Kapitalizm çöküyor mu?

22 Nisan 2020

Her kriz, sistemin kendini yenilemesi için bir fırsattır aslında. Mevcut sistemin zayıflıklarını, kırılganlıklarını ortaya saçar. Tam da bu yüzden tarihte her büyük savaştan ve salgından sonra yeni bir düzen kurulduğuna şahit olmuştur insanoğlu. Şimdi korona da bize dayandığımız küresel sistemin tüm aksaklıklarını gösteriyor. Bir bir. Böylece yeni bir sistemin doğmasına vesile oluyor.

***

Her şeyden önce, insan sağlığı mevzubahis olunca ortada dünyada hiçbir kurum, yaptırım, dayatma, dayanışma olmadığı açığa çıktı. Oysa ekonomi ve siyaset deyince, ortalıkta kurumdan geçilmiyor. Ama iş insan canına gelince, bu kadar esip gürleyen “uluslararası toplum” had safhada kifayetsiz kalıyor. Bu salgında ne Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ne Birleşmiş Milletler (BM) hiçbir işe yaramadı. Başkan Trump sadece ABD için yıllık 2 trilyon dolar yardım bütçesi açıklarken, BM tüm dünya için 2 milyar dolar ayırabildi!

Ama bu tablodan en kırılgan çıkan, küresel ekonomik sistem oldu. Bu salgın ekonomide hem arz hem talep tarafını vurunca, bir anda küresel tedarik zincirleri ve sanayi durdu. Sonuçta da gittiğimiz marketlerde raflar boş kaldı. Dahası, birçok ülke çok sert önlemler alıp sokağa çıkma yasağı ilan ederek ekonomiyi dondurabilirken... Günlük ekmeğini kazanmak zorunda olan kitlelerin doldurduğu gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler, elbette ekonomik çarkı durduramadılar. Yani kaynakları kısıtlı olduğu için kendi insanlarının canını riske atmak zorunda kaldılar. Bu da mevcut küresel sistemin ülkeler arası eşitsizlikleri ne kadar artırmış ve zengin ile fakir arasındaki uçurumu ne kadar açmış olduğunu iyice gözümüzün içine soktu.

Sağ-sol bitti

Bu vakitten sonra artık “Kapitalizm mi, yoksa sosyalizm mi?”, “Sağ mı, sol mu?” tartışması bitmiştir. Nokta.

Dünyanın en son geçirdiği finansal kriz 2007-8 “mortgage krizi”ydi biliyorsunuz. Serbest piyasa ekonomisinin aşırılıklarından kaynaklandığı savunulmuş, bundan böyle çözüm olarak devlet kontrolünün piyasa üzerindeki etkisinin artması gerektiği öne sürülmüştü. Çin başta olmak üzere BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ülkelerinin o krizden etkilenmemeleri de gözlerin özellikle devlet kapitalizmi uygulayan Çin’e dönmesine sebep olmuştu.

Ne var ki gel zaman git zaman, devlet müdahalesinin de işleri çözmediği anlaşıldı. Mesela düşük maliyet ve ucuz iş gücüne dayanan Çin modeli, ekonomisi büyüdükçe bu avantajını kaybetti. Ya da Rusya mesela, petrol fiyatları her düştüğünde başı sıkıştı. Yani günün sonunda BRICS ekonomileri de dünyadaki gelişmelerle bağlantılı oldukları için, hepsinin sahip olduğu kendine has avantajları bir noktaya kadar onları kurtarabildi.

Yazının devamı...

Koronaya karşı kış saati

18 Nisan 2020

Şu an hepimizi en çok zorlayan şey evlerde oturmak, orası kesin. Yoksa internet üzerinden görüntülü konuşarak bir şekilde birbirimizle özlemimizi gideriyoruz. İşte bir okurum da, evde kalmamızı kolaylaştıracak, sokağa çıkma isteğimizi azaltacak bir çözüm bulmuş ve benimle paylaşmış: Saatlerin geriye alınması, yani kış saati uygulamasına dönülmesi. Benim de aklıma yatan kıymetli önerisini sizlerle paylaşıyorum:

“Malum, bu salgınla mücadele yöntemlerinin en önemlisi karantina, yani izolasyon. Şimdi tüm devletler, insanları evlerinde tutmanın yollarını arıyorlar. Peki bu nasıl sağlanabilir? Tek yolu, sokağa çıkma yasağı ilan ederek insanları eve kapatmak, hayatı durdurmak mı? Yoksa zamanı kısaltıp sadece hayatı yavaşlatmak olabilir mi?

