'Bomba baş bacadan makine dairesine girdi'

21 Temmuz 2020

Kıbrıs Barış Hârekatı sırasında Türk jetlerinin düşman gemisi zannedip batırdığı TCG Kocatepe Muhribi’nde Savaş Harekât Merkezi Subayı emekli Deniz Kurmay Yarbay Özhan Bakkalbaşıoğlu, faciayı anlatırken sanki o anları yaşıyor.

Üzerlerinden uçan Türk jetlerini tanıyıp el salladıklarını anlatan Bakkalbaşıoğlu, ardından bombardımanın başladığını, bacadan giren bombanın makine dairesine girdiğini, radar başındaki bir askerinin ölümüne tanık olduğunu anlattı.

Dünkü yazımızda TCG Kocatepe muhribinin Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ilk günündeki üstlendiği görevi ve yaşananları aktarmıştık. Deniz ve Hava Kuvvetleri arasında tam bir uyum söz konusuydu ve çok başarılı bir çıkarma gerçekleştirilmişti... Ve TCG Kocatepe yeni parti askerleri alıp tekrar ertesi sabah Kıbrıs’a çıkarmak üzere Mersin’e geri dönmüştü. Ama ne trajiktir ki harekâtın ikinci günündeki senkronizasyon kopukluğu TCG Kocatepe’nin son günü oldu. 21 Temmuz 1974’te TCG Kocatepe, istihbarat hatası ve haberleşme eksikliğinden Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş jetlerince bombalandı. TCG Kocatepe battı, 246 personelinden 54’ü şehit oldu. Gemide ve denizde yaşananlar tam anlamıyla bir can pazarıydı. Bomba ve mermilerle şehit olanların yanı sıra saldırıdan kurtulan ama günlerce kaldıkları sallar üzerinde halüsinasyon görüp denize atlayan ve azgın dalgalar arasında kaybolanlar da vardı. İşte TCG Kocatepe’nin son gününde gemide ve sonrasında denizde yaşananlar. TCG Kocatepe Muhribi’nin Savaş Harekât Merkezi Subayı emekli Deniz Kurmay Yarbay (o tarihte üsteğmen) Özhan Bakkalbaşıoğlu anlatıyor:

“21 Temmuz sabahı 06.15’te biz Kıbrıs’a yine geldik, bombardımana devam ediyoruz. Saat 09.45’te bir mesaj geldi. Mesajda diyor ki Baf’a doğru yaklaşan 60 mil mesafede bir Yunan konvoyu var, bu konvoyu önlemek için üç gemi ayrılarak Baf’a gidecek. Birlik komutanı da Adatepe, Mareşal Fevzi Çakmak ve bizim gemiyi görevlendirdi. Ve biz Baf’a müteveccihen hareket ettik. Fakat konvoyla ilgili berrak ve rahatlatıcı bilgiler bir türlü gelmiyor. Hakikaten konvoy mu, savaş gemisi mi böyle bir şey yok. Aslında bütün hadise, Muğla Jandarma gözetleme postasının ‘Rodos Adası’nda bir kıpırdanma var, 10-12 gemilik bir hareketlenme var, sahilde askeri reolar var, bir konvoy hazırlığı var’ raporuyla başlıyor. Bu tugaya geliyor, o da hemen Ankara’ya yolluyor. Ankara’da bir panik oluyor, Yunan konvoyu falan diye. Tabii bunun geçmişi de var. Biliyorsunuz, Kissinger’a soruyorlar ‘Konvoy var mı, yok mu?’ diye, o ‘Hayır, yok’ diyor. Fakat ABD Selanik Başkonsolosu’nun çektiği mesajlar var, bir konvoy hazırlığı diye. Ama Yunanistan ‘Hayır, yok’ diyor. Yani olabilme olgusu var. Burada yapılan en büyük hata, haberi alırsınız ama teyit etmeniz lazım.

***

Bu istihbaratlar için tabii ki faaliyetler yapıldı, deniz karakol uçakları uçtu. Biri haricindeki hiçbir deniz karakol uçağı ciddi bir şekilde konvoy teyidi vermedi. Tek deniz karakol uçağı dedi ki, ‘Bizim gemilerimize benzeyen muhripler.’ Olan mesaj bu. 2. Taktik Hava Kuvvetleri uçak kaldırdı, keşif uçağı, onlar da baktılar, hiçbir şey göremediler. Ticaret gemileri falan gördüler. Ama Ankara’nın bir konvoy algısı içerisinde kilitlendiğini görüyoruz. Bu da şuradan kaynaklanıyor Kara Kuvvetleri o konvoyu yok edin diye baskı yapıyor. Zor bir seçenekle karar verdi Genelkurmay Başkanı. 2. Taktik Hava Kuvvetleri Kıbrıs’ı bombalıyor, o zaman konvoyu 1. Taktik Hava Kuvvetleri’nin durdurması lazım. 1. Taktik Hava Kuvvetleri Eskişehir’de ve Yunanistan’a karşı konuşlandırılmış. Ani bir kararla bu kuvvetin belli filoları meçhul olan konvoyu imha için görevlendiriliyor. Burada çok çok önemli bir nokta var, harekâtın başından bu safhaya kadar parolalar hepimizin aynı. Biz o parolayla havadaki uçaklarla da konuşabiliyoruz. Çünkü 2. Taktik Hava Kuvvetleri’nin harekât sahası içerisinde hep aynı parolayı kullanıyoruz. Maalesef 1. Taktik Hava Kuvveti bu harekâta katılırken Ege’de de Yunanistan’a karşı yapılacak silahlı kuvvetler parolasıyla geldi. Dolayısıyla, asıl kritik nokta da parolanın uyuşmayışı...

