Ukrayna’nın ‘özel’ başarısının sırrı

5 Mayıs 2022

Ukrayna rüyası kâbusa dönen Putin’i en çok öfkelendiren nokta istihbarat anlamında duvara toslamak olmalı. Çünkü Sovyet gizli servisi KGB’nin eski bir ajanı olan Putin’in şimdilerde emrindeki Rus istihbarat birimleri süreci yönetemedi. Daha doğrusu, ABD gizli servisi CIA ve İngiliz gizli servisi MI6 karşısında çuvalladı. Mesela Putin, Ukrayna’nın direnme kararlılığı, imkân ve kabiliyetinden bihaberken, Rusya’nın nereden saldıracağı, hangi bölgelerden ve askerle gireceği, ilk hedefin nereler olacağına ilişkin günler öncesinden CIA’nın ayrıntılı raporları yayımlandı. Moskova’nın saldırı planı da genel hatlarıyla önceden duyurulan bu plana göre gerçekleşti. İngiliz Genelkurmay Başkanlığı İstihbaratı da saat saat, sahaya ilişkin bilgi, harita paylaştı. Gerek askeri gerek siyasi açıdan CIA ve MI6 Kremlin’in beynini okudular yani. Hâlâ da öyle. Dolayısıyla, bugün Ukrayra’nın dünyanın en güçlü ordularından denilen Rusya karşısındaki başarısından söz ediliyorsa bunda başta CIA ve MI6 olmak üzere Batı’nın istihbarat desteği ve üstünlüğünün payı ön planda. Zira istihbaratçılara göre, Ukrayna gizli servisinin Rus gizli servisini alt etmesi zor. Batı’dan ciddi istihbarat desteği gelmeden bu başarı, böyle bir tablo ortaya çıkmaz. Tabii aynı durum Ukrayna’ya verilen modern silahların kullanımı, özellikle kritik hedefleri vurma anlamında da geçerli. Nasılını ve niyesini uzmanlık alanı psikolojik harp ve istihbarat olan emekli Albay Coşkun Başbuğ anlatıyor:

“CIA sahada çok iyi oynadı, sadece istihbarat desteği değil, Ukrayna’nın mevcut pozisyonunu çok iyi sakladılar. Tabii sadece istihbarat değil, bütün o Silahlı Kuvvetler bazında uyguladığı teknoloji geri kalmış, demode Rusya’nın. Mesela ordusunun yüzde 75’e yakınının envanter yaşı 25 üstü; Moskova gemisi batırıldı, 40 yaşında. Vurulan araçlar hep 30-40 senelik. Dolayısıyla, Rusya’da teknoloji çok geri. CIA da ABD de bu konuda çok ileri, aradaki o farkı sahada kullandılar ve iyi kamufle ettiler Ukrayna’nın pozisyonunu artı ağı da iyi kurmuşlar. Rusya uyudu, ikmal kanalları, kimin nerede eğitim aldığı, hangi silahın, hangi teçhizatın, kime, nerede teslim edileceği, nereden gönderileceği… Bunlarla ilgili hiçbir istihbarat çıkmadı. Çıkmayınca da Rusya böyle duvara tosladı.”

Ukrayna istihbaratı yetmez yani?

“Yok, yetmez, onların istihbarat servisi 10 yıllık bir mevzu zaten. Burada esas istihbaratı sağlayan İngiltere, ABD özellikle. Onlar çok besledi. Batan geminin koordinatlarını falan hep onlar verdi. Sahadaki savaştaki bütün uydu görüntüleri, istihbari bilgiler, yer değişmeler hepsi ABD ve İngiltere tarafından servis edildi Ukrayna’ya.”

Rusya’nın uydu imkânı yok mu?

“Var da… Teknoloji olarak çok geriler artı sahadaki durumu okuyamadılar. Yani sırf istihbari bilgi almanda yetmiyor. Orada daha yeni karargâh saldırıya uğradı ve Putin’in git başında dur diye gönderdiği Gerasimov da vuruldu biliyorsunuz, teyit edilmedi ama ben doğru olduğuna inanıyorum. Yani Genelkurmay sınıfta kaldı, istihbarat sınıfta kaldı. FSB keza aynı şekilde. Bu hezimet boşuna çıkmadı ortalığa.”

Ukrayna’nın başarısında aldığı istihbarat desteği kadar, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinden gelen silah ve mühimmat yardımının da etkili olduğunu belirten Başbuğ, “Hatta şu da var” diyerek devam ediyor:

“Bu silahlar geliyor, veriliyor ama bunların haftalar, aylar süren ciddi bir altyapısı, eğitimi olması lazım. Bunların eğitimi ne zaman verildi, bu silahlar ne zaman teslim edildi, bunlar belli değil. Yani Ukraynalılar da beyaz kolluk, omuzunda modern bir silah, günümüzün silahını görüyoruz, bunu da çok iyi kullanıyorlar ama elbisenin içindeki Ukraynalı mı, onu göremiyoruz. Her şey olabilir. Gelen yabancı paralı askerler diye bilgi çıktı ama ABD’nin Özel Kuvvet askerleri de Ukrayna adına orada savaşıyor olabilir. Zaten Zelenskiy’i koruyan da Amerikalılar. Sahada ABD’nin çok sayıda Özel Kuvvet askeri var. Özellikle kritik yerlerde direkt savaşın içindeler ama tabii ortada değiller, kimlik, vs. olarak hiçbir şey yok da bunlar bilfiil sahadalar, o teknoloji kullandırma adına. Yani istihbarat onlardan, sahadaki kritik elemanlar onlardan… Rusya’ya da yediği şamar kaldı.”