Devletlerin tıpkı savaşlarda olduğu gibi, afet ve felaketlerde de yeni stratejiler ve hamleler geliştirmeleri gerekir. Bunu yaparken de temel kural, insanları panikten ve korkudan uzak tutmak olmalıdır. Özellikle açlık-kıtlık korkusundan. Sokağa çıkma yasağı ise inanlarda böyle bir endişeye sebep olabilmektedir. Peki, o zaman Dünya Sağlık Örgütü’nün en çok üzerinde durduğu tedbir olan kişisel izolasyona, yani evde kalmaya insanları başka nasıl ikna edebiliriz? Cevabı bana göre şu: İnsanların zaman dair algılarını değiştirerek.

***

Türkiye’de 2016 yılında yaz saati-kış saati uygulaması kaldırılıp, sadece yaz saati sabitlendi. Yani artık saatleri 1 saat geriye alarak kış saati uygulamasına geçilmiyor. Dolayısıyla, gündüzler olması gerekenden daha uzun hale geldi; bu da insanların evde kalıp dinlenme içgüdülerini bozdu. Zira gündüz (özellikle de hava güzelse), insanları evden çıkmaya iten bir durum. Karanlık ise, insanları eve gitmeye zorlayan doğal bir süreçtir. İşte karanlığa daha erken saatte geçebilirsek, yani gündüzün bir kısmını geceye kaydırabilirsek, insanları evde tutmak çok daha kolay olacaktır.

Kaldı ki Türkiye de yaşayan insanlar, kış saati-yaz saati uygulamasına alışıklardı. Bu geçişlerle insanlar, mevsimler arası geçişi hissederek yaşayabiliyordu. Ancak günümüzde bu geçiş hissedilemez hale geldi. Oysaki yeni bir mevsime, sürece geçiş hissi ve bilgisi, insanları psikolojik olarak mutlu eden bir şeydir.

***

Bununla birlikte, kış saati uygulaması kaldırıldığından beri, insanların hayatlarında bir kısır döngü oluşmaya başladı. Eskiden gece, eve gitmek için ve dinlenmek için mutluluk kaynağıyken; artık iş çıkışları karanlık olmadığından eve dönmek için bir sebep ya da mutluluk kaynağı olmaktan çıkmış durumda. Yine; artık sabahlar sabah değil. Uyandığımızda karanlık olduğu için bildiğimiz birçok şey ve kavram anlamını yitirdi. Karanlıkta uyandığımız için ‘Günaydın’ kelimesini kullanmak içimizden gelmiyor artık. Kaldı ki insanın uyanabilmesi için tabiatta doğal bir süreç vardır, aydınlığı görmek gerekir. Dünyada birçok kişi ışıkla uyanır. İşte o doğal denge ve süreç bitti.

Yazının devamı...

Küreselleşme bitiyor mu?

15 Nisan 2020

Şimdi çoğu kişinin iddiası şu: “Küreselleşme bitiyor. Korona salgınıyla birlikte ülkeler kendi içlerine kapandılar. Sınırlarını kapattılar. 1970’lerden bu yana dünyaya hakim olan küreselleşme dalgasının sonuna geldik.”

***

Bana kalırsa her şeyi siyah ya da beyaz olarak görmeye çok alışmışız. Soruları “Bitti mi, başladı mı? Başı mı, sonu mu?” diye sormaya da... “Ya hep, ya hiç”lere... Sanki ülkelerin şimdi kendi içlerine dönmesi, illaki küreselleşmeyi bitirmesi gerekiyormuş gibi. Oysaki değişim denilen bir gerçeklik var. Bir şeylerin değişiyor olması, illaki bir bitiş ya da başlangıç, bir çöküş ya da bir çıkış anlamına gelmek zorunda değil. Gerçekten değil.

Şu anki gibi kriz dönemlerinde sistemlerin zayıf noktaları açığa çıkar. Turnusol kâğıdı gibi. Bu da, ortaya çıkan bu kırılganlıkların giderilmesi, mevcut sistemin daha bile güçlenmesi anlamına gelebilir. İşte ben de bu yüzden onlarca yıldır süren küreselleşme sürecinin değişerek-dönüşerek ve güçlenerek devam edeceğini düşünenlerdenim.

