CHP’deki rapor iyi ama ya uygulama?

29 Mart 2021

CHP İktidar Hareketi oluşumunca “sokağın nabzı” denilerek Kılıçdaroğlu’na sunulan son rapor ne diyor? İttifaklar yapılırken ‘CHP sol düşünceden uzaklaşıyor, sağa kayıyor’ algısı yaratılmamalı ve parti tabanındaki ideolojik düşüncelerin dengeleri korunmalı. Parti örgütlerinde ‘ekipçilik ve tarafçılık’ anlayışı terk edilmeli. Delegelik sistemi kaldırılmalı, her görev ve her makam mutlaka üyelerin katılımıyla yapılacak seçimle belirlenmeli. Yani mesela bir il, ilçede belediye başkan adayı ya da milletvekili adayları o yerlerdeki bütün CHP’lilerin oy kullanımıyla seçilsin. Özellikle de atama asla olmasın. Bu saptamalar parti içi demokrasi adına gerçekten olmazsa olmazlar ama sadece kulağa hoş gelmekten öteye de geçmeyen sözler. Çünkü bu ve buna benzer tespitler daha önce de defalarca dile getirildi, kayda geçti ama o kadar. Dahası bunları çok fazlaca dillendirenler CHP içinde dışlandı, ötelendi, küstürüldü sonunda da ya partiden gönderildi ya da burada bize ‘siyaset yapma şansı kalmadı’ diyerek kendiliğinden gitti. Dolayısıyla CHP’liler açısından sıkıntıları aşma bağlamında “neler yapılmalı” arayışından ziyade “neden yapılmıyor” noktasına odaklanmak ve sorgulamak daha gerçekçi. Örneğin dün konuştuğum CHP’nin önde gelen isimlerinin buna dönük ortak görüşleri şunlardı:

“Çünkü bunlar aynı zamanda yönetimleri çok kolay da götürebilen maddeler. Onun için maalesef CHP’de de öyle diğer partilerde de öyle. Her başa gelen nasıl seçim kanununa dokunmuyorsa, bunlara da dokunmuyor. Özellikle iktidar partileri seçim kanunu değişsin istemiyor. İktidara gelse bugüne kadar seçim kanunu değişsin diyen CHP belki de o zaman diyecek ki ‘biraz da ben şunun keyfini süreyim.’ Dolayısıyla insanların demokrasiye ve hukuk devletine inancı yoksa veya tam değilse yani inancım var demesi yetmiyor, uygulamada bunu tam olarak uygulaması gerekir. Dolayısıyla şu anda CHP’de de uygulanmıyor, hiçbir partide de uygulanmıyor. Demokrasi bu değil. Bu demokrasi oyunu. Demokrasicilik oynuyorlar. Bu 1980 ihtilalinden sonra maalesef Türkiye’ye yerleşti. Özal’la da bu iş perçinlendi. Yani tüm milletvekillerini ilk Özal atama yaptı hepsini. Ondan evvel AP’de de CHP’de de 1980 öncesi önseçim olurdu yüzde 80-90,95 önseçim yüzde 5 atama olurdu ama 80 den sonra Özal her yerden atama yapınca diğer partilerde buna yöneldiler. Bugün CHP’de bütün isimleri Kemal Kılıçdaroğlu yazıyor. Diğerlerinde de diğer genel başkanlar.”

Kılıçdaroğlu rapora olumlu baktı ve haklısınız diyor ama?

“Kemal Bey’in şimdi bunları kabul etmiyorum deme şansı var mı? Yani bunlar olmasın deme şansı yok ki. O zaman demokrat olmaz. Kemal Bey, ‘a çok güzel, bravo’ diyor ama uygulamayacak hiçbirini. Kesinlikle uygulamayacak. Bir de Kemal Bey’in huyu bu götürüyorsun bir şeyi evet diyor, çok güzel falan diyor, sonra uygulamaya gelince hiçbirini yapmıyor.”

Partiden ayrılanlar, küskünlerde bunları söylemiyorlar mıydı?

“Aynen, zaten bunun için ayrıldılar. Dediler ki parti içerisinde siyaset yapma şansı kalmadı. Ön seçim yok, bizim siyaset yapma alanımız yok dediler. Onun için ayrıldılar. Partilerde demokrasi olmadığı için siyaset yapma şansı kalmıyor. Genel sıkıntı bu. CHP’de bunların başında geliyor.”

Olumlu baktığınınız rapordakileri niye uygulamıyorsunuz diye sorulmaz mı?

“Uygulansa zorun biter ama uygulamayacak. Uygulaması için tüzük değişikliği yapması lazım. Niye uygulanmadı diye kimse de sormaz. Çünkü siyaset yapıyorlar, oynuyorlar. Şimdi ne oldu? Raporu hazırlayanlara bir parmak bal çaldı. ‘Arkadaşlar hoş geldiniz ne kadar güzel çalışmışsınız, bravo, aferin’ dedi ama ondan öteye bir şey yok, olmaz. Bu ilk defa olan olay da değil. Daha önce de buna benzer parti içi çalışmalar oldu. Ama hiçbiri uygulanmadı. Sonuç ortada, şu anda Genel Başkan kral; istediği ili görevden alıyor, istediğini aday yapıyor.