Yazının devamı...

Siyaset de bayram tatilinde

2 Mayıs 2022

Bugün son 2 yıldır kâbus yaşatan Korona pandemisi öncesindeki gibi maskesiz, yasaksız bir bayram. Dolayısıyla Korona yasakları gerekçesiyle özlem duyulduğu söylenen büyüklerle buluşma, el öpme, kucaklaşma ve sarılmalara engel yok ama görüntü ondan ziyade yine daha çok sahil kasabalarında geçirilen tatil havasında. Bu arada herkes gibi siyaset de bayram tatilinde. Elbette bu siyasi temaslar, söylemler değil son dönemde siyaset dünyasında pik yapan kaba dil ve sert üslup anlamında. Yani kavga ortamına kısa bir ara söz konusu, sonrasında ise maalesef yine devam ve ivmenin yükseleceği de kesin. Niyesi malum; Liderler sert, kaba söz kullanımını bir siyaset malzemesi haline getirdiler. Hem iktidar hem muhalefet açısından. Herkes kendi taraftarını tatmin edebilmek için her seferinde dozajını artırarak kaba söz kullanıyor. Kendi politika ve projelerini anlatmak yerine rakibini “sözle döverek” tabanına mesaj göndermekle yetiniyor. Ancak bunun artık eskisi gibi prim getirmediğinin farkında değiller. Çevrelerindekiler bunu görmesini engelliyorlar. Dahası bir de “lidere tam biat” ve kendini gösterme hesabıyla yaptıkları dalga geçer gibi açıklamalarla da partilerine avantaj değil dezavantaj sağlıyorlar. Hele de kavga, tartışma ivmesini artıran sözleri oy getirmiyor, aksine kaybettiriyor. Çünkü sokaktaki insanın bugün beklentisi belli: İş istiyor, etiketlerdeki yangının söndürülmesini bekliyor, hukuk egemen olsun diyor. Dolayısıyla sarf edilen sözlerin hiçbiri bunlara hizmet etmiyorsa, bunlara çare değilse karşılığının olmayacağı da açık ve net...

Siyasette net olan bir başka nokta da masada yapılan hesaplarla saha gerçeklerinin senkron sorunu. Şöyle ki; şimdilerde eline kâğıdı kalemi ya da hesap makinesini alan herkes mevcut ya da olası ittifaklara ya da birlikteliklere odaklı seçim sonuçlarına dönük öngörülerde bulunuyor. Özellikle de kim kimden oy devşirecek, devşirebilir veya ülkedeki konjonktürel dalgalanmalara bağlı olarak varsayımlar üzerinden sayıları bir hayli yüksek olan ve seçimlerin kaderini belirleyecek denilen kızgın, küskünlerin oylarını siyasi partilere paylaştırma anlamında. Tabii hepsi de kendilerini avantajlı görme, kazanmak üzerine ama bir o kadar da yanılgı olasılığıyla. Zira siyasette iki kere iki her zaman dört etmediği gibi üç, hatta beş ettiği de oluyor. Yani siz bazen partilerin veya birlikteliklerin oylarını topladığınızda şu olur dersiniz ama öyle bir rüzgâr eser ya da sinerji yaratırsınız ki sandık ondan fazlasını doğurur. Ya da tam tersi bir durumla tüm hesaplar altüst olabilir, beklediğiniz oyun çok altında kalabilirsiniz. Ki her ikisine dönük de geçmiş seçimlerde yaşanmış fazlasıyla örnek var. Kısacası iddialı konuşmak siyasetin gereği ancak “tamam bu iş” demek için erken. Nitekim dün konuştuğum bazı siyaset bilimciler ve kamuoyu araştırmacılarının kesiştikleri nokta şuydu:

“Hiçbir ittifak ya da parti için oylar çantada keklik değil, kimse bu anlamda kendine güvenmesin. Yapılan araştırmalara göre

25 puanlık partilerden uzaklaşmış bir kitle var, bunun yarısından fazlası AKP ve MHP’den uzaklaşmış. Bunlar AKP ve MHP’yi terk ediyorlar ama yüzde 1’i bile bir başka partiye gitmiyor, bunların içerisinde gençler de var ve çoğunlukta. Yani iktidara kızan ya da başarısız gören insanlar terk ediyor ama kopanları dahi muhalefet kendisine çekemiyor. Dolayısıyla o insanların bu kırgınlıklarına neden olan durumların olayların yatışması yoluna girmesi halinde yeniden barışma durumu söz konusu olabilir. Yani bunlar tamamıyla köprüleri atmışlar asla ve kat’a eski partilerine oy vermeleri mümkün değil anlamına gelmez.”

Açıkçası dememiz o ki; değişmezse, seçimlere daha bir yıl var, dolayısıyla sandık sonucunu şimdiden kestirmek zor. Hele de kararsız ya da kararını gizleyen seçmenin tavrını. Çünkü onların adresini doğrudan iktidar ve muhalefetteki siyasilerin performansı belirleyecek. Özellikle de sorunlara çözüm odaklı somut projeler ve bunların yapılabilirliğine ikna ve güven durumuyla orantılı olarak. Yani kutuplaşmanın veya bunu daha da tetikleyici kaba söylemin, kırıp, dökmenin kimseye yararı olmadığı açık. Dahası ötekileştirdiklerimiz ve karşı kutupta olduğunu var saydıklarımızın aynı zamanda kader ortaklarımız olduğunu unutmamak gerekiyor. Sonuçta herkes aynı toplumun parçası, vatandaşı... Herkese sağlık, barış, kavgasız günler ve nice bayramlar dileğiyle...

