30 Ağustos’un kadınları

2 Eylül 2020

“Dünya- nın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, hiçbir kadın ‘Ben milletimi zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet ettim’ diyemez! Belki erkeklerimiz, memleketi istila eden düşmana karşı süngüleriyle düşman karşısında ispât-ı vücut ettiler. Fakat bunu sağlayan; sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip cephenin harp malzemesini taşıyan hep o ulvî, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadınlarıdır!”

Bu sözleri Mustafa Kemal Atatürk, 21 Mart 1923’te Türk kadınının Milli Mücadele’deki hizmetlerini anlatırken sarf etmiş. Evvelsi gün 30 Ağustos zaferini kutlarken, sosyal medyada bol bol Atatürk’ün bahsettiği işte o Türk kadınlarının düşmanla çatışırken, cepheye sırtında mühimmat taşırken resimleri dolaşıyordu.

Kaderin cilvesine bakın ki, tam da aynı günlerde ülkemizde “Kadın futbol oynar mı?” diye tartışılıyordu. Bazılarınca, savaşta sahaya inen Türk kadını için “Futbol sahasına giremez” fetvası veriliyordu.

Kadın futbolu

Bu tartışmanın fitilini ateşleyen, Türk bir erkek spikerin sözleri oldu. Manchester City-Real Madrid Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında Real Madrid’in oyuncularına pembe forma giydirmesi üzerine, önce pembe rengin erkekler için yakışık almadığı tespitinde bulundu. Ardından da, “Kadınlar futbolda olmamalı, futbol ataerkil bir oyundur” dedi. Noktayı da kadınlar için münasip ve namünasip olan spor dallarını belirleyerek koydu: “Mesela kadınlara voleybol oynamak çok yakışıyor. Ama futbol ve basketbol bence erkek oyunu.”

Bu tartışmayı köşesinde aktaran Sabah gazetesi yazarı Funda Karayel, hemen Fenerbahçe eski Başkanı Aziz Yıldırım’la konuşup onun “Bu görüş son derece mantıksız, ilkel ve çağ dışı” sözlerini manşete taşıdı. “Kadınların futbol oynayıp oynayamadığını öğrenmek istiyorlarsa, Amerika’yı, Güney Afrika’yı, Güney Kore’yi, Japonya’yı takip etsinler. Avrupa’da birçok büyük takımın da kadın futbol takımı var” diyordu Yıldırım.

***

Bence kadınların futbol oynayıp oynayamadığını öğrenmek istiyorlarsa tarihe baksınlar. Zira biraz araştırınca gördüm ki kadınlar futbol oynamaya 3 bin yıl önce başlamışlar. Bugünkü futbolun temelini oluşturan Çin’deki oyuna (cuju) kadınların erkeklerle birlikte katıldığını gösteren birçok gravür ve resim var.

Yazının devamı...

Hıza hazır mısın?

29 Ağustos 2020

Hiçbir şey bir anda olmuyor. Taş taş üstüne zaman içinde konuyor. Mesela bir buz parçası; sıcaklık arttıkça zamanla gevşiyor. Ama işte öyle bir an geliyor ki sıfır dereceyi geçer geçmez katı halden sıvı hale geçiyor. Bir anda su oluyor. O an geldiğinde her şey birdenbire değişiyor.

Şu an içinde bulunduğumuz durum da aynen böyle. Onlarca yıldır “Geliyorum” diyen gerçekliği, ancak koronayla birlikte fark ettik. Kendimizi bir anda evlerimizden çalışır, çocukları bir anda evden eğitim alır halde bulunca uyandık. Sıfır dereceyi geçtiğimizi anladık. Şimdi yepyeni bir haldeyiz. Ama işte bu buz onlarca yıldır erimekteydi aslında.

Web 2

En sevdiğim yazarlardan, “Sanal Toplum” kitabının yazarı Howard Rheingold ta 1984’te bu teşhisi koymuştu. Bilgisayarın hayatlarımıza girişiyle birlikte şöyle yazmıştı: “Artık her masaüstü bilgisayarı, dolayısıyla her birey potansiyel bir canlı yayın merkezi, bir pazar yeri, bir okul. Bir merkezi otoriteye, bir mekâna, belli bir zaman çizelgesine bağlı değiliz bundan böyle. Herkes herkesle iletişimde. Film izlemek için evden çıkıp video dükkânına gidip video kiralamak ve bunu izleyebilmek için evinize bir sistem kurmak zorunda değilsiniz artık. Acaba bu teknolojinin eğitim için ve başka bir sürü sosyal amaç için kullanılabileceğini, henüz büyük kâr sağlamadığı için duymuyor olabilir miyiz?”