Yazının devamı...

‘Etki ajanlığı’ Meclis gündemine gelmeli

27 Mart 2021

‘Etki ajanlığı’ konusunun Türkiye’nin beka meselesiyle doğrudan alakalı olduğunu vurgulayan Çiçek, “Günümüz dünyasında ordu savaşları ikinci plana gitti, artık vekâlet savaşları var” ifadelerini kullandı... Konuya ilişkin toplumsal bilinç yaratılmasında siyasi partilere büyük görevler düştüğünü ve meselenin Meclis’e taşınması gerektiğini belirten Çiçek, “İnşallah bir Meclis araştırması konusu yapalım derler” dedi...

İstihbarat mücadelesinde yeni boyut etki ajanlığı ve bunların Türkiye’de ivme kazanan faaliyetlerine dikkati çeken yazımız üzerine arayan 40 yıllık siyaset ve devlet adamı Cemil Çiçek, “Gündeme getirdiğiniz konu Türkiye’nin beka meselesiyle doğrudan alakalıdır. Herkes siyaset yorumu yapıyor. Gündelik siyaset; o onu dedi, bu bunu dedi, Türkiye’nin ömrünü, imkânlarını tüketiyor. Onun için, yazdıklarınız üzerinde önemle durulması gereken bir konu” dedi.

Bu sözlerinin ardından da geride kalan uzun yıllarda Devlet, Adalet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı görevlerinde bulunan, 2011-2015 yılları arasında da TBMM Başkanlığı yapan Cemil Çiçek ile etki ajanları ve Türkiye’yi hedefleyen faaliyetlerini konuştuk. İşte anlattıkları: 

“Türkiye maalesef, aynen 2. Meşrutiyet’teki siyasi tartışmalar gibi, iç çekişmelerle, sataşmalarla, kavgalarla zaman kaybediyor ve esas meseleler göz ardı ediliyor. Mesela enteresan bir şey daha var. Önceki gün gazetede küçük bir haber olarak çıktı. İngiliz Prensi Charles Yunanistan’a gidiyor. Yunan ayaklanmasının 200. yılı dolayısıyla bir toplantı yapılıyor. Bu toplantıyı geçen seneden beri planlıyorlar, uluslararası bir boyut kazandırmaya çalışıyorlar. Ayrıca da bu toplantılarda Pontuslara da soykırım yaptı demeye getirilen bir kampanyanın da hazırlığını yapıyorlar. Ama küçük bir haber, kimsenin umurunda değil, kimsenin yazıp çizdiği de yok. Sadece Kılıçdaroğlu şöyle dedi, Erdoğan böyle dedi, her gün televizyonlarda tartışma, içeride tartışma. Bakın, oraya Rusya Başbakanı katılıyor, Fransa Savunma Bakanı katılıyor. Belli ki bu toplantı Türkiye’yle birinci derecede alakalı ama bizim bunun üzerinde durduğumuz yok. Ben bunu ilgili yerlerde zaman zaman gündeme getirdim. Şimdi hepsini yan yana getirdiğinizde, sizin söyledikleriniz, onlar, başkaları Türkiye’nin oturup fotoğrafa yeni baştan bir bakması gerekiyor. Elbette demokratik bir ülkede siyaset yapılacak, partiler birbirlerini de eleştirecek ama görmemiz gereken konular da göz ardı edilmeden bu tartışmaların yapılması lazım. Toplantılarda, grup toplantılarında bunların gündeme getirilmesi lazım. Bakın, 24 Nisan geliyor. Bakalım ABD ne diyecek soykırım meselesinde? Biz bu tartışmaları yaparken Çek Cumhuriyeti de parlamentosundan soykırımı geçirdi, 40 ülke oldu şimdi. Ama bunlar içeride dikkat konusu olmuyor.”

DENGELERİ DEĞİŞTİREN BİR COĞRAFYA

Etki ajanları fırsat buluyor anlamında mı?

“Bizim dikkat etmemiz gereken şey şu: Türkiye stratejik önemi dünyada katsayısı en yüksek coğrafya. Dengeleri değiştiren bir coğrafya. İşbaşındaki hükümet ne olursa olsun, bu coğrafya dış politikada bize artı bir imkân sağlıyor. Yani bizim başarımızdan başarısızlığımızdan öte, böylesine bir coğrafya. Şimdi bu coğrafyada yaşayan milletimize geçmişte de ve bugünde bir kısım ülkeler operasyon çekiyor. Dış güçler diyor Sayın Cumhurbaşkanımız. Bu ekonomik alana müdahaleden tutun, başka şeylere varıncaya kadar. Bu dış güçlerin sayısı, yani Türkiye’ye operasyon çekecek ülkelerin sayısı 7’yi, 8’i geçmez. Bunlarla önemli bir kısmıyla da aynı ittifak içerisindeyiz. Yani Mozambik Türkiye’ye ne yapacak ki? Nijer Türkiye’ye nasıl operasyon çekecek ki? Burkina Faso, faso fiso, ne yapacak ki? Şimdi madem Türkiye bu kadar önemli, Türkiye’nin aldığı, alacağı kararlar dünya dengesi, bölgedeki gelişmeler, iki kutuplu dünya tekrar oldu üç kutuplu, bu kutuplar arası ilişkiler açısından önemli. Böyle olunca bu 7-8 ülkenin istihbaratçılarının görev yaptığı yerde Türkiye’dir.”