Yazının devamı...

İstihbaratta taşeron dönemi

30 Nisan 2022

Gün geçtikçe önemi daha da artan istihbarat genellikle sadece dar kapsamlı güvenlik yaklaşımları içerisinde değerlendirilir. Casuslar arası savaş, operasyonlar ve terör, yıkıcı faaliyetlere karşı güvenlik eksenli bakışla, bir Hollywood filminin görüntüsü içerisinde meselelere yaklaşılır. Halbuki istihbarat, yani devlet istihbaratı esasında o devletin, o toplumun temel güvenliğinin korunması ekonomiden sağlığa, iç politikadan dış politikaya kadar, ondan sonra sosyal hayattaki ortaya çıkan risklere kadar her alanı ilgilendiren, her alandaki zafiyetleri önceden haber alarak, değerlendirerek politikacıya politika üretiminde yardımcı olan vazgeçilmez bir unsurdur. Ama günümüzde bu işlev her ülke için çok farklı, hatta küresel güçler açısından istihbarat teşkilatları daha çok manipülatif ve provokasyon odaklı faaliyetleriyle ön planda. Bu bağlamda da terör örgütleri başta olmak üzere her türlü yasa dışı yapıyla ilişkileri var ve onları bu kirli oyunlarında taşeron olarak kullanıyorlar. Mesela CIA ve MOSSAD’ın bölücü terör örgütü PKK/YPG’yla ilişkisini bilmeyen yok. Aynı durum, Rus, İngiliz, Fransız, Alman gizli servisleri için de geçerli. Dahası, uzunca bir süredir bu faaliyetlerde özel istihbarat şirketleri de devrede. Hatta artık milli, ulusal istihbarat teşkilatları değil, özel istihbarat ve güvenlik şirketleri daha ön plana çıkmaya başladı. Özellikle CIA ve MOSSAD’ın eski çalışanları ile emekli özel harpçilerin kurduğu özel istihbarat şirketleri de bu anlamda oldukça etkin faaliyet içerisindeler. Tabii ülke servisleriyle bağlantılı olarak. Daha doğrusu, onların taşeronları konumunda.

Ve oldukça da yoğun bir pozisyonda. Niyesini geçmişte kritik görevlerde bulunan eski istihbaratçı Metin Ersöz anlatıyor:

“Çünkü onlar hiçbir kural tanımazlar, gözleri karadır, sistemleri yoktur, daha kolay hareket edebilirler. Bunları finanse ettiğiniz zaman müthiş bir güç kazanırsınız. Devlet istihbarat kurumları ise denetlenebilirler, karar alma etiği vardır en azından. Dolayısıyla, özellikle 1990’da Sovyetler’in dağılmasından sonra Rus oligarkların dünyaya yayılmasıyla bu özel istihbarat kurumlarının oluşması ve onların cesur, fütursuz hareketleri arttı, artmaya da devam ediyor. Özellikle de ABD ve İsrailli şirketler olarak. Mesela CIA’dan ayrılan ya da emekli olanlar BAE’de özel istihbarat oluşumu kurdular. İsrail’den yazılımları aldılar, Suudi Arabistan’a sattılar, bütün Arap muhalifleri takip ettiler. İşte bunlardan birisi de Cemal Kaşıkçı’ydı. Oluşturdukları o istihbarat ağıyla Avrupa’da, ABD’de, Türkiye’de organizasyon yaptılar.”

Rusya bu olayın neresinde?

“Rusların özel istihbarat altyapısı pek yok. Rus istihbaratının Afrika’da, Suriye’de, Libya’da ya da Ukrayna’da olsun, kullandıkları özel güvenlik şirketleri var. Bunlar kendi cephe istihbaratlarını, yani taktik istihbaratlarını yapıyorlar ama Rus servisinden ayrılıp da böyle bir şey yapan yok.”

“CIA ve MOSSAD bu anlamda Rus istihbaratından önde yani?”

“Evet öyle ama Ruslar da o açığı elektronik, siber istihbaratla kapatıyorlar. Elektronik ortamda topladıkları bilgileri çok iyi değerlendirip onlarla ülkeler üzerinde algı operasyonları düzenliyorlar. Onda da başarılılar.”

Ukrayna’da pek öyle olmadı ama?

Yazının devamı...