İşte bahsettiği o “kâr” düzeneği açığa çıkınca, internetin eğitim dâhil birçok sosyal amaç için kullanımı da ortaya çıktı 20 yıl önce. Pek tabii çoğumuzun kullandığı o meşhur cep telefonu markasının ortaya çıkışından bahsediyorum. Sonra her şey o kadar hızlı gelişti ki... Bir anda alışverişten eğlenceye, her şeyi o bir avuçluk aletle yapar olduk. Bulut sistemi, Netflix gibi portallar, yapay zekânın gelişimi... “Web 2” denilen ve inanılmaz bir hızla gelişen bu teknolojik süreçle tüm bunlar zaten gönüllerimizde çoktan taht kurmuştu bile.

Ama işte 5G’nin hayata geçmek üzere olduğu şu günlerde, artık Japonya’daki bir doktor Nijerya’daki hastayı uzaktan ameliyat edebiliyor hale geliyor. Yani mekândan, aracılardan, araçlardan tamamen bağımsız bir şekilde. “Dolayısıyla, hıza dayanıklı olmalıyız. Hız, hayatımızın en önemli parametresi artık. Hızı hesaba katmaz, bir şeyleri yavaşlatmaya çalışırsanız ‘olmazsınız’. Değişimin hızına dayanamıyorsanız, artık yoksunuz” diye özetliyor durumu, Levent Erden. Sert mi geldi sözleri? Ama gerçek.

Standardın ölümü

Next Academy Başkanı Erden bunu 20 yıldır söylüyor. Ancak işte bazı şeyler yüz kere söylense de, vakti geldiğinde duyuluyor belki de. Kovid-19 ile birlikte fark etmeye başladık içinde bulunduğumuz yeni hali. Öncesinde üst düzey bir yönetici bir toplantı için kalkıp Hong Kong’a gidiyordu. Belki siz sadece bir toplantı için evinizden çıkıp trafikle iki saat cebelleşip, sonra yine iki saatte evinize dönüp tüm gününüzü harcamış oluyordunuz. Ya da koronadan önce de e-alışveriş her ne kadar mümkün olsa da yine de mağazalara gidiyorduk. Kısacası, mekânlar, araçlar, aracılar, onlarca yıldır “Ben geldim” diyen teknolojik değişime rağmen yine de hayatlarımızdaydı.

Yazının devamı...

Toprak Ana

22 Temmuz 2020

Soru: İklim kriziyle nasıl başa çıkıyorsun?

Cevap: Ne yapıyorsam, tamamen bilinçdışı yapıyorum. Ama ne yaparsın, benim stratejilerim de böyle... Her şeyden önce, inanılmaz derecede uyumluyum. Benim dünyamda ayakta kalan, en güçlü olan değil. Ya da en zeki olan da değil. En çabuk uyum sağlayan, ayakta kalıyor. “Doğal seleksiyon” adını verdiğim bir süreçle bu dersi öğretiyorum. Belki duymuşsundur.

2.si; inanılmaz derecede girişimciyim. Doğada bir boşluk gördüğüm an, o yere en uygun bitki ya da hayvanla hemen dolduruyorum. 3.sü; yine inanılmaz derecede çoğulcuyum. Eminim bugüne kadar tanıdığın en çoğulcu kişi benim. Her şeyin 20 çeşidini denedim. Çeşitliliğe bayılıyorum ve biliyor musun, bugüne kadar gördüğüm en çeşitli olan eko-sistemler, hep en dirençli ve en zorlayıcı olanlardı.

4.sü; inanılmaz derecede sürdürülebilirim. Benim dünyamda hiçbir şey boşa gitmez, çöp olmaz. Her şey besindir, gıdadır.

5.si; en dirençli ve en zorlayıcı olan eko-sistemlerin, tüm parçaların bir birlik oluşturduğu eko-sistemler olduğunu fark ettim. Toprak, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar, hepsi birlikte bir ağ oluşturuyorlar, birlikte hareket ediyorlar. İşte tam da bu, onların direncini ve itici gücünü artırıyor.