Yazının devamı...

İstihbarat mücadelesinde yeni boyut etki ajanlığı

25 Mart 2021

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda en çok tartışılan istihbarat faaliyetleri arasında etki ajanlığı da var. Yani sizin içinizden ya da sizden gibi görünen ama aslında karşı tarafa hizmet edip sizi arkadan vurmaya çalışanların yürüttüğü psikolojik algı operasyonları. Çünkü bunlar siyasetten iş dünyasına, hukuktan sanat camiasına, medyadan akademisyenlere veya sivil toplum örgütlerine kadar hemen her yerde varlar. Ve bağlı oldukları istihbarat servisleri ya da uluslararası şirketlerden gelen emirle istenilen algıyı oluşturup, gerekli propagandayı yapıyorlar. Onun için de istihbaratçıların anlatımıyla “derin” faaliyetlerde esas tehlikeli olanlar “klasik istihbarat ajanları” değil, hemen her yere sızan veya devşirilen bu gibi etki ajanları. Özellikle de hedef ülke ve toplumda yarattığı tahribatlar dikkate alındığında. Ki bu bağlamda Türkiye’de siyasetten ekonomiye ve sosyal yaşama dönük fazlasıyla etki faaliyeti iddiası ve tartışması var. Hatta savcılık iddianamelerine yansıyan örnekler de söz konusu. Dolayısıyla, hem istihbarat dünyasındaki değişimi hem de ülkemize yansımaları ve faaliyetlerini irdelemekte yarar var. Geçmişte kritik görevlerde bulunan eski istihbaratçı Metin Ersöz anlatıyor:

“İstihbaratta Hitler’e kadar olan birinci dönem hanedan istihbaratlarıydı. Bunların önceliği hanedanı korumaktı, halka hizmet etmek değildi. 2. Dünya Savaşı ile soğuk savaş dönemini kapsayan ikinci dönem ulusal istihbarat teşkilatlarının güçlendiği süreç. 3. dönem ise 1990’dan sonraki yeni dünya düzeni ve süreçte çok ciddi değişen istihbarat faaliyetleri. Mesela ne oldu? Rusya’daki Yahudiler ile batıdaki Yahudilerin çok entegre çalıştığını biz 1990’lardan sonra algılayabildik. Öyle bir derin ilişkilere girmişler ki bunların etkisiyle ve ABD ile İsrail’in kontrolüyle özel bağlantılar ve özel sistemler geliştirildi. Bunlar para piyasalarına hâkim oldular. 1990 sonrası teknolojik gelişmeler de çok etkili. Bildiğiniz beş şirket Apple, Microsoft, Amazon, Google’ın çatı şirketi Alphabet, Facebook; bunlar öyle bir veri altyapısı geliştirdiler ki dünyadaki hiçbir ulusal istihbarat şirketinin ulaşamayacağı gibi bir taban oluşturdular. Yani bunların istihbarat altyapısı ne ABD’de ne Rusya’da ne de Çin’de var.”

Bu ne anlama geliyor?

“Müthiş bir altyapı. Hepimizin bilgileri bunlar için ulaşılabilir oldu. Bunu fark eden özellikle CIA, MOSSAD ya da diğer servislerin içindeki uzmanlar emekli olduktan veya kendi istihbarat teşkilatlarından ayrıldıktan sonra bu veri tabanına ulaşıp hedefledikleri kişilerin bilgilerini kullanmaya ve satmaya başladılar. Bunu da Suudi Arabistan, BAE, Kıbrıs Rum kesimi, Yunanistan üzerinden yaptılar. Böyle bir özel istihbarat dünyası gelişti ve bugün o kadar güçlü ki devletleri, ABD’yi bile kontrol edebilecek hale geldi. Sonuç itibarıyla, bugün dünyayı kontrol eden 147 tane holding var ve bunlara bağlı 3 bin tane şirket var. Beş teknoloji şirketiyle de uzlaştılar, onların veri tabanından da yararlanıyorlar. Bunlar dünya siyasetini ve ekonomisini yönlendiriyorlar, yönetiyorlar. Örneğin, kredi derecelendirme kuruluşu da kredi veren de de aynı holdinglere bağlı. Hepsini yöneten bir üst aklın olduğu bir dünyada yaşıyoruz.”

Peki ya Türkiye’deki durum? Bunlar bizi nasıl etkiliyor, özellikle de bu anlamdaki etki ajanlığı faaliyetleri iddia edildiği gibi yoğun mu? Ersöz, devam ediyor:

“Türkiye mutlak kontrole girebilecek bir ülke değil ama Türkiye’de bunların kontrol etmeye çalıştığı gruplar var, siyasi partiler var. Mesela bazı siyasi partiler tamamen kontrollerinde, bunların güdümünde hareket ediyorlar. Bazı partilerin içinde de bunlara hizmet edenler var, özellikle de medya ayağını küreselcilerin adamları oluşturuyor. Yani onlar siyasi partileri kontrol etmeye çalışıyorlar, siyasi partiler de kapasitelerine göre onlarla flört ediyorlar. Yine Türkiye’de bunların ve iş birlikçi kuruluşlarının fonladığı bir sürü şirket var.”