Biden’ın soykırım ikiyüzlülüğü

28 Nisan 2022

ABD Başkanı Biden’ın 1915 olaylarıyla ilgili açıklamasında bir kez daha “soykırım” ifadesini kullanması bunun gerçeklik değil bir siyasi algı operasyonu ve kararı olduğunun itirafı aslında. Çünkü aynı Biden daha iki hafta önce Rusya’nın Ukrayna’da yaptıklarını da “soykırım” olarak tanımlarken ne dedi? “Bu olayları uluslararası açıdan da benim gördüğüm gibi olup olmadığına hukukçular karar verecek.” Yani bu yaftalama benim ya da bir başka ülke devlet başkanının, siyasetçinin lafıyla değil, ancak hukukçuların vereceği bir kararla olabilir. Dolayısıyla, Ermenilerle olan tarihi bilmeden ya da bilmesine rağmen sadece asılsız iddialarla gaza gelen veya belli hesaplar çerçevesinde 1915 olayları için soykırım saçmalığında ısrar eden Biden’ın en azından BM’nin 1948 tarihli sözleşmesinden haberdar olduğu açık. Zira orada da diyor ki:

Bir olayın soykırım olup olmadığını veya kimin bundan sorumlu olduğunu tayin edecek olan ya o olayın cereyan ettiği ülkelerin mahkemeleri veya yetkili kılınmış uluslararası mahkemeler yapabilir. Bu durumda Biden’a yöneltilmesi gereken asıl soru da şu:

Madem siz bunları söylüyorsunuz, hukukçular karar verir diyorsunuz da 1915 olaylarının soykırım olduğuna ABD Başkanı olarak nasıl hüküm verdiniz? Geçen sene nasıl böyle bir açıklama yaptınız? Bu yıl da aynı safsata, saçmalık da ısrar ediyorsunuz?

Hem de Türkiye 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelenmesinin asılsız olduğunu hukuki ve tarihi olarak belgeleriyle tüm dünyaya defalarca ispat etmesine rağmen... Tabii aynısı 1915 olaylarını soykırım olarak tanımlayan, hatta bu tarihi çarpıtmada ABD ile yarışan Fransa Cumhurbaşkanı Macron için de geçerli. Malum, o da “Putin Ukrayna’da soykırım yapıyor mu?” diye sorulduğunda, “Soykırım sözcüğü politikacılar tarafından değil, hukukçular tarafından nitelenmelidir” yanıtını verdi. Hatta hiç utanmadan bir de “soykırım” gibi tanımlamaların dikkatli kullanılması gerektiği şeklinde uyarısı dahi oldu. Açıkçası, adına çifte standart, ikiyüzlülük ne derseniz deyin hepsine fazlasıyla uyan bir durum söz konusu. Niyesi de sürpriz değil, bildik şeyler. Şöyle ki:

Tarihi gerçekleri görmek, duymak istemiyorlar. Yoksa samimi olarak tarihi doğru okumak isteselerdi “derin” belge-bilgiler değil, ABD’deki herhangi bir kitabevinin raflarındaki Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te “Taşnak Partisi” toplantısına sunduğu raporun detaylarını içeren “Taşnak Partisi’nin yapacağı bir şey yok” isimli kitap bile yeterli olabilirdi. Yani sadece onu okusalardı, tam anlamıyla bir itirafname niteliğindeki kitapta ilk Ermeni Başbakanı’nın anlattıklarından Ermeni köylülerinin bizzat Ermeni hükümetinin inanılmaz baskı ve zorbalığı altında yaşadıklarını belgeleriyle göreceklerdi. Mesela Taşnak Hükümeti Komiseri V. Agamyan’ın kadınları, kız çocuklarını çırılçıplak soyup dövdükleri, saatlerce suyun içinde tuttukları, geceleyin de genç kadınların ve kızların ırzına geçtiği gerçeğiyle yüzleşeceklerdi. Yine Ermeni Sovyet tarihçisi A.A. Lalayan’ın ilki 1936 yılında Revolyutsionnıy Vostok dergisinde, daha sonra da 1938 yılında SSCB Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü’nün yayın organı Istroriçeskie Zapiski dergisinde yayımlanan, bir Taşnak subayının 1920 yılında Beyazıt-Vaaram bölgesinden yazdığı tüyler ürpertici şu raporu okuyacaklardı:

“Basar-Geçar’daki Türk nüfusu ayırt etmeden imha ettim. Bazen kurşunlara yazık olmasın dersin ya. Bu köpeklere karşı en etkili yol, çarpışmadan sonra sağ kalanları toplayıp kuyuların içine tıkmak ve bir daha dünyada bulunmamaları için yukarıdan ağır kayalarla ezmek. Ben de öyle yaptım. Bütün erkekleri, kadınları ve çocukları topladım, benim tarafımdan atıldıkları kuyuların içinde kayalarla ezerek hepsinin hayatına son verdim.”

Yani herkesin, hepsinin elinde yeterli bilgi, belge var. İyi niyeti olan, merak eden bunları karşılaştırır, gerçekte ne olduğuna karar verebilir. Ama yapmıyorlar, yapmayacaklar da. Çünkü bu mesele bilerek bir noktaya taşındı. Diplomatlarımızı şehit eden terör örgütü ASALA’nın, ardından bölücü terör örgütü PKK’nın ortaya çıkarılması, şimdi de türevi YPG/PKK’nın desteklenmesi neyse soykırım iddiaları da benzer amaçlı farklı yöntemler kullanılarak Türkiye üzerinde bir dizayn mekanizması planının birbirini izleyen parçaları...

Dolayısıyla, bu soykırım tanıma saçmalığına karşı sadece kınama açıklamalarıyla tepki vermenin yeterli olmadığını savunanlar da var ve şöyle diyorlar:

Yazının devamı...