Bir diğer stratejim; inanılmaz derecede melezim ve düzene karşıyım. Ben her şeyi denerim. Benim dünyamda dogmalar yoktur. Her ağacı, her toprağı deneyimlerim. Her arıyı, her çiçeği... Ben hep bir deneyim halindeyim. Bir ömür boyu öğrenciyim ve öğrendiğimi çok hızlı uygularım. İşte bu benim kutsal üçlemem: Deneyimle, öğren, uygula.

Son olarak: İflas hukukuna inanırım ben. Tüm hatalarımı öldürürüm. Onları gökyüzündeki büyük üreticiye geri gönderirim ve geri gelen enerjiyi başarılarımı beslemek için kullanırım.

***

Yazının devamı...

Türkiye 5.0

15 Temmuz 2020

‘Gelecek bugün başlıyor. Yakın geleceğin tarihi şimdi yazılıyor. O yüzden Türkiye’nin de geleceği söz konusu. Devlet ve özel sektörün ortak hareketiyle, korona sonrası yeni dünya sisteminde Türkiye bir çekim merkezi olur.

Ancak bu fırsat penceresi çok uzun süre açık kalmayacak. Küresel rekabet çetin. Acil eylem zamanı!” diyor telefonda konuştuğum Dr. Bahadır Kaleağası.

YAKINLAŞAN ÜLKELER

Eski TÜSİAD Genel Sekreteri olan, Bosphorus Enstitüsü Başkanı Bahadır Bey’in sözlerinden sakın “Dünya altüst oluyor, her şey sil baştan kuruluyor” anlamını çıkarmayın. Hiçbir şey yıkılmıyor, yok olmuyor, bir yere gitmiyor. Ama değişiyor. Kapitalist düzen değişiyor. Küreselleşmenin şekli şemali değişiyor. Devletlerin sorumlulukları değişiyor. İnsanlara düşen görevler değişiyor. Şehirler, hayatlarımız değişiyor.

Bu değişimi fark etmeyişimizin sebebi, kendini bir anda göstermemesi. Bu dönüşüm yıllar önce zaten başlamıştı; tüm dünyayı saran pandemiyle birlikte muazzam hız kazandı. Salgın bittiğinde de ete kemiğe bürünmüş olacak.

***

Şimdi yerküreye yeni bir anlayış iniyor. Yeni bir değerler ağı tüm dünyayı sarıyor. Özellikle salgınla birlikte en ön sıraya yerleşen insan sağlığının ve temiz hava-çevrenin önemi tüm sistemi hizaya getiriyor. Hukuk sisteminde, ekonomik ve sosyal düzeninde insanı merkeze almaya başlayan devletler yakınlaşıyor. Yani farklı kıtalarda olup benzer değerleri taşıyan devletler birbirine, aynı kıtada olup bu değerleri taşımayan ülkelerden çok daha yakın oluyor.

İşte bu yakınlaşan ülkeler de ticaretten teknolojiye birbirini tam anlamıyla “kayıracaklar”. Sağlık, finans, hizmetler, lojistik, turizm, teknoloji, veri alışverişi ve ticaret sektörlerinde çok daha fazla iş birliği yapacaklar. Mesela teknoloji alanında, uzay teknolojilerinden tutun, 5G, hatta 6G çalışmalarına kadar, yeni küresel ağda yer alan ülkeler birbirlerinin ürünlerine öncelik verecekler.

Yazının devamı...

Yeşil Türkiye

11 Temmuz 2020

Bugüne kadar alışık olduğumuz dünyada, bir ülkenin coğrafi konumu belki de her şeyden önemliydi. İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” demesi boşuna değildi. Mesela Bulgaristan Avrupa kıtasında olmasa, belki hiçbir zaman AB üyesi olamazdı.

Ama bugün coğrafya kaderinizi bir yere kadar belirliyor. İşler değişti. Mesela birer Uzakdoğu ülkesi olan Singapur ve Güney Kore, Batı dünyasının parçası sayılabilirler. Benzer ekonomik düzen, siyasi sistem, teknolojik altyapı, birçok kültürel-sosyal değer paylaştıkları için. Bugün iki farklı coğrafyada bulunan İngiltere ile Singapur arasındaki benzerlikler, aynı kıtada bulunan Kuzey Kore ile Singapur arasındaki ya da İngiltere ile Bulgaristan arasındaki benzerliklerden çok daha fazla.