***

Yazının devamı...

Dost atışıyla batırılan… Kocatepe’nin son iki günü

20 Temmuz 2020

Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk savaş uçaklarının istihbarat hatası ve haberleşme eksikliğinden dolayı Yunan gemisi zannederek TCG Kocatepe Muhribi’ni batırması harekâtın en trajik olayıydı. Toplam 246 personelin görev yaptığı gemide 54 askerimiz şehit oldu. TCG Kocatepe’nin Savaş Harekât Merkezi subayı emekli Deniz Kurmay Yarbay Özhan Bakkalbaşıoğlu o talihsiz faciayı anlattı.

Dünya savaş tarihine “Çok başarılı bir ada çıkarması” olarak geçen Kıbrıs Barış Harekâtı’nın en şanssız anı, hiç kuşkusuz TCG Kocatepe Muhribi’nin kendi uçaklarımız tarafından bombalanmasıydı. Harekâtın ikinci günü 21 Temmuz 1974’de yaşanan bu trajik olayda Kıbrıs’ın Baf Limanı’na doğru bir Yunan deniz konvoyu ilerlediği savıyla müdahale emri verilen Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait TCG Kocatepe, TCG Adatepe muhripleri ile TCG Fevzi Çakmak destroyeri istihbarat hatası ve haberleşme eksikliğinden Yunan filosu sanılarak Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş jetlerinin hedefi oldu. TCG Fevzi Çakmak ve TCG Adatepe aldıkları hafif hasarla Türkiye sahillerine ulaşmayı başarırken, TCG Kocatepe ise aldığı ağır hasar sonucu battı. O gün 246 personelin bulunduğu gemide 54 askerimiz şehit oldu, günlerce denizde yaşam mücadelesi veren denizcilerimiz Türk, İngiliz, İsrail ve Lübnan gemileri tarafından kurtarıldı..

İsrail Deniz Ticareti Okulu teknesinin yardımıyla kurtarılan 42 asker arasında daha sonra 16. Deniz Kuvvetleri Komutanı olan, Kocatepe’nin komutanı Kıdemli Yarbay Güven Erkaya da vardı... Ve TCG Kocatepe, Cumhuriyet donanmasının harp durumunda kaybettiği ilk gemi olarak kayıtlara geçti. O günden bu yana geçen 46 yılda da merhum Güven Erkaya ile olayın yakın tanıklarından denizci ve havacı askerler anılarında, açıklamalarında olayı anlattılar, yazdılar. Ama hala kim nerede, nasıl hata yaptı ya da hatanın büyüğü hangi kuvvetteydi sorgulanıyor. Dolayısıyla  biz de içinde kurtulan 40’a yakın askerimizin anlatımlarının da yer aldığı “Kıbrıs Barış Harekâtı’nda TCG Kocatepe Nasıl Battı. Bir Akıl Tutulması” isimli kitabı ağustos ayında piyasaya çıkacak olan emekli Deniz Kurmay Yarbay Özhan Bakkalbaşıoğlu ile TCG Kocatepe’nin son iki gününü ve olay anında gemide, sonrasında da azgın dalgalar arasında denizde yaşananları konuştuk. Öncelikle harekâtın 46.yılında bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum... TGC Kocatepe Muhribi’nin Savaş Harekât Merkezi Subayı emekli Deniz Kurmay Yarbay(o tarihte üsteğmen) Özhan Bakkalbaşıoğlu anlatıyor:

Esasında 4 Temmuz 1974’den biraz bahsetmek lazım biz o tarihte Akdeniz Çağrı Kuvveti’nde görev yaptık. Bu Amerikan, İngiliz, İtalyan, Yunan ve Türk gemilerinin karma bir topluluğu olarak bir kuvvetti. 40 gün süren bir tatbikattan sonra Gölcük’e geldikten bir hafta sonra da 4 Temmuz’da Deniz Kurdu/2 tatbikatına katıldık. O dönemde Kıbrıs’ta daha henüz bir şey yok bu Ege’de normal planlı bir tatbikattı. Ancak tatbikatın 2.safhasında 15 Temmuz’da Kıbrıs’ta darbe oldu bunun üzerine tatbikat 17 Temmuz’da iptal edildi ve gemiler dağılma mevkilerine gittiler. Biz eğer Kıbrıs’ta darbe olmasa idi tatbikatın sonunda da Mersin’e gidip üç ay rotasyon döneminde orada kalacaktık. Ama bu hadise olunca zaten otomatik olarak Mersin’e intikal ettik. Hatta Deniz Kuvvetleri Komutanı bizim gemiyle Mersin’e geldi, karaya çıkıp oradaki deniz birliklerini denetleyerek Ankara’ya gitti. Bir şey olacağını herkes sezmeye başladı ama ne olacaktı? Çünkü biliyorsunuz 1967 yılında yarı yoldan döndük. Dolayısıyla subaylar olarak gidilir mi gidilmez mi gibi fikir teatisinde bulundu herkes. Ama gördük ki 16-17 Temmuz’da işler daha da kızıştı. 17-18 Temmuz’da harekâtın planlamasının toplantıları yapıldı. Tabi bu toplantılar esnasında bir takım eksiklikler görüldü işte Kıbrıs’a ait haritalar eksikti, istihbarata göre birtakım mevzileri tespit edilmiş Yunan ve Rum birliklerine ait haritaların orijinallerini herkese dağıtamadıkları için ‘aydınger’ diye bir kağıt vardır bilirsiniz o kağıda böyle bir haritadan teamül subayı olarak kendim çizdim. Onunla gemiye geldik. Deniz Kuvvetleri harekât emrini aldıktan itibaren çok kısa sürede hazırlandı.

***

19 Temmuz’da çok enteresan bir şey oldu Komutan Güven Erkaya beni çağırdı ‘Teamül subayım 10 dakikalık bir farazi hazırla, bir senaryo hazırla hava taarruzu olsun işte gemide bir takım yerler hasar alacak sonra da biz gemiyi terk edeceğiz, böyle bir senaryo olsun’ dedi. Baş üstüne dedim. Tabii bunun amacı savaşa gidiyoruz batarız da çıkabiliriz de dolayısıyla gemi personeline son defa savaş yerlerindeki görevlerinin iyice benimsenmesi ve eğer gemiyi terk edeceğimiz zaman herkes nereye gidecek, hangi salla tahliye olacak onu bir kere daha bilgilendirilmesi, iyice pekiştirilmesiydi.

Yazının devamı...

Ermenistan ateşle oynuyor

18 Temmuz 2020

Dağlık Karabağ sorunu henüz çözülememişken Ermenistan bu kez yine Azerbaycan’ın toprak parçası olan Tovuz bölgesini hedef aldı. Hem de asker sivil ayırt etmeksizin. Yani Ermenistan bildik saldırganlığından, hukuk tanımazlığından vazgeçmiyor. Aslında buna tarihsel alçaklık demek daha doğru. Çünkü bugün askeri hedeflerin yanı sıra Agdam, Dondar Guşçu ve Vahidli köylerinde sivillere yönelik yüksek kalibreli silahlar ve havan atışlarıyla saldırı düzenleyen Ermenistan’ın sicili 1992 Şubat’ındaki Hocalı katliamından başlayarak hep bu tür alçaklıklarla dolu. Şöyle ki; şimdilerde olduğu gibi 28 yıl öncesinde de Rusya’nın gölgesinde ya da cesaretlendirmesiyle kendi boyunu aşan işlere kalkışan Ermenistan, Hocalı’nın hemen ardından Azerbaycan’ın o dönemdeki iç karışıklığını fırsat bilerek Dağlık Karabağ’ı işgal planını devreye sokmuştu. Bu bağlamda da Agdam, Laçin, Fuzuli, Cebrayil Gubatlı, Şuşa ve diğer yerleşim yerlerine saldırmıştı. Biz de o tarihlerde gazeteci olarak bu sıcak gelişmeleri yerinde izlemiştik. Örneğin Laçin düşmeden birkaç gün öncesinde oradaki sivillerle birlikte yoğun top atışı altında kalmıştık, pazar yerine düşen bir top mermisi de onlarca sivili öldürmüştü.

Aynı görüntülere o zamanlarda Azerbaycan güçlerinin karargâhı konumundaki Agdam’da da tanık olmuştuk. Dolaştığımız Azeri köyleri yoğun saldırılar ve Ermeni çetecilerin estirdiği terör havası nedeniyle tam bir panik içindeydi. Evleri yakılan, kurşunlanan çaresiz insanlar, dünyaya seslerini duyuramamaktan yakınıyorlardı. Azeri köylerini basan ve yakıp yıkan Ermeni çeteciler, yaşlı, kadın, çocuk bakmaksızın cinayetlerini sürdürüyorlardı. Bir şekilde canlarını kurtaranların anlattıkları da dehşet vericiydi. Tecavüz, işkence kulak kesme, diş çekme gibi insanlık dışı her türlü iğrençlik, zorbalık vardı. O nedenle de herkes evini, toprağını terk ederek göçüyordu. Ta ki Türk subayların verdiği eğitim desteğiyle Azerbaycan Milli Ordusu’nun toparlanmasına kadar... İşte 1992 ile 1994 yılları arasında defalarca gidip geldiğimiz Dağlık Karabağ’da tanık olduklarımızla tarihe düştüğümüz notlardan bazıları:





Yazının devamı...