Sandık hesabına mülteci dopingi

25 Nisan 2022

Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmesi ya da gönderilmesi artık siyaseten çok makbul ve çekici konulardan biri oldu. Evet bu durum daha önceleri de dillendiriliyordu ama ülkede yaşanan ekonomik gelişmeler, gettolaşmalardan kaynaklanan sosyal sıkıntılar, olası riskler, özellikle de seçimlere dönük oy hesapları nedeniyle popülaritesi daha da arttı. Başta CHP lideri Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefet partileri bu noktadan sıklıkla iktidarı vuruyorlar, bu konudan kolay kolay vazgeçmeyecekleri de açık ve net. Dolayısıyla artık iktidar kanadı da Suriyelilere dönüş sinyali veriyor. Yani siyasette herkes göndereceğiz modunda, sadece yol, yöntem, tarz konusunda farklılıklar söz konusu. Mesela Kılıçdaroğlu,”Ben gideceğim Esad’la el sıkışacağım, davul-zurnayla yollayacağım” iddiasında. Hatta bu anlamda hem CHP hem de başka partilerden yoklama temasları dahi oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz” diyor. Bu konuda daha önce bizim de bu köşeden defalarca dile getirdiğimiz uzman görüşleri de şöyle:

“Şu anda BM, uluslararası gözlemciler Suriye’de henüz geri dönüş için ortam olmadığı görüşünde, bunu raporlarıyla da ortaya koydu. Suriye rejiminin çıkardığı aflar kabul edilebilir af değil, yani bir hükümetin ‘ben affettim siz gelin demesi’ de yetmiyor. Çünkü BM’nin veya bütün bağımsız hak gözlemcilerinin üzerinde anlaştığı birtakım garantilere bağlı olması lazım. Yani ‘hadi gelin’ ya da bizdeki gibi tek başına ‘ben gönderiyorum’la olmuyor. Bu uluslararası nitelikte bir olay. Bir kere onları tekrar kendi ülkelerinin güvenliği, koruması altına alacak düzenlemelerin yapılması lazım. Onun için yıllardır süren bir Anayasa görüşmeleri, siyasi çözüm arayışları var ama yürümüyor.”

Yani geri dönüş politikalarından söz ediliyor, çözüm açısından Suriye rejimi ile doğrudan görüşmek çok önemli ve gerekli ama bugün artık bunu bir tek Esad ile oturup konuşamazsın, birçok aktör söz konusu. Her birinin de çıkarları ve hesapları farklı. Türkiye dışında hepsinin tek ortak noktası ve hedefi ise parçalanmış bir Suriye. Dolayısıyla da Suriyelilerin ülkelerine gönüllü geri dönüşleri için aslolan uygun ortamı yaratmak hiç kolay değil. Böyle bir durumda da Suriyelileri geri gönderme konusunda son derece iddialı sözlerle toplumdaki beklentiyi yükseltmenin yaratabileceği daha başka sıkıntıları da dikkate almak gerekiyor. Yani bugün ülkedeki 4 milyon Suriyeli sığınmacının varoluş nedeninin mevcut iktidarın geçmişteki hatalarından kaynaklandığına dönük iddialar elbette tartışılmalı, doğrular, yanlışlar konuşulmalı ama burada önemli olan, bu polemiğin getirisinin siyasi rant hesaplarından ziyade ülkenin yararına çözüm odaklı olmasında. Çünkü yapılan araştırmalara göre; kesinlikle dönmem diyenlerin oranları da hayli yüksek… O nedenle de dün konuştuğum İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi (İGAM) Başkanı Metin Çorabatır (eski BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Dış İlişkiler Sözcüsü) diyor ki:

“Bugünkü koşullar devam ettiği sürece iktidara kim gelirse gelsin gönderemeyecektir. O zaman ‘bilmiyorduk, uluslararası toplum karşı çıkıyor diyecekler. Bunu bugün görmek lazım. Siyasi partilerin seçim beyannamelerinde tek çözüm geri göndereceğim olmamalı, gönderemediğin zamanki ikinci çözümü de açıkça ortaya koymaları gerekiyor. Yani gittin Esad’la da görüştün olmadı o zaman Türkiye’deki 4 milyon insan için ikinci bir alternatif çözümün ne ya da ne yapacaksın? Geri göndereceğim demek kolay ama siyasi malzeme yapılması çok tehlikeli. İnsanları düşmanlaştırmak, toplumsal çatışmalara yol açabilir… Siyasetçinin görevi ülkende vatandaşın olsun olmasın herkesin güvenliğini sağlamak. Ancak tamamen sorumsuzca bir oy kavgası var. Yarın bir gün patlarsa ne olacak?

Özetle; evet Suriyelilerin geri dönmeleri arzu edilen bir şey ideal bir çözüm ama bunun koşullarının olması gerekiyor. Yoksa onları mülteci yapan koşullar oradayken geri dönüş zor. Açıkçası bu insanların dönmesi, geri gönderilmesi öyle ‘gönderdim, gönderiyorum’ demekle olacak iş değil. Dolayısıyla bu konunun hem iktidar hem muhalefet açısından iç politika malzemesi yapılmasının da hiç kimseye yararı yok. Aksine çok tehlikeli ve ülkeye zarar veriyor…

Yazının devamı...