İşte bu yeni dünya da Türkiye için büyük fırsatlar sunuyor.

Yeni anlaşma

Birkaç yazıdır yazıyorum: Yerkürede yeni bir “küresel değerler ağı” oluşuyor. İnsana ve dünyaya değer veren, yani çevre, iklim, gelir dağılımı, cinsiyet eşitsizliği, sağlık, eğitim gibi konuları önemseyen ülkeler yakınlaşıyor. Coğrafi konumdan bağımsız, bu değerlerden oluşan yeni bir medeniyet doğuyor.

Bu trend son yıllarda zaten ortaya çıkmıştı. Ocak 2016’da Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları”, ülkeleri aynı hizaya getirmek için ortaya çıkmıştı. Bu “Küresel Amaçlar”, yoksulluğu azaltmak ve çevreyi korumak için yapılan bir evrensel eylem çağrısıydı. Ama pek bir sonuç vermedi. AB de 2019 sonunda bir “Yeşil Anlaşma” imzalayarak aynı hedefleri kendi üyelerine benimsetmek için önemli bir adım attı.

Yine ABD’de özellikle son yıllarda Demokrat senatörler sık sık çevre duyarlılığını gündeme getiriyorlardı. Başta eski Başkan Barack Obama olmak üzere, “Yeni bir dünya için yeni bir görüş” (New Deal) çağrısını yapanlar hız kazanmıştı. Bu lakap aslında 1932’de dönemin Başkanı Roosevelt’in ABD’yi Büyük Buhran’dan kurtarmak için uyguladığı ekonomik, sosyal ve siyasal reform paketinin adıydı.

Dolayısıyla, korona salgınından önce de; yeni bir dünya oluştuğunu, çevreyi ve insanı merkeze koyan bir sisteme acil geçmek gerektiğini söyleyenler çoğalmıştı.

Yazının devamı...

Sen hangi ligdesin?

8 Temmuz 2020

Her şeye siyah ya da beyaz diye bakmaya çok alışmışız. Bir şey illa ya siyah ya beyaz. İkisi bir araya gelirse sanki ortaya “sıfır” çıkacak.

Çıkalım artık bu yapay denklemden. Siyah ve beyaz pekâlâ yan yana durabilirler. Ya da birleşip griyi oluşturabilirler.

Bunu aklıma getiren şu oldu: Çevreye, insana, dünyaya zarar vermeyen bir düzen kurmak için, sanayiyi ve kapitalizmi ortadan kaldırmak gerek sanıyoruz. Oysaki mevcut düzeni muhafaza ederek, ama onu değiştirerek çevre dostu olabiliriz. Üstelik böylece hem içinde bulunduğumuz sistem, hem doğa iyileşir. Hatta bu düzen daha bile güçlenir, dünyaya zarar vermeyenler daha bile zenginleşir. Bunu söyleyen ben değilim, rakamlar ve yaşanmışlıklar.

Marka Ligleri

Söylediğim özetle şu: Sanılanın aksine, dünyaya zarar vermemeyi ve insana-çevreye yararlı olmayı hedef alan şirketler daha fazla kazanıyor. Zira her şeyden önce, bu değerleri olan kurumlarda çalışanlar çok daha verimli oluyor. Mesela cinsiyet ayrımı yapmayan bir firmada çalışanların katkısı, dolayısıyla ortaya çıkan ürünlerin kalitesi çok daha artıyor. “İyi bir dünya için çalışan bir şirkete dünya da iyi davranıyor” diyor, telefonda konuştuğum eski TÜSİAD Genel Sekreteri Dr. Bahadır Kaleağası.

Bir ayağı Paris, bir ayağı İstanbul’da bulunan Bosphorus Enstitüsü’nün Başkanı olan Bahadır Bey’in bundan kastı şu: Bir şirket gelir dağılımı, iklim, çevre konularında duyarsız oldukça, bunun onun için bedeli de oluyor. Mesela çevre kirlendikçe enerji maliyetleri artıyor, bu duyarsızlığı onu prestij olarak aşağı çekiyor vs... Bununla birlikte, bu konularda duyarlı olan bir kurumun örneğin finans ilişkileri daha sağlıklı oluyor, daha rahat kredi buluyor. Kısacası, bir şirket içinde bulunduğu eko-sisteme nasıl davranırsa, o da ona öyle davranıyor.