Karşılıklı bağımlılık

Tabii ki bu günlerde küresel ekonomik sistemin zaafları ortaya saçıldı. Devletlerin bel bağladıkları global tedarik zincirleri ve sanayi darbe alınca, birçok sektör açıkta kaldı. Bununla birlikte, ülkelerin bu kadar birbirlerine bağımlı olmalarının derin bir kırılganlık yarattığı ortaya çıktı. Mesela, bugün Çin her ne kadar kendini salgından kurtarmış gibi görünse de ve üretime yavaş yavaş yeniden başlıyor olsa da, günün sonunda dayandığı küresel tüketicilerden talep gelmediği için pek bir yol alamıyor.

Zincirin öbür tarafında olanlar da aynı dertten muzdarip. Onların da ağızları, mallarını ucuz maliyet nedeniyle Çin’de üretiyor olmaktan dolayı yandı. Mesela ABD’nin Apple marka telefonlarını Çin’de üretmesi gibi. Dolayısıyla, korona, bu küresel düzende acil düzenlemeler yapılması gerektiğini ortaya çıkardı.

Yazının devamı...

Virüsü 5G mi yayıyor?

11 Nisan 2020

Kulağınıza gelmiştir: Korona virüsü aslında 5G teknolojisinin yaydığı ve bunu fark eden halkların sokağa dökülüp telekomünikasyon binalarını yaktıkları haberi. Çin’den Singapur’a, ABD’den İngiltere’ye, bir sürü ülkeye ait olduğu iddia edilen görüntüler sürüldü son günlerde meydana. Çok geçmeden anlaşıldı ki bu videolar başka haberlerle bağlantılı ve de eski.

***

Ama ne fark eder ki? Algıların konuştuğu ve komplo teorilerinin ipi eline aldığı günlerdeyiz. Birçok eğitimli insan, Kovid-19’un cep telefonlarından ve 5G teknolojisinden yayıldığına kani olmuş durumda. Bazıları ise bu kadar ileri gitmese de, “en azından” 5G’nin bağışıklık sistemini zayıflattığı için virüsün yayılmasını sağladığını düşünüyor. Dolayısıyla, günün sonunda yine salgının arkasında 5G var, onlara göre.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres bu komplo teorilerinden fenalık geçirmiş olacak ki 28 Mart’ta kalktı Twitter’dan bir açıklama yaptı. “Ortak düşmanımız evet Kovid-19 ama asıl düşmanımız aynı zamanda infodemidir” diye yazdı. Bu kelimeden kastı ise, bilgi kirliliği. Düşünün, iş öyle bir boyuta geldi ki Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gezegenimizi tehdit eden yeni salgın türünün “infodemi” olduğunu açıkladı. Yani pandemi yetmedi, üstüne bir de infodemi geldi.

Bilim ne diyor?

Koronanın yayılmasına, bu virüs birçok kişide semptom göstermediği için sinsice ve çok hızlı bulaşmasının sebep olduğu ortada. Zaten tam da bu yüzden bugüne kadar görülmüş en bulaşıcı virüs. Peki, yine de 5G teknolojisinin virüsün yayılmasına yardımcı olduğu tezi doğru olabilir mi?

Bunu anlamak için önce 5G’nin ne olduğunu iyice anlamamız gerekiyor. 5G aslında cep telefonlarımızda kullandığımız 3G ve (sadece son 5 yıldır hayatımızda olan) 4G teknolojisinin çok daha hızlısı. “Bu sayede çok yüklü miktarda veriyi büyük bir hızla telefonumuza transfer edebileceğiz. Nasıl cep telefonumuza veriler indiriyorsak, 5G sayesinde mesela bir arabayı uzaktan kullanabileceğiz” diyor EDAM’da (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi) Dijital Politikalar Danışmanı olan Ussal Şahbaz.

Bu yeni sistemde ise çok daha fazla baz istasyonu ve fiber kablo gerekli olacak. Bugüne kadar mesela bir mahalleye bir baz istasyonu yetiyordu. 5G ile birlikte ise bir fabrikaya, bir parka, bir binaya baz istasyonu kurulabilecek. Bu sayede o yapı içinde her şey birbiriyle bağlantıda ve koordine olacak. İnsan ilk başta bunu duyunca ürküyor. Ancak birçok bilim insanı, baz istasyonları bu kadar çok sık olacağı için yaydıkları radyasyonun çok daha az olacağını söylüyor. Bazısı da 5G frekansının insan derisinden çok daha zor geçtiğini, bu yüzden organları daha az etkilediğini iddia ediyor.