PKK terörüne yerleşik darbe

23 Nisan 2022

TSK’nın gerçekleştirdiği ve yeni halkası başarıyla devam eden “Pençe” serisi harekâtları sadece bölücü terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’taki terör yuvalarına dönük askeri bir hamle ya da vurulan darbe olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu jeostratejik hedefi ve jeopolitik önemi olan ve belirli plan dâhilinde yürütülen çok kapsamlı tarihi bir duruş. Şöyle ki Silahlı Kuvvetler son 35 yılda Kuzey Irak’a 20’ye yakın küçük, orta veya büyük çaplı sınır ötesi operasyon yaptı. Ama hepsinde de belirli bir süre sonra arama tarama, temizlik faaliyeti bitirilip geri dönülüyor, sonrasında da teröristler o bölgeyi tekrar işgal ediyordu. Şimdilerde ise tek tek inlerine girip yapılan terörist temizliğiyle birlikte kontrol altına alınan yerlerde üs bölgeleri oluşturuluyor ve Silahlı Kuvvetler unsurları oralarda konuşlandırılıyor. Yani artık kalıcı olunuyor. Böylece de PKK’nın alan hâkimiyeti daraltılıyor, varlığı engelleniyor. 2019’dan bu yana atılan “Pençe”lerle de coğrafyanın konumuna göre 30-40 kilometrelik derinliğe kadar inen TSK’nın kontrol altına aldığı yerler güvenli hale getirilmiş durumda. Dolayısıyla, bu harekâtlar Türkiye’nin terörü, teröristi kaynağında yok etme kararlılığı kadar, buna dönük imkân ve kabiliyetini de çok net ortaya koydu. Özellikle de teknolojik üstünlük ve istihbarat anlamında geldiği noktayı. Niyesini dün konuştuğum bir istihbaratçı anlatıyor:

“Hedef seçilmesi için istihbaratın çok iyi olması lazım. İnsan istihbaratı olarak MİT o bölgede çok iyi örgütlenmiş vaziyette, İHA’ların yaptığı istihbarat ve birliklerdeki karşı tarafın haberleşmelerini takip eden taktik dinleme sistemleri de var. Bütün bunlar toplandığı zaman ortaya çok iyi bir istihbarat çıkıyor ve bu analiz edildiğinde teröristlerin yeri, cephanelikler ve mühimmat depoları hepsi belirlenmiş vaziyette. Ve bütün bunları etkisiz hale getirmek için önce havadan, karadan nokta hedefler vuruluyor; ardından gece uçar birlik harekâtı yapılıyor. Bizim gücümüz helikopterlerle bir seferde bir komando tugayını herhangi bir yere gece-gündüz indirme imkân ve kabiliyetine sahip. Muharip birlikler yorulmadan hedef bölgelerine yakın yerlere indiriliyor, oradan da operasyona başlıyorlar.”

TSK’nın artık dünyada çok az sayıda ordunun elde edebileceği yüksek teknolojinin sağladığı avantajlara ve operasyonel üstünlüğe ulaştığını belirten üst düzey bir askerin harekâtlarla ilgili yorumu da şöyle:

“Konvansiyonel bir savaşı başaracak şekilde Silahlı Kuvvetlerimiz var. Dolayısıyla, şu anda yapılanlar mevzi, küçük çatışmalar. Yani Silahlı Kuvvetler hem büyük bir savaş hem terörle mücadele yapacak şekilde programlanmış bir yapı, güç. Silahı, tesisatı, malzemesiyle. Bir de profesyonel askerler yapıyor bu işi. Özellikle teknolojiyi de çok iyi kullanıyorlar, İHA’lar, SİHA’lar dâhil olmak üzere.”

Yani 2016’dan bu yana ivme kazanan teröristi zarar vermeden yok etmek için “önleyici saldırı” doktrini ya da terörü kaynağında kurutma stratejisi adım adım başarıyla uygulanıyor. Bu bağlamda nihai hedef de Kandil, Sincar ve Mahmur Kampı. Ya da şeytan üçgeni. Kandil terörist başlarının karargâhı, Sincar Irak ve Suriye’deki teröristlerin bağlantı-ikmal hattı, Mahmur ise adı kamp olan terörist devşirme merkezi. Hem de BM bayrağı altında. PKK tarafından kaçırılan, kandırılan gençler, çocuklar burada eğitilerek teröriste dönüştürülüyor. Oradan da ya Sincar’a ya Kandil’e gidiyor veya Suriye’nin kuzeydoğusuna gönderiliyorlar. Oradaki BM görevlileri de buna göz yumuyor, görmezden geliyor. Onun için de bundan sonraki harekât Sincar, Kandil ve Mahmur’a eş zamanlı mı olur yoksa belli bir sıraya alınarak önce Kandil, daha sonra diğerleri mi olur kestirmek zor ama eninde sonunda bunun gerçekleşeceği de açık. Tabii sonrasında Suriye’nin kuzeyindeki Münbiç, Ayn el-Arap, Tel Rıfat gibi eksik kalan birkaç noktaya uzanacağı da. Dolayısıyla, TSK’nın bu kararlılığı ve gerçekleştirilen harekâtlar sadece bölücü terör örgütüne, teröristlere değil, onları koruyan, kollayan ülkelere ve onların gizli servislerine de çok net mesajlar içeriyor. Hem nokta hedef tespitleri hem de harekâtların şekli ve sonuçları açısından.

Yazının devamı...