Mücadele sadece FETÖ’cülerle değil

16 Temmuz 2020

Dört yıl önce FETÖ’cü darbe girişimine karşı durmak için sokağa dökülen Türkiye, en karanlık gecenin yıl dönümünde de demokrasiye bağlılığını bir kez daha göstermek ve şehitleri anmak için yine tek yürekti. Ekranlarda da hem o gece yaşananlar hem de FETÖ’ye karşı yürütülen mücadele konusunda (kalkışma öncesi-sonrası) eksiklikler ve yanlışlıklara dönük konuşmalar, tartışmalar vardı. Hemen hepsinin ortak noktası da şuydu:

15 Temmuz hain darbe girişiminden bu yana geçen dört yılda Fetullahçı Terör Örgütü’yle yapılan mücadelede önemli mesafeler kat edildi, geldiğimiz nokta itibarıyla FETÖ’nün çok önemli güç kaybına uğradığı ve bunun da devlet faaliyetlerinde, devlet yapısında pozitif bir durum ortaya çıkardığı açık ama yeterli değil...

Yani kendi halkına ateş eden, devletin kurumlarını işgal edip dağıtan, milletin meclisini savaş uçaklarıyla bombalayan alçaklarla ilgili hâlâ görülecek hesap var. Özellikle de FETÖ’nün her kuruma sızdığı gerçeği ve yurt dışına kaçan asker, iş adamı gibi FETÖ’cülerin Türkiye karşıtı faaliyetleri dikkate alındığında. Çünkü FETÖ’nün beyin takımından olan bu isimler kara propagandalarıyla hem bulundukları ülkelerin kamuoyunu etkiliyorlar hem de yöneticilerine Türkiye’yle ilgili bilgi taşıyorlar. Yani hainliklerini sürdürüyorlar. Tabii onlara kucak açan ülkelerin destekleriyle. Örneğin Almanya’da yaşayan bir sürü FETÖ’cü var ve koruma altındalar, hatta devletin onlara tahsis ettiği evler, otellerde kalıyorlar. ABD’deki Fetullah Gülen’in durumu da malum, o da doğrudan CIA’nın korumasında. Açıkçası, bulundukları ülkelerin desteği sadece Türkiye’den kaçan insanlar olarak değil, kendi istihbarat örgütlerinin adamları gibi bir koruma kalkanı havasında. Dahası, başta ABD olmak üzere bu ülkeler FETÖ’nün arkasında durmakla yetinmiyorlar, bir de neler yapmaları konusunda onları yönlendiriyorlar. Bunun en somut kanıtı da 15 Temmuz 2016 sonrası yaşananlar. Şöyle ki FETÖ’cülerin hepsi 15 Temmuz sonrası yakalandıklarında itirafçı oluyor, örgütün işleyişine dönük son derece açıklayıcı, gerçek beyanlarda bulunuyorlardı. Fakat ABD “Bizim arkadaşlarımız gözaltına alınıyor, biz bu darbenin arkasında FETÖ’yü görmüyoruz” gibi açıklamalar yapıp, İngiltere, Almanya istihbarat başkanlarından da benzer sözler gelince, bütün FETÖ’cüler fikir değiştirdiler ve sustular. Yani darbeyle ilgili ilk sarsıntıyı atlattıkları Aralık 2016’dan beri dış güçler yine örgütü kontrol ediyor, yönlendiriyor, nasıl hareket edeceklerini işaret ediyorlar. Bu bağlamda da yeni yeraltı taktikleri kapsamında FETÖ’cüler şimdilerde kontrollü itirafçılar, daha doğrusu, sahte itirafçılarla kendilerine zarar verebileceğini düşündükleri kişilerle ilgili karalama kampanyaları yapıyorlar, onlarla ilgili suç duyurularında bulunuyorlar. CİMER (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi), Genelkurmay Başkanlığı gibi yerlere asılsız ihbarlarda bulunarak o kişilerin tasfiye edilmesi için yol arıyorlar. Yine bir başka taktikleri de renklendirme dedikleri yöntemle kendilerini kaybettirme çabaları... Mesela genellikle diğer cemaatlere, STK’lara adapte oluyorlar. Ya da Atatürkçü, zaman zaman da ‘a’ veya ‘b’ partisinin adamı olarak görünüp kendilerini farklı göstermeye çalışıyorlar. Dolayısıyla, değişmiyorlar, sadece görüntüleri o şekilde oluyor. Akıl olarak, düşünce olarak FETÖ’den ayrılmıyorlar. Aynı adam, aynı düşünce ama görüntüsü farklı...

