Satılık şehirden marka şehire

Başbakanın terörü silmek için doğu ve güneydoğuda halkın yüzünü güldürecek 4 cazibe merkezinden Kars örneğini duyunca 30 yıl öncesini, yani 1980’li yılları anımsadık. Çünkü bugün zenginlik ve gelecek umudu olarak düşünülen Kars o yıllarda herkesin terkettiği bir “hayalet şehir” görünümündeydi. Tek bir fabrikanın dahi kalmadığı kentin heryeri satılık talebalarıyla doluydu, hatta “50 milyarı(bugünkü parayla 50 bin)olan Kars’ı alır” deniliyordu..Dahası Kars’tan göçenler sadece vatandaşlar değildi. Devlet kuruluşları da birer birer Kars’ı terkediyorlardı. Bu ayıba biz de tanık olmuş ve bunu 14 Aralık 1989 tarihli Milliyet Gazetesi’nde şürmanşetten “Satılık şehir” diye duyurmuştuk. Bunun üzerine de o dönemde DYP Genel Başkanı olan Süleyman Demirel konuyu TBMM’ye taşıyarak, bütçe görüşmeleri konuşmasında devletin yıllar önce programına koyduğu yatırımları Kars’ta gerçekleştiremediğini vurgulayarak şöyle demişti:
“Kars’ta evler,dükkanlar satılıyor ve Kars boşalıyor,bu günahtır.”
Nereden nereye...

Satılık şehirden marka şehire

Satılık şehirden marka şehire

***
Başbakanın “Büyüme ve çevrelerine hizmet verme potansiyeli yüksek illerden seçilecek olan cazibe merkezlerinin öncelikle ulaşılabilirliği iyileştirilecek, fiziki ve sosyal altyapısı güçlendirilecek. O bölgenin potansiyeline uygun fabrikalar kurulacak. Oluşturulacak istihdamın yanı sıra devlet alımları bu fabrikalardan yapılacak” sözleri üzerine de yine 1980’li yıllara gittik. Zira 1988 yılında dönemin hükümeti yürürlüğe koyduğu bir kararnameyle güneydoğuda yapılacak yatırımlara devlet teşviği sağlamıştı. Buna göre, yatırımcı harcamalarının önemli bir bölümümü (önce yüzde 20, sonra 50’ye çıktı) geri alıyordu. O nedenle de bölgede kısa sürede mantar gibi fabrikalar bitivermişti. Örneğin sadece Batman’da 100 civarında yatırım vardı ve biz bunu 20 Aralık 1989 tarihli Milliyet Gazetesi’nde “Hayal fabrikalar” başlığıyla kamuoyuna yansıtmıştık. Zira fabrikalar temelsiz dört duvar ve tabeladan ibaretti, o günkü rakamla 100 milyar civarında teşviği alan 20’li yaşlardaki fabrikatörlerde(!) da paraları son model arabalara ve sefa yaşamına harcamıştı. Dolayısıyla istihdam artacak ve halkın yüzü gülecek diye öngörülen yerler “fabrika mezarlığı” olmuştu...
***
Özetle dememiz o ki; teröristle mücadele askerin - polisin işi, terörle mücadele ise devletin görevi. Biri silahlı diğeri doğu ve güneydoğuda ekononomik, sosyo- kültürel ve psikolojik harekat, dahası uluslararası siyaset boyutu da olan topyekün bir mücadele. Yani terörü bölgeden silmek için yapılması gereken askeri ve sivil alanda tam bir seferberlik. Nitekim başbakanın açıkladığı planın özeti de bu. Ancak başarıya ulaşmak için kararlılığın yanı sıra geçmişte yaşanan kötü örneklerden de ders almak şart. Hem de fazlasıyla...

Herkes istiyor ama olmuyor

Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye’nin önünü açmak için değiştirilmesi gerekiyor” sözlerinden sonra Parlamento İç Tüzüğü yine tartışmaya açıldı. Aslında bu yıllardır konuşulan ama bir türlü sonuç alınamayan bir konu. Üstelik de herkesin şikayetçi olmasına rağmen. Örneğin iktidar partileri, kanun yapım sürecinin yavaşlığından, muhalefet partileri ise denetim sürecinin etkisizliğinden, konuşma sürelerinin azlığından rahatsız. İşte bu nedenle de siyasi partiler biri 2008, diğeri 2012 olmak üzere iki kez komisyon kurup mutabakat arayarak TBMM’nin Anayasası sayılan İç Tüzüğü değiştirmeye çalıştılar. Her ikisinde de ittifak sağlandı, yani komisyona üye veren dört siyasi partinin de tamam demesiyle yeni bir taslak hazırlandı ama 43 yıldır yürürlükte olan iç tüzük değişmedi, değiştirilemedi. Niyesini o dönemde (2007-2009) TBMM Başkanı olan Köksal Toptan’a sorduk. Söze mevcut iç tüzüğün işletilmesinde, uygulamasında zorluklar olduğunu anımsatarak başlayan Toptan, “Gerçekten de iç tüzüğün değiştirilmesi gerekiyor” diyerek şöyle devam etti:
“Ama hep arzu edilen bunun ittifakla çıkarılması, yani iç tüzük bir siyasi partinin ya da hükümetin uygulayabileceği bir şey değil. Adı üstünde meclis çalışmasını tanzim eden bir iç yasa o nedenle partilerin üzerinde mutabık kalması öngörülüyor. Hemen hemen hiç bir konuda mutabık kalamayan siyasi partilerin hem benim zamanımda hem de sayın Çiçek’in zamanında bu konuda mutabık kalması da ilginç bir noktadır bana göre. Ama maalesef arkası gelmedi.”
Peki neden?
“Bilmiyorum ama ilginçtir dört siyasi partiden de hiçbiri ‘şu tarihte biz bir komisyon kurduk ve o da mutabık kalarak bir iç tüzük yaptı, hadi gelin bunu görüşelim’ diye de ortaya çıkmadı. O da enteresan bir şey...”