Moskova’nın alevleri karizmayı yaktı

21 Nisan 2022

Putin, batan ya da batırılan Karadeniz Filosu sancak gemisi Moskova Kruvazörü (Moskva) ile ilgili iki gerekçeden birini seçmek zorundaydı. Birincisi saldırıya uğradık deyip Ukrayna’nın Neptün füzeleriyle vurma iddiasını doğrulamak. İkincisi ise yangın çıktı, söndüremedik, cephanelik patladı, battık bahanesi. Kırk katır mı, kırk satır mı durumu yani. Çünkü her ikisi de Rusya adına yetersizlik ve beceriksizliği kabullenmek anlamında aynı kapıya çıkıyor. Yani öyle ya da böyle, Moskva’yı ister Ukrayna’nın Neptün füzeleri vursun, ister gemi mayına çarpsın veya Ukrayna’nın hiç dahli olmadan kendi kendine yangın çıkıp söndürülememiş olsa bile Rusya açısından büyük fiyasko, prestij kaybı.

Dolayısıyla, Kremlin’in “Moskva’nın limana çekilirken çıkan yangın sırasında gövdesindeki mühimmatın patladığı, bunun sonucunda kruvazörün aldığı ağır hasar nedeniyle dengesini kaybettiği ve fırtınalı deniz koşullarında da battığı” şeklindeki resmi açıklaması hikâye. Dahası, Rusya’nın 510 mürettebatın tamamı boşaldıktan sonra gemi patladı açıklaması da öyle gibi. Zaten Putin’in kendi vatandaşları dâhil kimsenin buna inandığı falan da yok. Hatta kayıplar konusunda farklı öngörüler sayılar da söz konusu. Gemideki mürettebatın aileleri de “Evlatlarımız nerede?” diye Putin’in yakasına yapışmış durumda. Dolayısıyla, Ukrayna’ya saldırma çılgınlığındaki askeri kayıplarını gizleyen Rusya’nın Moskva olayında bunu yapması zor.

Niyesini Deniz Kuvvetleri Komutanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Mehmet Asal anlatıyor:

“Gemideki 500 personelin yarısı makine bölümündendir. Bunların yarısı da söndürme ekiplerinde görevlidir. Dolayısıyla, 80-100 kişilik bir ekibin o patlama anında gemide olma olasılığı çok yüksek. Bunların hiçbirinin o patlamadan sağ kurtulamayacağı da belli. Ruslar ‘Biz gemiyi boşalttık, ondan sonra patladı’ deseler de inandırıcı değil. Sahile çekilip de gemi kendiliğinden patladı olmaz. Patlatacağın ya da batıracağın bir gemiyi sahile çekmezsin, çünkü sahili de tehlikeye sokarsın. Tam tersine, olabildiğince kıyıdan açığa götürürsün ama kara sularının dışına değil, dibine kadar açığa götürürsün. Yani yanan gemiyi kendi kara sularına çekersin ki battığında başka ülkelerin dalgıçları gelip incelemesin diye. Umut yoksa da açıkta demir atıp mürettebatı ancak o zaman boşaltırsın, gemi de ya kendi kendine patlar ya da sen onu patlatırsın bir torpidoyla, bilmem neyle. O nedenle, çekildiğine göre gemiden ümit kesilmemiş, belli ki bunu söndürecekler ve tersaneye alacaklardı. Ama söndüremediler, patlayacağını düşünmediler. Dolayısıyla, mutlaka yangınla mücadele eden timler gemideydi. O patlamadan da kimse sağ çıkmaz.”

Moskva’nın batmasının Rus donanmasının teknolojisini göstermesi açısından da önemli olduğunu belirten Asal, devam ediyor:

“Her ne kadar tadilat madilat gördüyse de 45 yaşında bir askeri gemi çok yaşlı. İstediğin kadar tadilat yap, mesela geminin su üstü radarı değişmez. Bilmem ne radarı değişmez, tespitlerin bir kısmını da bu radarlar yapıyor. Yani sen S-300 koyarsın gemine ama onu ateşleyebilmek için ön bilgiyi nereden alacak? Yine eski sistemden. 500 mürettebatın bulunması da bu geminin teknolojisinin eski olduğunu gösteriyor zaten. Demek ki çoğu sistem mekanik, manuel. Atış sistemlerinde makineli tüfeklerin arkasında personel var, görerek ateş yapıyor. Bizim fırkateynlerde ise personel sayısı az çünkü çoğu sistem elektronik, tamamen otomatik. Radar kontrolünde atış yapılıyor. 180 metrelik 12 tonluk bir gemide 500 personel diye Batı’da böyle bir örnek yok yani. Gemiyi ne kadar sanayi devrimine uygun yaptıysan, ne kadar elektronik sistem varsa personel de o oranda azalır açıkçası.”

Özetle, Rusya-Ukrayna savaşı tam anlamıyla bir turnusol kâğıdı vazifesi görüyor. Özellikle de Ukrayna’nın zayıf olduğunu varsayan, Batı’nın dikkatinin dağınık olduğunu ve güçlü bir tepki vermeyeceğine güvenen, Rusya ekonomisinin yaptırımlara dayanmaya hazır olduğunu düşünen ve ordusunun modernize edildiğine inanan Putin açısından. Çünkü her konuda fena halde yanıldığı kanıtlandı. Konvansiyonel bir savaşta pek çok ülkeyi silindir gibi ezer geçer sanılan Rus ordusu kâğıttan bir kaplanmış dedirtti. “Kıyıya saldırmak ve uçakları vurmak için güdümlü füzeler ve filoya savunma koruması sağlamak için radarla donatılı” denilen Moskva’nın hangi gerekçeyle olursa olsun batması da bunun tuzu biberi oldu. Yani İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana operasyonda batırılan en büyük Rus savaş gemisi Moskova Kruvazörü’nün alevleri Putin’in karizmasını yaktı aslında.