Özetle, hâlâ kendini saklayan fazlasıyla FETÖ’cü var ama FETÖ temizliğinde yurt içinde TSK başta olmak üzere devletin tüm kadrolarına sızan kriptoları bulmak kadar yurt dışına tüyen hainleri getirip adalete teslim etmek boyutu da önemli. Nitekim MİT çok sayıda FETÖ’cüyü bulundukları ülkelerden paketleyip Türkiye’ye getirdi, Fetullah Gülen dâhil diğerlerinin de enselerinde. Ancak hainlerin CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi dünyanın sayılı gizli servisleri tarafından korunup kollandıkları da bir gerçek. Çünkü henüz kullanım süreleri dolmuş değil. O nedenle de MİT’in işi oldukça zor ama bu sadece hainlerin hesap verme zamanının belki biraz gecikebileceği anlamında...

Yazının devamı...

FETÖ’nün kendisi CIA

13 Temmuz 2020

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mustafa Akış’ın CNN Türk’teki FETÖ’nün örgütsel şemasına dönük anlattıkları bu alçak yapının nasıl sinsi, ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Çünkü son derece profesyonellik ve gizliliğin hâkim olduğu müthiş bir örgüt yapısı söz konusu... Herkes birbirini denetliyor, kontrol ediyor. Örneğin ordudaki her öğrencinin abisi, her generalin, albayın ya da diğer rütbelilerin örgütsel anlamda öğretmenleri, genel müdürleri, müdürleri farklı. Tabii o abileri ve diğer sorumluları denetleyenler de... Ve bu karmaşık yapılanmayı, örgüt şemasını en tepedekiler dışında kimse bilmiyor. O nedenle de yukarıdan gelen talimatlar TSK’da veya FETÖ’nün sızdığı diğer kamu kurum ve kuruluşlarında kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz yerine getiriliyor. Hem de dünyanın önde gelen istihbarat servislerini kıskandıracak kadar profesyonellikle... Dolayısıyla bu noktada akla gelen soru da şu:

Bunların hepsini FETÖ’mü yaptı ya da nasıl yaptı? O kadar akıl mı var? Yanıtı MİT Kontrterör Merkezi eski başkanı Mehmet Eymür veriyor:

“Ben FETÖ’yü sadece bir terör örgütü olarak görmüyorum. Bunun muhatabı ABD’dir. Yani Amerika bize zarar veriyor ana fikir o, bunu tartışmak lazım. Hiç kimse boş bırakılmamış. Bunun istihbarat yapısı olduğu artık belli o kadar bariz ki. Ben böyle bir proje geliştirsem bu kadar detayını çizemezdim.”

Muhatap ABD derken?

“Amerikan istihbarat yapılanması bu. FETÖ’nün üst kademesindeki birçok adamın ABD istihbaratıyla direk ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Adil Öksüz’ün ABD’ye gittiğinde Fetullah Gülen’e gitmese dahi CIA’ye uğrayıp bilgi verdiğini düşünüyorum. Nitekim ABD Başkan Yardımcısı Biden geldiğinde komputer oyunu oynadığınızı zannettik diye dalga geçti. Onun için bu işin muhatabı Fetullah Gülen değil onu idare edendir. İdare eden de belli ABD istihbarat teşkilatı CIA.”

Bu kadar adam nerede, nasıl yetişti?

“Ben çok olağanüstü insanlar olduklarını zannetmiyorum. Ama verilen görevleri yapıyorlar ciddi bir şekilde. Kaç kere yurt dışına çıkmış adam muhakkak talimat alıyor şunu şöyle yap bunu böyle yap diye. Adil Öksüz’ü gördük çok mükemmel bir adam mı? Sıradan bir adam. Ben Adil Öksüz’ün yaşadığını bile zannetmiyorum. Çünkü söyleyecekleri, doğru söylerse ortalığı karıştırır. Onun için pek yaşadığını Almanya’da falan olduğunu zannetmiyorum. ABD konsolosluğunun telefonla araması da irtibatsızlık olduğu, ulaşamadıkları için. Hani, vizesini iptal edecektik falan demişlerdi ya hepsi hikâye. İnandırıcı bir şey değil.”

FETÖ’nün kesinlikle bir servis yapılanması olduğunu yineleyen Eymür, devam ediyor:

Yazının devamı...