Etki ajanlarının faaliyeti Türkiye’de yoğun yani?

“Etki ajanı faaliyetleri maalesef Türkiye’de yoğunlaştı. Mesela Türkiye’ye karşı çalışan özel istihbarat şirketlerinin arkasında üç ya da daha fazla ulus gizli servisleri de var. Parayı veriyorlar, çalıştırıyorlar. Bunlar ilk raportör olarak geldiler, üniversitelerde çalışan bazı profesörlere sayfası 100 dolardan Türkiye’nin Kürt ya da İslami hareketler ya da başka sorunlarına dönük rapor yaz dediler. Böyle böyle başladı, bundan sonra gelişti, büyüdü. AB’nin yönlendirdiği zaten çok sayıda insan geldi, Türk insanının psikolojisiyle oynadılar sürekli. Şimdi maskeleri düşmeye başladı. Sonuç itibarıyla, şu anda etki ajanlarının bağlı olduğu şirketler var. AB fonlarından beslenen şirketler veya araştırma şirketleri, bir sürü vakıf var. Bunların finansman kaynaklarını incelerseniz, raporları satarak ayakta durmaya çalıştıklarını görürsünüz. Çarpıtılmış raporlar hazırlarlar ve etki yaratmaya çalışırlar.”

Yazının devamı...

‘CHP ABD’den demokrasi dilenemez’

22 Mart 2021

Kılıçdaroğlu’nun “dostlarla iktidar” söylemi ve bu bağlamda yeni arayışlar ya da yakınlaşmalara dönük geçen hafta art arda görüşlerini aktardığımız CHP’nin önde gelen isimlerinin kesiştiği nokta şuydu:

Bugünkü seçim sistemine göre ittifaklar kaçınılmaz ama CHP’nin A planı ittifaklar değil öncelikle kendi öz gücünü yükseltmek olmalı.

İttifaklar açısından olası yeni bileşenler ya da alenileşme görüntüsündeki yakınlaşmalar konusunda ise vurgulanan “kırmızı çizgi” çok açık ve netti:

“Üniter devlette mutabık olmalıyız.”

Yani endişelerin giderilmesi kaydıyla herkesle birliktelik olabilir. Ülkedeki yeni gelişmelere bakıldığında nasıl olur ya da olabilir miyi göreceğiz ama CHP’nin bu tavrı hakkında dahi çok sayıda farklı mesajlar aldık. Bu arada partiden ihraç edilen Eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş aradı ve “bize de söz hakkı var mı” diye sordu. “Herkese var” deyince de görüşlerini anlattı:  

“Bugünkü seçim sistemine göre bu ittifaklar kaçınılmaz, ittifaklar olacak eğer seçim sistemi, siyasi partiler kanunu değişmezse ancak gördüğüm kadarıyla CHP bütün umudunu ittifaklara bağlamış oysa yapması gereken öncelikle kendi ideolojisine güvenecek. Nedir bu ideoloji? Cumhuriyet’in daha doğrusu Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluş felsefesidir, modern Türkiye’nin yapılanmasıdır. CHP bu değerlerini koruyarak elbette ki zamanı gelince ittifaklar da yapabilir, adaylar da çıkarabilir ama bütün bu değerlerine aykırı bir şekilde her şeyini ittifaka bağlaması CHP’ye de başarı getirmez Türkiye içinde hayırlı bir sonuç doğurmaz.”

Önce öz gücü sonra ittifak yani?

“Evet. Bunu da demokratik bir CHP ile yapabilir. Yani bu ülkeye demokrasinin vazgeçilmezi olarak CHP güçlendirilmiş parlamenter sistem diyor. Demokratik bir parlamenter sistem demokratik bir işleyişle olur. Ama bugün sadece CHP değil bütün özellikle TBMM’de temsil edilenler açısından söylüyorum hiç bir parti kendi içinde demokratik değil. Demokratik işleyiş yok. CHP Türkiye siyaset tarihinde görülmemiş bir anti demokratik uygulama içinde. Örnek vermek gerekirse; önseçimle gelen milletvekili yok, belediye başkanı yok, kongrelerini baskı yaparak tek listeyle seçimlere gidildi. Yine kurultaya gidildi, kurultayda da mesela Kemal Bey’in listesinde olmasına rağmen PM’ye seçilemeyen 2 kişiyi de tuttu. Bunlar yetmezmiş gibi 2 yıl önce yani 2018’de milletvekillerinin tamamını Kemal Bey kendisi belirledi, demokratik bir gelenek olan grup başkan vekillerinin seçimle belirlenmesini dahi ortadan kaldırarak onları da kendisi atadı. Böyle olunca da parti tabanı genişleyemiyor, parti tabanı kendisini dışlanmış görüyor ve rahatsız. Bunlarla partiyi büyütemez.”

Yazının devamı...