Yazının devamı...

Artık hep mesafeliyiz!

8 Nisan 2020

Pandemiler bugüne kadar beraberlerinde hep ciddi değişim getirmişler. Kimileri şehirleri değiştirmiş, kimi alışkanlıkları. Bazısı yeni icatlar inşa etmiş, öbürü yeni bir toplum yapısı. Ama istisnasız hepsi uzun süre insanoğluyla kalan yeniliklere vesile olmuş.

Antik Çağ’dan Orta Çağ’a

Mesela 1850’lerin başında Londra’da patlak veren ve 10 binden fazla insanın canını alan kolera salgını, bugün kullandığımız modern kanalizasyon sistemini ortaya çıkarmış. İnşaat mühendisi olan Joseph Bazalgette, kullanılmış suyu güvenilir bir şekilde nehre akıtan ve içme suyundan ayıran şebeke sistemini o zaman icat etmiş. 

Tarihe geçen ilk salgın olan MÖ 430’da Atina’da patlak veren ve 300 bine yakın insanın hayatına mal olan veba salgını, Atina şehir devletinin yasalarını ve kimliğini yeniden inşa etmiş. Mesela halk o dönemin mahkemesine gidip, sağlık tehdidi oluşturan kişilerin adlarını çanak çömlek üzerine yazıyormuş. Adı en fazla yazılanların da 10 gün içinde 10 yıl süreliğine şehri terk etmeleri sağlanıyormuş. Başka bir örnek de vatandaşlık politikasından. Salgından önce vatandaşlık için kişinin ebeveynlerinin her ikisinin de Atina vatandaşı olması gerekiyormuş. Salgınla birlikte nüfus çok azalınca, vatandaşlık politikası alabildiğine esnetilmiş ve bu şart kaldırılmış.Toplum yapısını dönüştüren bir başka salgın da 250 yılında Roma’yı istila eden ve her gün binlerce kişiyi öldüren kızamık hastalığı. O dönem çoğunluk olan Paganlar hastalığı “anlamlandırmak”ta ve hasta bakımında eksik kalınca, Hıristiyan misyonerler devreye girmişler. Özellikle de hasta bakımıyla ilgili faaliyetlerde. Bunun üzerine o dönem Hıristiyanlığı seçenlerde istatistiksel bir artış olmuş.

Orta Çağ’da Avrupa’da yayılan “Kara Ölüm” denilen meşhur veba salgını da ciddi kırılmalar yaratmış. Dünya nüfusunu 450 milyondan 350 milyona, Avrupa’nın nüfusunu da üçte birine düşüren salgın, Avrupalı toplumlarda sınıflar arası dengeleri altüst etmiş. O zamanın “aşırı sağcıları”, hastalıktan dolayı Yahudileri suçlayıp, büyük katliamlar yapmışlar. Deri hastalığı olanlar, cüzzamlılar, çingeneler ve dilenciler de kentlerin dışına atılmış. Bununla birlikte alışkanlıklar da ciddi şekilde değişmiş. Bunun en çarpıcı olanı: Banyo yapılmazsa “Derideki gözenekler açılmaz ve kötü hava vücuda giremez” inancıyla Avrupa’da insanlar 1800’lü yıllara kadar yıkanmaktan imtina etmiş!

Şehirlerimiz değişecek

Yazının devamı...

Çöküş mü, doğuş mu?

4 Nisan 2020

Şu an olan biteni anlamaktan çok uzağız sanki. Sebebi de hâlâ o eski, alıştığımız kalıplarla bakıyor olmamız. Zannediyoruz ki bu sayılı günler geçecek ve biz kaldığımız yerden devam edeceğiz. Ama hayır, kaldığımız yerden devam etmeyeceğiz. Çünkü o kaldığımız yer yok artık. Şimdi bambaşka bir yerdeyiz. Ve ancak buradan bakarsak, olanı görebiliriz.