Amerika kâğıt üstünde müttefik

11 Temmuz 2020

Kâğıt üstünde ABD ile Türkiye müttefik, hatta stratejik ortak. Diplomatlar, yöneticiler de zaman zaman çeşitli platformlarda bu gibi sözleri kullandılar, kullanıyorlar ama bunlar asla gerçeği yansıtmıyor. Çünkü ABD hiçbir zaman o tutumu sergilemedi, aksine, bırak müttefikliği, açıkça hasmane tavır içinde oldu. Mesela 1962’deki Jüpiter füze krizi, Johnson’ın İnönü’ye yazdığı kaba mektup, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası uyguladıkları sert ve şiddetli ambargo, 2003 yılındaki çuval krizi, terör örgütü YPG/PKK’ya açıkça silah, eğitim desteği vermesi, kırmızı bültenle aranıyor olmasına rağmen Fetullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmemesi gibi... Yani ABD hiçbir zaman ne müttefik ne de stratejik ortak oldu. Nitekim bunun son örneğini de Dışişleri Bakanı Pompeo’nun ABD ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) arasındaki güvenlik ilişkileri kapsamında, Rum yönetimine askeri eğitim ve öğretim fonu sağlayacaklarına dönük son açıklamasıyla gördük. Bunda da Ayasofya’nın statüsünün etkisi olduğu çok açık. Zira aynı Pompeo ayın başında Ayasofya’nın müze olarak kalması gibi Türkiye’nin egemenliğine müdahale eden küstah bir çağrı yapmıştı. Tabii anında da gereken yanıtı almıştı. Dün de Danıştay verdiği tarihi kararla Türkiye’nin egemen bir ülke olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Dolayısıyla, tüm bunlar gösteriyor ki ABD’nin kafasındaki stratejik ortaklık aslında güçsüz bir Türkiye ve tamamen kendisine bağlı “sözde stratejik ortaklık”... Bu bağlamda da ABD’nin Türkiye üzerinde bitmeyen oyunlarına dönük yeni bir kirli tezgâh peşinde olduğu çok açık ve net. Nasılını Washington eski Deniz Ataşesi emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Biraz öncesine gidersek, ABD, 2019 yılı aralık ayında Kongre’sinde kabul edilen tahsisatlar yasa tasarısında, ABD’nin GKRY’ye belirli koşullar ve sınırlamalar altında silah ambargosunu kaldırmasını istemiştir. Bu tasarıda ABD’nin müttefikleri arasında enerji güvenliğini sağlaması gerektiği kaydedilirken, Türkiye’nin Ada’da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin ambargosundan dolayı GKRY’nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı, bunun da ABD’nin çıkarlarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir. GKRY kime karşı silahlandırılmakta ve eğitilmektedir? Rum komşularımız burada kendilerine oynanan oyunun da farkında değil midir? 1.2 milyon nüfusla ve ana vatanına 300 mil uzakta iken 83 milyonluk ve Türkiye’ye 40 mil mesafedeki ülkeye karşı silahlanabilecek kadar saf mıdır bu komşu? Aslında burada ABD açısından öncelikle ticari çıkarlar ve sonrasında da lobilere şirin görünmek hedeflenirken, Türkiye’ye de ‘Ayağını denk al, seni desteklemiyorum ve dostun değilim’ mesajı çok açık olarak verilmektedir.

‘Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İş birliği Yasası’ olarak da bilinen ve bir bölümünde GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılan tasarıda, Akdeniz, Ege ve Ortadoğu’da ‘tek taraflı, uluslararası hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşı olunduğu’ ifade edilmektedir. Yani Hedef Türkiye’dir.”

Hangi anlamda?

“ABD’nin Ortadoğu’da kısa ve uzun vadeli çeşitli hedefleri vardır ve bu kapsamda ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir. Söz konusu plan Libya, Mısır ve Irak gibi ülkelerde halihazırda uygulamaya geçirilmiş, Suriye’de de uygulanmak istenmektedir. Sonrasında da İran’ın hedef alınacağı kesindir. Şu aşamada Türkiye açısından sıcak savaşa dönüşecek bir tehdit olmasa da ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı baskı stratejilerinden vazgeçmediği ve geçmeyeceği çok açıktır. Bunun en yakın örneğini de 8 Temmuz günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun GKRY ile ilgili yaptığı açıklama teşkil etmektedir.”

Türkiye-ABD ilişkilerinin, stratejik ortaklık seviyesinde asla olmadığını belirten Asal devam ediyor:

“Müttefiklik düzeyinde de değildir. Biz, ABD’nin gözünde müttefikimsi bir ülke durumundayız. NATO’ya girmemiz stratejik bir hata olarak düşünülebilir. Ancak şu aşamada NATO’dan çıkılması bundan daha da büyük bir hata olur. Türkiye’nin NATO sistemi içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktördür. Bu nedenledir ki ABD Türkiye’ye karşı sıcak savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek durumunda kalmıştır. Ama ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı her düşmanca hareket sonrası Türkiye biraz daha kendine gelmiş, bazı yeni adımlar atmış ve hepsinden de öncesine göre daha güçlenerek çıkmıştır. Türkiye çok dikkatli, çok akıllı ve tarafsız olmak ve bundan sonra ABD’nin kuracağı tuzaklara düşmemek zorundadır. Türkiye olarak klasik denge politikamızın değişmez ilkelerini hayata geçirmeye çalışmalı ve devam etmeliyiz...

Yazının devamı...

