet, son olarak Sevilla’da düzenlen maratonda 2 saat 10 dakika 41 saniye koşarak Tokyo olimpiyatlarına gitmeye hak kazandı.

Beden eğitimi öğretmeni

Bingöl Milli Eğitim Müdürü Rahmi Güney’i ziyaretimde tanıdığım Ağralı, ‘’2003 yılında atletizme başladım. O dönemler babamla birlikte hayvan otlatmaya gidiyordum hem okul okuyordum hem de sporuma devam ediyordum. Niğde’de de üniversite okurken hem beden eğitimi öğretmenliği hem de antrenörlük bölümlerini bitirdim. Olimpiyat barajını 2 saat 10 dakika 41 saniyede koşarak Tokyo’ya gitmeye hak kazandım. Şu an pandemi dönemi olduğu için de Bingöl’deyim.

Zaman zaman yine babama yardım ediyorum. Geçmişten bu yana hep ekmeğimizi taştan çıkartmaya çalıştık. Milli veya olimpiyat sporcusuyum diye asla gurur yapmadım. Her zaman mütevazı ve basit yaşadım” dedi.

Ana yüreği

Bingöl’ün yaz oyunlarına giden ilk sporcusu olan Yavuz Ağralı, olimpiyatlara hazırlanırken 51 kiloya düşmüş… Annesi bu duruma çok üzülüyormuş, kilo alacağı bir iş yapmasını istiyormuş! Ana yüreği işte… Ancak Yavuz gibi bir evladı yetiştirmenin gururu da o anaya ait.

Moda artık kusura bakmıyor

Yaşamı yeniden yeşerteceğiz

Çarşamba gününden bu yana farklı illerde çıkan yangınları, ben de herkes gibi büyük bir üzüntüyle takip ediyorum. Bir ağaç bile kuşuyla, böceğiyle, mantarıyla kendi başına bir ekosistemken hektarlarca ormanın kül olması, sadece ülke adına değil dünya adına da çok büyük bir kayıp. Teselli bulabileceğimiz tek bir şey varsa, daha yangınlar sürerken ağaçlandırma kampanyalarının başlamış olması. TEMA’nın internet sitesinde ‘Yeniden Yeşerteceğiz’ bölümüne girerek istediğiniz il için fidan bağışında bulunmanız mümkün. Ben kendi adıma yangın çıkan her ilde bir dikili ağacım olsun istedim. Haydi, siz de!..