Yazının devamı...

Oya sahip çıkmak için 550 bin partili

18 Nisan 2022

Muhalefet partileri ısrarla erken ya da baskın seçim iddiasında, AKP ve MHP ise seçimler 2023’te, zamanında diyor. Yani öyle ya da böyle yakında seçim var. Nitekim sandık güvenliği tartışmaları şimdiden başladı bile. Nasıl olmasın ki? Bıçak sırtı dengeler nedeniyle tek bir oy bile çok kıymetli ve ufacık bir hata ya da olası manipülasyonda farklı tablolar ortaya çıkabilir. Hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde hem de yeni parlamentonun oluşumunda. Ki bu seçimin ülkenin yönetim sistemi açısından bir anlamda referandum özelliği de var. Malum, iktidar bloğu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, muhalefet bloğu ise Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem diyor. Dolayısıyla Parlamento aritmetiği de son derece kritik. Dahası yeni Seçim Yasası uyarınca her partinin aldığı oya göre milletvekili çıkarması nedeniyle partilerin doğrudan kendi oylarına sahip çıkması, ayrı bir özen göstermesi gibi bir durumda söz konusu... O nedenle de hem seçmeni ikna etmek hem de seçmen iradesinin sandığa girdiği gibi yansıması, yani oyların sayımı ve sandık sonuç tutanaklarına hile hurda karışmaması çok önemli. Çünkü seçimde en hassas halka burası ve oylar sayılırken sandık başında olunmadığında tutanakların istendiği gibi tanzim edilebilmesi olası. Bunu önlemenin tek yolu da sandığa, oylara sahip çıkmak ve gerekli itirazları zamanında yapmak. Yoksa iş işten geçtikten sonra şöyleydi, böyleydi demenin hiçbir anlamı yok. Bir başka deyişle öncelikle ıslak imzalı, mühürlü tutanağın doğruluğundan emin olmak şart. Zaten her parti bunu biliyor ve dillendiriyor da. Hem geçmişteki hem de önümüzdeki seçimlere dönük olarak. Onun için de sandığa, oylara sahip çıkma adına kime sorsan verilen yanıt günün moda tekerlemesiyle şu:

O konuda sıkıntı yok... Gerçekten öyle mi? Dün konuştuğum sokağın ve örgütün nabzını iyi tutan siyasilerden CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin’in bu soruya verdiği yanıt şu:

“Siyaseten biz her yerde sandığı sahipleneceğiz falan diye söylenir ama hayatın gerçeklerine uygun değildir ve bugüne kadar da hiç olmamıştır. Hayır oldu diyen bir babayiğit varsa da gelsin konuşalım. Önceki seçimlere baktığımızda Türkiye’nin birçok yerinde sıfır oy alınan yerler var. Bu iktidar partisi için de muhalefet partisi için de geçerli. Sıfır oy almak ne demektir? Sandık görevlisi gönderememişsin... Yani sandık başında bir adam varsa bir oy alırsın, ama bir oyu bile alamamışsan o zaman sandık görevlin yok, sandığa hakim değilsin. Önümüzdeki seçimde sandık sayısının 205 bin civarlarında olabileceğini düşünüyorum. Bu da sandıkların tamamına sahip olabilmek için 550 bin gibi bir orduya ihtiyacınız var demektir. Aksi takdirde 2018’de ya da 2019’da yaşadığımız birçok sorunları tekrar yaşayacağız gibi geliyor bana.”

Her parti açısından mı bu rakam?

“Bugünkü sistem gereği her parti olmasa da ittifak olarak. En azından Millet İttifakı adına ben söyleyeyim 550 bin kişi gerekiyor. Sahadan gelen bir siyasetçi olarak bunu söylüyorum ama bilen de konuşuyor bilmeyen de. Efendim 50 bin, 100 bin avukat diyorlar. Vallahi bir milyon avukat da gelse ne olur? Avukatlık iş ne zaman var? Sandık kurulları tutanakları seçim kuruluna taşıdıktan sonra, sağlıklı bir şekilde mühürlü tutanaklar, ıslak imzalı tutanaklar gelmişse… Yani sabahleyin sandıkların sorumluluğunda görevlilere ihtiyaç var. Yoksa, sağlıklı tutanaklar gelmezse avukatlar ne yapacak? Ama bir efsanedir gidiyor...”

Millet İttifakı olarak şu an yapılması gerekenin 550 bin kişiyi konsolide etmek olduğunu belirten Tekin, devam ediyor:

“Bakın gözlemci başka bir şeydir. STK’ları seçim döneminde dahil edersiniz ama temel olarak yapmanız gereken bir şey var, adeta alternatif bir seçim kurulu oluşturmanız lazım. Yani 550 bin kişiyi organize edecek her bölgede bölge sorumlusu, okul sorumlusu adeta profesyonel bir ağ gibi, bunun için de özel bir CEO’ya ihtiyaç var. Yoksa listeler yazılır, isimleri doldurursunuz ama listeleri doldurmak o gün seçimlerde bütün sandıklara hakim olmak anlamına gelmiyor.”

İttifakta bu nasıl olacak?

Yazının devamı...