CHP’de sonucu malum kurultay

9 Temmuz 2020

CHP’de kurultay öncesinde Kılıçdaroğlu uzunca bir zamandır pek fazla tanık olmadığımız kadar partiye hâkim, hatta tek ses görüntüsü veriyor. Evet, CHP eski milletvekili Prof. Dr. Aytuğ Atıcı kurultayda Kılıçdaroğlu’na karşı aday adaylığını açıkladı ve onun dışında da konuşulan çok sayıda isim var ama öngörüler zaten kurultayın sonucunun malum olduğu şeklinde. Yani her ne kadar parti içi muhalefetten tepkiler, eleştiriler gelse, rakipler çıksa da Kılıçdaroğlu’nun koltuğu garanti. Özellikle de mevcut delege yapısı dikkate alındığında. Dolayısıyla da merak edilenlerin başında daha çok parti vitrininde değişiklik olup olmayacağı var. Hele de Kılıçdaroğlu’nun bugüne dek hemen her kurultayda ya da başarısızlığa karşı tepkilerin yoğunlaştığı dönemlerde çevresindeki isimleri yenileyerek gerginliği geçiştirme ritüeli bilinirken. O nedenle de bunun yinelenip, yinelenmeyeceği sorusunun yanıtı anlamlı. Çünkü bu kez yenilenmemesi değişiklik olacak, bu da parti içi muhalefetin hedefindeki pek çok ismin ibra edilmesi anlamına da gelecek. Peki, bu olası mı? Bu konuyu ve partideki kronik genel başkanlık tartışmalarını dün CHP’nin önde gelen bazı isimleriyle konuştuk. Kesiştikleri ortak noktalar şunlardı:

“Kurultay demokratik olsun, herkes katılsın, adaylar çıksın deniliyor ama adayların önü daha mahalle seçimlerinde kesildi. Birçok mahalleye sandık konmadı, ilçe başkanları oturdu evinde, il kongre delegelerini yazdı. Onların eliyle yazdığı kongre delegeleri gitti kurultay delegelerini seçti. Dolayısıyla, böyle yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya bir tek adam hegemonyası söz konusu. Çünkü ilçe başkanları genel başkanı katıksız seçebilecek veya ne Parti Meclisi’ne ne de başka bir yere aday olmayacak isimleri seçtiler. Daha doğrusu, onlara oy verecek adamları seçtiler. Dolayısıyla, bu kurultayda CHP içerisinde Kemal Bey’in dışında kim güçlü olursa olsun, bu partiyi iktidara taşıyacak olsa dahi şu anda parti içerisinde aday olma şansı yok.”

Adaylık için gerekli 69 imzayı dahi bulamazlar anlamında mı?

“69 imza problem değil, 69 imza bulunur ama 69 imza işi çözmez ki. Kemal Bey’e de verdikleri imza sayısı 700’ü aşıyordu, ama Kemal Bey daha düşük oy alıyordu. Yani o önemli değil. Mesela, bakarsın 69’ar imza verdirip iki üç tane piyon aday da çıkarırlar. Onlar da seçime girerler, alırlar 15 tane oy. Ondan sonra derler ki ‘Bak, Genel Başkan ne kadar güçlü’. Yani demokrasicilik oyunu oynanabilir, çok müsait. Ya da çıkan isimler adaylık konuşması yaparlar, sonra da çekilirler, o da bir şov. Yani getirisi olmayan, kamuoyunda, parti içinde heyecan yaratmayan, CHP’yi bir adım öne götürmeyecek bir kurultay bu.”

Her şey bu kadar kontrol altındaysa neden ertelemekten çekiniliyor?

“Bu kadar garanti etmiş bir Genel Başkan’ın ve yönetimin kalkıp korona var diye alelacele bunun üzerine atlaması son derece yanlış. Rahat rahat erteleyebilirlerdi ama herhalde bir korku var ne de olsa. Bir de tabii bunda etken sadece Genel Başkan değil. Onun çevresinde kümelenen bir sürü adam var. Onlar Genel Başkan’ı bir an evvel kongremizi yapalım, temiz temiz kadromuzu çıkaralım, karışıklık olmasın diyerek ciddi şekilde de etkiliyorlar.”

Niye?

“Kemal Bey her zaman birilerini harcadı yenilerini getirdi, onlarla devam etti. Genel Başkan yardımcılıkları, Parti Meclisi’ndeki isimlere bakarsanız kadro sürekli değişti. Ha onu yapar mı bu dönem? Yapmaz çünkü etrafına yapışmış o kitle götürüyor bunu seçime ama eğer böyle bir şey yaparsa bu bizim için sürpriz olabilir. O zaman da belki partiye yeni bir heyecan gelir...”

Yazının devamı...

Birincisi bitmeden ikinci dalga mı?