Aşıda kafa karışıklığı ve gerçekler

20 Mart 2021

Sağlık Bakanlığı eski Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Turgut İmir, koronavirüs aşısı tartışmasıyla ilgili “Aşıların hiçbirinin kötü olduğuna inanmıyorum ama bu emniyet bakımından Çin aşısında tüm ölü virüsün verilmesi daha emniyetli görünüyor” diyor.Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de aşılananların sayısı hızla artıyor ama bu artık hangi aşı daha güvenli ve etkili tartışmalarının sonlandığı anlamına gelmiyor. Aksine, Avrupa Birliği İlaç Dairesi’nin (EMA) “güvenilir” açıklamasına rağmen, Avrupa ülkelerinin birbiri ardına İngiliz-İsveç ilaç firması Astra Zeneca aşısının kullanımını askıya almaları nedeniyle pik yapmış durumda. Çünkü Danimarka ve Norveç’te iki sağlık görevlisinin yaşamını yitirmesi, bazı kişilerde de “kan pıhtılaşması ve tromboz” vakalarının görülmesi zaten var olan aşı odaklı endişeleri doruğa taşıdı. Dolayısıyla, yine kafa karıştıran noktaların başında aşıların ülkelere ve firmalara göre değişen farklı üretim yöntemleri var. Yani ölü virüsün kullanıldığı geleneksel ve virüsün tamamı yerine, genetik bilgisini taşıyan RNA zincirinden kritik bir kısmın vücuda enjekte edilmesini içeren yeni tip aşılar polemiği. Tabii virüsün mutasyona uğraması gibi evrilmiş yeni haliyle. Çünkü bu tartışma başlarda daha çok “Hangisi daha etkili?” üzerineydi, şimdilerde ise risk olasılığına odaklanmış durumda. Gerçekten yöntem farklılığı risk katsayısını etkiler mi?

Aşı ve kan hücreleri üzerine yıllar öncesine uzanan birçok çalışması, hatta serum enstitüsü kurma girişimi bulunan, ABD’de de Mikrobiyoloji ve İmmünoloji dersleri veren, Hıfzıssıhha, tedavi hizmetleri dâhil 6 genel müdürlükten sorumlu Sağlık Bakanlığı eski Müsteşar Yardımcısı (1994-1996) Prof. Dr. Turgut İmir anlatıyor:

“Bu aşıların hiçbirinin kötü olduğuna inanmıyorum ama bu emniyet bakımından Çin aşısında tüm ölü virüsün verilmesi daha emniyetli görünüyor. Kullanılan aşıdaki bağışıklık sistemini uyaran yapılara biz antijen diyoruz. Bu antijenler vektör aşısında partikül (parçacık) halindedir. Ölü virüs aşısında (Çin aşısında) ise, yapısında çok miktarda değişik özelliklerde bağışıklığı uyaran birçok farklı antijenik yapı bulunmaktadır. Yani vektör aşısındaki antijen virüsün belki de on binde biri ama özel kısmı. Bu özel antijenik yapılara vücudumuzda antikor üretildiğinde, kendisini oluşturan antijenin özel bölgesine bağlanıyor ve küçük bir antijen-antikor kompleksi (immün kompleks) oluşuyor. Bu küçük immün kompleksler damar sistemimiz içindeki yüksek basınçtan dolayı damar duvarlarına itilerek ve oraya bağlanarak bölgeye yerleşirler, birikim yaparlar ve hem damar duvarı zedelenir ve hem de pıhtılaşma faktörleri etkin hale gelir. İmmün kompleks üzerindeki bu birikim ve uyarılan faktörler hem yerleşim bölgesinde damar iç yüzeyinde zedelenme yaparlar hem de bu bölgeye kan dolaşımında bulunan trombosit ve netrofil denen hücreleri bölgeye çekip onları ayrıca uyarırlar ve hem bu uyarılan hücreler immün komplekse bağlanırlar ve nötrofil dediğimiz hücreler bir takım enzimler salarak immün komplekse yok etmeye çalışır. İşte bu esnada damar duvarı da bu enzimlerden etkilenir, zarar görür. Bu nedenle üretim aşamasında bir sorunlu durum olmazsa ölü virüs aşısı bugünkü bilgilerimize göre daha az sorun yaratabilir.”

Emniyet bakımından Çin aşısı nasıldır?

Bu tür aşılarda risk var o zaman?

“Onu söylemeye çalışıyorum ama elimde kesin veriler olmayınca şu aşı iyidir bu aşı iyi değildir deme durumunda değilim. Çünkü moleküllerin büyüklüğü hakkında tam bilgimiz yok. Ne kullandılar onu tam bilmiyoruz. Ben sadece mekanizmasını izah etmeye çalışıyorum. O mekanizmaya bağlı olarak sorun gelişebilir. Gelişen antikor yine bağlanıyor ona ama bu yapıların üzerindeki bağlanma noktalarının sayısı her molekülde farklı. Eğer büyük molekül olursa ve/veya üzerine çok miktarda antikor bağlayabiliyorsa bunlar kolaylıkla yok edilebilir çünkü daha iri immün kompleks gelişir. Ama üzerinde daha az bağlanma noktası varsa daha küçük immün kompleksler oluyor ki bu immün kompleksler tehlikeli olabiliyor, damar duvarlarında birikebiliyor. Çin aşısında kullanılan tüm virüs partikülleri ölü virüslerden oluşuyor. Virüsler kendisine karşı meydana gelen antikorlarla birleşip kolayca yok edildiği için kan dolaşımında uzun süre kalmıyorlar. Bunları zaten çocuklara da veriyoruz. Yani bunların zarar verme olasılığı daha az diğerine nazaran...”