O halde soru şu: Neredeyiz? Düşünün ki modern tarihin en büyük siyasi, ekonomik ve sosyal çöküşünü yaşadığımız söyleniyor. Herhalde son 10 günde gerçekleşen değişimi dünya ancak son 100 yılda yaşamıştı. Dönüşümün hızı o kadar büyük. Yaygınlığı ve derinliği de aynı şekilde. İşte “çöküş” denilen bu değişimden, şimdi yeni bir bebek doğuyor. Yeni bir düzen, yeni ideolojiler ve yeni yaşam şekilleri. Yani yeni bizler, yeni devletler ortaya çıkıyor.

‘Önce ben’ bitti“Bu salgın bittiğinde kendimizi yepyeni bir ekosistem içinde bulacağız” diyor, telefonda konuştuğum Asya uzmanı Dr. Altay Atlı. “Dünya zaten bir patlama noktasına gelmişti. Artık aşırılıkları kaldıramıyordu, çalışmıyordu. Normalde buna hep savaşlar çekidüzen vermiştir. Şimdi onun yerini korona aldı” diyor.
Uzun zamandır insanların kısa vadede elde etmek istedikleri şeyler için, uzun vadeyi feda ettiklerini anlatıyor. Kısa vadedeki çıkarlarını önceliklendirip, uzun vadeyi tamamen yok saydıklarını söylüyor. Doğayı ve öz kaynakları harap etmek, etrafına duvarlar örüp dünyaya ve hatta yaşam savaşı veren sınırlarına dayanan insanlara sırtını dönmek gibi... Yani özetle, Trump’ın meşhur “Önce Amerika” mottosu işte.
“Artık bu bitti. Herkes aynı gemide olduğumuzu görüyor şimdi” diye devam ediyor, Atlı Global’in Kurucu Başkanı. “Bu zaten böyle devam edemezdi. Bakın şimdi ne kısa vade kaldı, ne uzun vade. Tüm planlar altüst oldu. Virüsle birlikte tüm vadeler bitti” diyor. Bundan sonra uzun vadeyi düşünen, hayatını ona göre kurgulandıran insanların ve devletlerin tutunacağını söylüyor. Yani sürdürülebilir bir dünya için çalışan ve yaşayanların...

Yazının devamı...

Çin virüsü yendi mi?

1 Nisan 2020

Tüm dünya ilan edilmemiş bir OHAL içinde. Fabrikalar durdu. Dükkânlar kapandı. Sokaklar bomboş. İnsanlar evinde. Sessizlik her yeri sardı. Duruyoruz. Bu verdiğimiz molada herkesin aklına sürekli şu soru düşüyor: Ne kadar sürecek?

Gerçek cevabı bilmemiz imkânsız. Ama en azından bu salgının çıktığı, dolayısıyla virüsle en erken mücadele etmeye başlamış ve kontrol altına almış görünen Çin, cevaba yaklaşmak için bakabileceğimiz en doğru adres. O zaman soru şu: Çin virüsü yendi mi?

Öğrenmek için, 10 küsur yıldır Çin’de yaşayan Türk gazeteci Emre Demir’le telefonda konuşuyorum. “Vaka sayısı çok azaldı. İçerideki yayılma durdurulmuş görünüyor. Şimdi virüsün dışarıdan içeriye girmemesi için önlemler alınıyor. ABD’de ve Avrupa’da yaşayan çok büyük sayıda Çinli var. Salgın şu anda oralarda yayıldığı için hepsi evlerine, Çin’e dönmeye çalışıyor. Devlet de şu an buna yönelik sıkı tedbirler alıyor” diyor. Bunu ne kadar başarabilirse, bu krizden o kadar hızlı kurtulacak gibi görünüyor.

Her ülkenin kendi modeli

En başta tedbir almakta geç kalan Çin, sonradan getirdiği çok sıkı önlemlerle bu hatalarını telafi etmiş, salgınla nispeten başarılı mücadele ediyor gibi. Özellikle de İtalya, Fransa, İspanya gibi Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında. Ancak mevzuya biraz daha yakından baktığınızda, bu kıyaslamaların aslında çok yanlış olduğunu görüyorsunuz. Zira virüsün yayılma hızını ve vaka sayısını, devletin izlediği politikalar kadar, mevcut altyapısı, kurumların işlevselliği, toplumun kültürel ve sosyal yapısı da etkiliyor.