6 Temmuz 2020

Çok değil daha iki-üç ay önce koronavirüsün pik noktasına odaklı endişeli bir bekleyiş içindeydik, gidişatın İtalya, İspanya olacağını iddia edenler dahi vardı. Neyse ki alınan önlemler ve vatandaşın ağırlıklı uyması nedeniyle hepsi boş çıktı. Hemen sonrasında normale dönüş süreciyle birlikte de “yeni normal” şartlarını tartıştık ve benimsedik. Tabii sözde; çünkü sarılmayı, öpüşmeyi, kucaklaşmayı uzunca bir süre unutma, sosyal mesafeyi koruma duyarlılığı konusunda pek çok sorumsuzluk örnekleri yaşadık, yaşıyoruz. Hem de yasaklara ve cezalara rağmen. Dolayısıyla yapılan maddi-manevi onca fedakârlık boşa gitme anlamında ciddi tehdit altında... Oranlar hala yüksek geliyor, bizde bağışıklık falan da pek olmadı ya da çok düşük. Aşı konusunda henüz ümit olmadığı gibi, virüste mutasyonla zayıflama belirtisi de yok. Hatta tam tersine belki daha sıkıntılı hale geleceğine dönük emareler var. Ve şimdilerde ülkece ve dünya genelinde ikinci dalgayla birlikte tehdidin daha da artma olasılığını konuşuyoruz. Yani bir yanda hala geçerli, hatta ivmesi artma durumu olan bir pandemi, diğer yanda da tüm bu işaretlere rağmen umursamazlık, vurdumduymazlık örnekleri sergilenen garip bir çelişki söz konusu... Dünya Sağlık Örgütü’nde 1998’den üç yıl öncesine kadar salgın hastalıklar ve virüslerle ilgili Tanı, Sınıflandırma ve Değerlendirme Bölüm Başkanlığı (virüsleri isimlendiriyor, tanı kriterlerini belirliyor) görevini yürüten Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedirhan Üstün, virüsle mücadeleyi orman yangınını söndürmeye benzeterek, uyarıyor:

“Bir yer söndü ya da kontrol altına alındı diyorsun ama her yeri söndüremezsen başka bir yerden tekrar patlak veriyor, verir. Bu sinsi bir virüs seri katil gibi, gidiyor gizleniyor ondan sonra başka bir yerden çıkıyor. Örneğin Yarın Silivri’den çıkar öbür gün Eceabat’tan çıkar bir sonraki günde Edirne’den veya Bandırma’dan çıkar. Bitmez, kitle, toplum bağışıklığı olmadan bitmez. Bir yerde bitse, bir başka noktadan patlak verir. Virüs öldürücülüğünü falan kaybetmedi, aynı derece öldürücü. Eskiden de bu kadar öldürücüydü şimdi de. Ama biz artık virüse karşı tecrübe kazandık. Dolayısıyla da artık yoğun bakıma yatır hastayı makinaya bağla onlar çok azaldı.”

İkinci dalga geliyor yani?

“İkinci dalganın gelmemesi diye bir şey yok, mümkün değil. Bizim ikinci dalga birinci dalga bitmeden gelecek. Üst üste binecek. Eylül ayında okulların açılmasıyla beraber virüs yoğun bir şekilde yayılmaya başlayacak. Bunu herkes biliyor. Ya okulları hiç açmayacaksın bütün çocuklar evde kalacak ya da millet dediğimiz gibi önlemler alacak onu yaparsak ikinci dalgayı önleriz. Ama ne kadar kaçarsan kaç olacak. Yani kaçabilirsin ama ömür boyu saklanamazsın. Bir yerde herkesin buna bağışıklık geliştirmesi lazım. Bunu da nasıl geliştirebilirsin ya aşıyla ya enfekte olarak”

Aşıyı bulmak hala zor deniliyor?

“Aşıyı bulmak, virüsün üzerindeki anahtarı çözmek, O anahtar çok değişken olabilir, onun vücuttaki karşılığı farklı olabilir. Aşı öyle ha deyince bulunan bir şey değil. Yaklaşık 120 tane değişik virüs var bunların 20 tanesine aşı bulundu. Yani altı virüsün birine aşı bulunuyor. O kadar kolay değil bu iş. Dolayısıyla virüsün yayılma hızını yavaşlatacağız, başka hiçbir çaremiz yok.”

Nasıl?

“Ben Milli Eğitim Bakanı olsam okulları dönüşümlü yaparım. Sınıfları ikiye bölüp mesela A şubesinin yarısı 15 gün öbür yarısı ikinci 15 gün gelsin derim başka çaremiz yok. İşyerleri de öyle. Çalışanların yarısı ayın 1-15’i arası gitsin, ikinci kesimde 16’sı ila 30’u arasında çalışsın. Birinci kısımda kovid geçirenler varsa ikinci kesimde evde olacaklar. Böylelikle en azından yüzde 50 kapasite ile çalışmayı garanti edeceksin. Riski yarıya indireceksin, en basit matematik bunu söylüyor. Yayılma hızında saate 130 kilometreye çıkıyorduk bir ara bunu 50’ye düşürmüştük. Şimdi 90’a çıktı hızımız 130’a, hatta 200’e çıkacak. Onun için şu anda en azından frene basıp bunu yarıya indirmek gerekiyor. O zaman sosyal hayat daha kolay olacak. Vaka-i adiyeden olacak kovid olmak...”

Yazının devamı...