Aşı tartışmalarında bir de

Yazının devamı...

‘Çanakkale yanıyor’

18 Mart 2021

İtilaf devletleri, 18 Mart 1915’te her türlü savaş hukuku kurallarını yok sayarak, kan ve katliam amacıyla sivil yerleşim yerlerini, hastane ve sağlık ünitelerini, yaralıları taşıyan gemileri hedef aldı, tüm kenti yakıp yıktı ama Çanakkale’yi geçemedi... Gazeteci Erkan Özmen, ‘Son Kale Çanakkale’ kitabında son sistem ateşli ve uzun menzilli toplarına rağmen geldikleri Çanakkale’de ummadıkları bir dirençle karşılaşan emperyalistlerin, insanlık dışı yöntemlerini ve savaş suçlarını gözler önüne seriyor...

Çanakkale savaşları hakiki bir vatan savunmasıdır. Türkiye’nin ayakta kalmasını, Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’i mümkün kılmıştır. Ve sadece yaşadığımız toprakları değil, dünya tarihini etkileyen, daha doğrusu, tarihin akışını değiştiren bir olaydır. Yokluklar içindeki bir milletin çağın en güçlü devlet ve silahlarına topyekûn direnişinin gerçek bir destanıdır. Bu destanın her satırında vatan duygusuna inanç üstünlüğü ve insanlık onuru vardır. Bu onur sadece silahlı mücadeledeki kahramanlıklar değil, yaralı düşman askerini canı pahasına sırtına alıp karşı sipere taşıma ya da kendi öğün yemeği olan çavdar ekmeği ile çorbasını esir alınanlarla paylaşma gibi Türk askerinin verdiği insanlık dersleri örneklerinden de kaynaklanmaktadır. Yani Türk askeri savaşın sadece öldürmekten ibaret olmadığını tüm dünyaya bir defa daha göstermiştir. Hem de itilaf devletlerinin her türlü savaş hukuku kurallarını dahi yok sayarak sadece kan ve katliam hedeflemelerine rağmen... Çünkü Çanakkale’de bu bağlamda sivil yerleşim yerlerini, hastane ve sağlık ünitelerini vurma ya da yaralıları İstanbul’a taşıyan gemileri torpilleyip batırma gibi yaptıkları sayısız insanlık dışı örnek var. Üstelik de bunlar münferit gelişen değil, doğrudan en yetkili ağızlardan bizzat savaş talimatı şeklinde gerçekleşen ve hepsi de tarihi belgelerde yer alan alçakça saldırılar. Yani aleni “savaş suçları” kapsamındaki olaylar. İşte 18 Mart 1915’te sahip oldukları son sistem seri ateşli ve uzun menzilli toplarına rağmen geldikleri Çanakkale’de hiç ummadıkları bir dirençle karşılaşanların ne gibi insanlık dışı yöntemlere başvurduğunu gösteren, gazeteci Erkan Özmen’in “Son Kale Çanakkale” kitabında yer alan bazı detaylar:

İNGİLİZ AMİRAL EMİR VERDİ

18 Mart 1915... Günlerden cuma. Deniz hafif dalgalı. Saat 8.30... İşgalci birleşik düşman deniz filosunda İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne ait 15 zırhlı, Fransız Deniz Kuvvetleri’ne ait 4 zırhlı, 3 kruvazör, pek çok torpidobot, birçok mayın arama tarama gemileri, nakliye gemilerinden oluşan birleşik donanması bütün gücü ile Çanakkale Boğazı’na geldi.

.....İngiliz Amiral John de Robeck Amiral gemisi Queen Elizabeth’in kaptan köşkünde dürbünü ile Anadolu sahilini dikkatlice inceliyordu. Gemiden iyi bir hedef şeklinde görünen Çanakkale yakınlarındaki Çimenlik Kalesi’ni görünce durdu. Kararını vermişti. Sağ elini göğsüne götürdü, haç işareti yaptı. Sonra ‘Atış serbest’ emrini verdi. Saat 11.25’te gemiler Anadolu Hamidiye Tabyası ve Çimenlik Kalesi’ne 14 bin yardadan (yaklaşık 16 kilometre) mesafeden ateş kusmaya başladı.

.....16 kilometreden ateş açan birleşik düşman gemilerine cevap veremiyorduk. Çünkü sahip olduğumuz elimizdeki topların hepsi kısa menzilliydi, mermiler bu uzaklıktaki gemilere ulaşamıyordu. Yaklaşık bir saat süren bu atışlarla tabyalarımızın birçoğu tahrip oldu. Bir kısmı toprak altında kalarak kullanılamaz hale geldi. Yer yer yangınlar çıktı. Türk vatanını binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelerinden kalkıp gelerek işgal etmeye çalışan saldırgan emperyalist birleşik düşman deniz kuvvetlerine karşı vatanını savunan Mehmetçik birbiri ardından şehit oluyordu.

‘ÇANAKKALE ŞEHRİNE ATEŞ’

Yazının devamı...