Mesela Çin’in aldığı sıkı tedbirlerin işe yaramasının bir sebebi, mevcut teknolojik altyapısı. Yani sokak kameralarından tutun, insanları gözetleyen sistemlere kadar gerekli teknolojiye sahip olması. Şu anda Çin’de bir yere girerken ya da sokağa çıktığınızda görevliler hemen gelip sizi ellerindeki aletle kontrol ediyor ve sağlık durumunuza göre bir kod veriyorlar. Eğer yeşil kod aldıysanız, yaşadınız. Okuttuğunuzda otomatik kapılar açılıyor ve marketlere, vb. girebiliyorsunuz. Ama kırmızı veya sarı koda sahipseniz, yani belli bir sağlık seviyesinin altındaysanız evden çıkmanız mümkün değil. İşte tüm bu teknolojik olanaklar mücadeleyi kolaylaştırıyor.

Tedbirlerin işe yaramasının ikinci nedeni de toplumun zaten devlet tarafından gözetlenmeye, kontrol edilmeye, baskı altında tutulmaya alışık olması. Diğer taraftan İtalya, İspanya gibi sokakta yaşamaya alışkın ve çok daha özgürlükçü olan toplumlar belli ki devletin aldığı önlemlere uymakta zorlanıyorlar.

Yazının devamı...

Biyolojik savaş mı?

28 Mart 2020

Dedikoduyu duymuşsunuzdur. Koronavirüsün bir biyolojik silah olduğu söylentisinden bahsediyorum. Kimine göre Çin ABD’ye, kimine göre ise ABD Çin’e karşı bu virüsü geliştirdi ve yaydı. Tabii bu “dedikoduyu yayanlar” salgının bir biyolojik savaş olduğuna ilişkin tweet atan Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ve Hindistan Parlamentosu Sözcüsü olunca, iş ciddiye bindi.

Bu bir biyolojik silah mıdır değil midir, onu ancak tarih yani zaman gösterir. Biz şimdi biyolojik savaş yöntemi tarihte nasıl kullanılmış, ona bakalım. Zira bu silahların varlığı, bir komplo teorisi değil. İnsanoğlu savaşmaya başladığından bu yana bizimle varlar ve gitgide de yaygınlaşıyorlar.

En eski silah

Tarihçilere göre biyolojik silahların gücünü ilk fark edenler, Hititler. Mısırlılara ait bir tablete göre, Hititler MÖ 1274’te Kadeş Savaşı’nda vebalı hastaları casus olarak Mısır’a gönderip çok sayıda Mısırlının hayatını kaybetmesini sağlamışlar. Büyük İskender de Perslere karşı savaşırken (MÖ 332) İran ordusunun üzerine ölmekte olan hastalıklı insanları göndermiş. Milattan öncesine dair bir başka örnek de MÖ 190’da Kartacalı General Hannibal’ın Bergamalı düşman gemilerini alt etmek için yılan zehri kullanması.

Gelelim biraz daha yakın zamanlara... Moğol hükümdarı Cengiz Han, 13. yüzyıl başında Çin, Kırım ve Viyana kalelerini almak için vebadan ölmüş insanların cesetlerini mancınıkla fırlatıp, mikrobun o bölgelerde yayılmasını sağlamış.

Belki sizi en çok şaşırtacak olan, 14. yüzyılda Avrupa’yı kırıp geçiren o meşhur veba salgınının bir biyolojik savaş olduğunu öğrenmek olacak. Şöyle ki: 1346 yılında veba salgını Kırım bölgesinde yayılmaya başladığında Tatarlar, Cenevizlilerin bulunduğu (Ukrayna’daki) Kefe’yi kuşatmışlar. Vebadan ölen Cenevizlileri de mancınıklarla şehre atıp, salgını iyice yaymışlar. Bunun üzerine gemilere binip kaçan Cenevizliler, hastalığı Avrupa’ya taşımışlar. İşte 1346-1353 yılları arasında 475 milyonluk dünyada 100 milyon kişinin canını alan veba salgınının aslı bu.

Yakın geçmiş

En bilinen örnek ise belki de Kızılderililer. Amerikalı tarihçi Carl Waldman “Atlas of the North American Indian” adlı eserinde anlatıyor: 1756-1763 yıllarında İngiltere ve Fransa arasında (Kuzey Amerika’yı fethetmek üzere) yapılan Yedi Yıl Savaşları sırasında, İngilizler çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeleri Kızılderililere dağıtmışlar. Binlerce Kızılderili hayatını kaybetmiş, böylece İngilizlere karşı mücadele etmeleri engellenmiş.

Yazının devamı...