Suriye’de rejim değil ülke çöktü

15 Mart 2021

Suriye iç savaşı 10. yılını geride bırakırken sahaya baktığımızda Fırat’ın doğusu, Fırat’ın batısı ve Esad rejiminin egemen olduğu bölgeler şeklinde parçalı ve son derece karmaşık bir tablo var karşımızda. Çünkü tablonun her parçası da kendi içinde başka karmaşıklıklar içeriyor. Hem aktörler hem de aleni ve gizli farklı planlar, senaryolar açısından. Dahası ta başından beri gitti, gidiyor denilen Esad hala yerinde, hatta güçlenme durumu söz konusu. Çatışmaların ilk başladığı andan bugüne dek ortaya çıkan katliam ve göç bilançosu ise insanlık adına utanç verici boyutta. 150 bini kadın ve çocuk 600 bini aşkın insan hayatını kaybetti, ülkesini ve ülke içinde evini terk edenlerin sayısı da 13 milyonu buldu. En vahimi de hala bu karanlık tünelin ucunun görünmemiş olması. Evet, uluslararası platformlarda ülkeye ve bölgeye barış söylemleri ve sanki çabaları, görüşmeleri var ama bunlar da daha çok “mış” havasında. Hele de ABD ile Rusya arasındaki güç mücadelesi ve özellikle de İdlib’deki ‘derin” tehdit ile riskler dikkate alındığında. Yani yaşanan dram dünyanın gözünün önünde devam ediyor. Türk Kızılay Genel Başkanı Dr. Kerem Kınık, anlatıyor:

“10. yılda en kritik yer İdlib deniliyor ama Şam’da Lazkiye’de farklı mı? Bugün Suriyelilerin yüzde 80’i aşırı yoksul. Çalışma çağındaki nüfusun, gençlerin yüzde 60’ında işsizlik var. Bizim insani yardım aktörlerimizin yani BM, Kızılay, Kızılhaç gibi bunların ortak Suriye değerlendirme raporlarına göre;2021 yılında insani yardıma muhtaç olan Suriyeli sayısı 13.4 milyon kişi. Bu 2020’de 11 milyondu. Yani gün geçtikçe insani yardıma desteğe ihtiyaç duyan insan sayısı artıyor. Maalesef insani yardıma muhtaç olan nüfusun büyük bir kısmı kadın engelli, dul, çocuk gibi gerçekten koruma sağlamazsan hayatını devam ettiremeyecek insanlar. Bir taraftan 2020 bu krizin üzerine Kovid’i de ekledi. Baktığınızda pek çok insan Kovid nedeniyle hizmet alamıyor özellikle çadır kentlerde vs. Şu an itibarıyla doğrulanmış 45 bin civarında vaka var ama rakam bunun en ez iki üç katıdır. Ülke genelinde hastanelerin yüzde 42 si, birinci basamak sağlık merkezlerinin de yaklaşık yarısı çalışmıyor ve bütün ülkedeki sağlık insan gücünün yüzde 70’i ülkeyi terk etti. Yaklaşık 40 bine yakın doktor vardı şu anda 5 binden daha az doktor kaldı mesela. Yani ortada hastane, doktor yok, ilaç yok, aşı zaten yok.”

Rejimin kontrolü altındaki Şam’da Lazkiye’de de yokluk ve yoksulluğun had safhada olduğunu belirten Kınık, devam ediyor:

“Mesela elektrik ve su saatlik veriliyor, insanlar çamaşırlarını filan yıkıyorlar. Ekmek almak için millet sabah fırınların önünde kuyruğa giriyor. Bunlar Şam’da, Lazkiye’de, İdlib’de değil. Hatta İdlib’de bizler diğer insani yardım aktörleri falan düzenli ekmek sağlıyoruz. Mesela TMO bu sene bize 100 bin ton un veriyor biz bunları 10 bini aşkın TIR’la Suriye’nin içerisine sevk ediyoruz bizim oradaki fırınlarımızda ekmek yapıp dağıtıyoruz ama rejimin olduğu bölgelere baktığınızda insanlar ekmeğe bile bu anlamda ulaşamıyorlar. Şebeke suyuna da ulaşamıyor insanlar. Suriye genelindeki nüfusun yüzde 36’sı şebeke suyu dışındaki kaynaklara bağımlı. Herkes evine kuyu açmış… Kanalizasyonlar çalışmıyor, bütün kaynaklar kirletilmiş durumda. Suriye’nin içerisinde 500 bin çocuk yetersiz beslenme ve ona bağlı hastalıklar nedeniyle maalesef gelişme geriliği yaşıyor. Bu arada çok acı veren araştırmalar var. Mesela gençlere sorduklarında her iki gençten bir tanesi çatışmada yakın bir akrabasının ya da arkadaşının öldürüldüğünü söylüyor. Her 6 Suriyeli ‘den biri ebeveynlerinden en az birinin öldüğünü veya ağır şekilde yaralandığını söylüyor. Kendisinin yaralandığını söyleyenler de yüzde 12...”

Özetle; geride kalan 10 yılda tam anlamıyla kan ve gözyaşı ülkesi Suriye’de siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ya da bilimsel anlamda hangi boyutuyla bakarsanız bakın eldeki bütün varlıklar yitirilmiş durumda. Eski Suriye’den kalan ise sadece Esad var. Yani Suriye’de rejim, Esad yerinde duruyor ama ülke çökmüş durumda...

Yazının devamı...

'Üniter devlette mutabık olmalıyız'

13 Mart 2021

Murat Karayalçın, CHP ve HDP ilişkisiyle ilgili, “Biz terörün ne silahlı ayağını ne siyasi ayağını kabul ederiz. Bunu yargı karara bağlasın. Karar çıktıktan sonra eğer böyle bir durum varsa, CHP’nin zaten kapatılacak bir partiyle birlikte olması söz konusu değildir. Bir ortak yanımız olmalı. O da üniter devlet” dedi

CHP ile HDP arasında son bir iki seçimdir epey gelişen siyasal temas ya da yakınlaşmadaki sosyal mesafe hassasiyeti malum. Özellikle de CHP açısından. Çünkü hem ittifak bileşenleri ve parti içi dengeler hem de seçmen tepkisi gibi çekinceler söz konusu. Ama son dönemlerde iki parti arasındaki sıklaşan yakın temas görüntüleri ve CHP’lilerin söylemlerine bakıldığında ise sanki bu sosyal mesafe hassasiyeti azalmış durumda. Dolayısıyla da birkaç gündür bu konuya odaklandık ve partililere “CHP’nin HDP siyaseti netleşiyor mu?” diye sorduk. Bu havayı teyit eder nitelikteki aldığımız yanıtları da arka arkaya yazdık. CHP-HDP ilişkilerindeki gelişmeleri sorgulamaya bugün de devam ediyoruz. Sorumuz yine aynı:

CHP’nin HDP siyaseti netleşiyor mu? SHP-CHP birleşimini gerçekleştiren eski genel başkanlardan (SHP) Murat Karayalçın anlatıyor:

“Resmi bir tavır var mı, yok mu onu bilmiyorum ama bence olaya tarihi bir perspektiften bakmakta yarar var. Bizim hareketimiz yani SHP-CHP hareketi ya da Türkiye’nin sosyal demokratlarının içinde olduğu siyasi partiler Kürt sorununun çözümünü bir Cumhuriyet sorunu, bir yurttaşlık sorunu, bir demokrasi sorunu olarak görmüştür. Erdal İnönü’nün yani 1991 yılında TBMM’de Kürt siyasetinin temsil edilmesi anlayışı daha sonra 1994’de ikinci SHP döneminde yerel meclislerde yine aynı görüşe yer verilmesi bu bakışın bir ifadesidir. Bu bakış şöyle özetlenebilir: Yurttaşlarımızın bir bölümünün, bir kesiminin Kürt kardeşlerimizin bir sorunu varsa bu isyanla, kalkışmayla, dağda çatışmayla çözülmez. Bunun çözüm yeri üniter devlet anlayışımız içinde TBMM’dir. Her şeyi TBMM’de tartışmalıyız. O nedenle, bu çok temel sorunda TBMM’de temsil edilmeli, tartışılmalı diye düşündük. Yani SHP-CHP çizgisinin genel bakışı hep böyle oldu, bu yeni bir şey değil. Bu arada, konuya her zamanki gibi meşruiyet açısından yaklaştık ve eğer ülkemizin birliğine bütünlüğüne, evlatlarımıza bir siyasi partiden, bir siyasi örgütlenmeden bir saldırı, bir saldırı tasarımı varsa, bir kalkışma söz konusuysa bu da yargı organları tarafından karara bağlanmalı. Yani bölücülüğü biz asla kabul edemeyiz burası bizim yurdumuz, yuvamız. Yuvamızın bir parçasının koparılması bunun için silahlı, silahsız eylemlerde bulunulması bizim asla kabul edemeyeceğimiz bir şeydir. Ama bunun kararını siyasetçi veremez, bunun kararını gazeteci veremez bunun kararını bir hukuk devleti olan Türkiye’de yargı organları verir.

‘Fezlekeler tek tek incelenmeli’

HDP ile ilgili bir kuşku varsa, hele bu bağlamda bir kuşku varsa, yapılması gereken şey yargının bu konuyu ele almasını sağlamaktır. Zaten Meclis’te grubu olan siyasi partilerin de bu doğrultuda girişimde bulunma hakları vardır. Bunların hiçbiri olmadan böyle bir tavır sergilenmesi bizim için, tüm yurttaşlarımız için kutsal olan birtakım sözcüklerin, kavramların gerisine çekilerek, orayı siper alarak, Türkiye’nin bir siyasi partisinin tüzel kişiliğinin kaldırılmaya çalışılması, mensuplarının tutuklanması için fırsat yaratılması bizim kabul edeceğimiz bir şey değildir. Çok açık ki bu fezleke olayı bir siyasi projenin uygulama aracı haline gelmiştir. Aslında olması gereken, tek tek dosyalar incelenmelidir. Zaten bu konuda grup kararı da alınamıyor. Milletvekilleri vicdani kanatlarına göre karar vermelidirler. Yani eğer böyle bir kuşku varsa onun yargıya gönderilmesi doğrultusunda yoksa da dokunulmazlıkların kaldırılmaması için oy kullanmalıdırlar. Fakat bu böyle değerlendirilemeyeceği artık ortaya çıkmış olan bir girişimdir. CHP’nin burada bu oyunu bozacak bir tavır sergilemesi gerekmektedir. Sanırım da o yapılıyor.” 

Yazının devamı...