***

Üçüncüsü, tüketiciler de artık bir markanın dünyaya zarar verip vermediğiyle yakından ilgileniyor. Mesela çocuk işçi çalıştıran ya da hayvanlara işkence ederek üretim yapan bir markayı sevmiyor. Bu tip, yani sadece ticari hedefleri olan ve kısa vadeye odaklanan kurumlardan uzaklaşıyor, onları cezalandırıyor, satın almıyor. Aksine, duyarlı olanları ödüllendiriyor.

Yazının devamı...

Yeşilini seç!

4 Temmuz 2020

Neler olduğunun farkında mısınız ? Çok yakında sokağa çöp attığınız için ya da arabanız fazla egzoz çıkardığı için mahkemeye çıkabilirsiniz. Bu dediğim Fransa’da olmak üzere.

Dönüm noktası

Geçtiğimiz hafta Fransa tarihinde ilk kez, ülkenin çoğu şehri Yeşiller Partisi’ne (EELV) geçti. Başkent Paris de “çevreci” belediye başkanını yeniden seçti. Dahası, bu yerel seçimde oyları yükselen tüm partilerin, çevre politikalarını öne çıkaran partiler olduğu tespit edildi. Çevre, iklim, sağlığı gündemine almayan partiler ise ciddi oy kaybetti.

Cumhurbaşkanı Macron da belli ki mesajı aldı: Seçim sonucu belli olduktan sadece birkaç saat sonra, iklim kriziyle mücadele için tam 15 milyar euro ayırdığını açıkladı. Hem de sadece iki yıl için. Bitmedi! Çok yakında ülke çapında bir referandum yapacağını ilan etti. Çevreye zarar vermenin “ekolojik tahribat” suçu sayılıp sayılmayacağının oylanması için.

Bu referandumun sonucu, seçim sonucuna bakıldığında şimdiden ortada. Düşünün ki Yeşiller (bazı kentlerde sol partilerle ittifak kurarak) Lyon, Bordeaux, Strazburg, Marsilya gibi bütün büyük ve önemli kentleri aldılar. Şimdi tüm dünya Fransa’ya “yeşil dalga”nın hakim olduğunu söylüyor. Sadece bu ülke için değil, tüm Avrupa için bir dönüm noktası olduğu yazılıp çiziliyor. Malum, Fransa AB’nin iki lokomotif ülkesinden biri.

Hakeza bir diğeri olan Almanya’da da “yeşil politikalar” son dönemde öne çıkıyordu. Hatta merkez sağın temsilcisi Başbakan Merkel de nükleer enerjiden vazgeçtiğini, yenilenebilir enerjiye geçmeye başlayacaklarını çoktan açıklamıştı. Yani bu duyarlılık artık sadece Yeşiller gibi çevreci/ekolojik partilerin gündemi olmaktan zaten çıkmıştı. Merkez partilerin de gündeminin tepesine oturmuştu.

Dahası, bu ajanda AB’nin de önceliklerinden biri haline geldi. Korona salgınının başlangıcında, yani 2019’un sonunda AB ülkeleri iklim kriziyle mücadelede dünyada öncü rol üstlenmek için bir eylem planı açıkladılar. Buna da “Yeşil Anlaşma” adını taktılar.

Kısacası, son zamanlarda kendini göstermeye başlayan bu “yeşil dalga”, korona döneminde insanların sağlığa ve temiz havaya verdikleri önemin artmasıyla birlikte aniden çok güçlendi. Dönüştürücü hale geldi. Artık bu hassasiyeti taşımayan, insanların sağlığına ve soludukları havaya önem vermeyen partileri vatandaşlar cezalandırıyor. Merkez siyaset de ekoloji etrafında şekillenmeye başlıyor.

Yazının devamı...

Yeni dünya

1 Temmuz 2020

Tüm dünya bir araya gelmiş, bir aşı bulmaya çalışıyor. Ama bulamıyor.

Herhalde devletlerin, şirketlerin, insanların el ele vermeye, iş birliği yapmaya, güçlerini birleştirmeye ne kadar ihtiyaçları olduğunu başka hiçbir şey bu kadar net ve çarpıcı ortaya koyamazdı.

Bizler de kalkmış bir de tartışıyoruz, “Küreselleşme bitiyor mu?” diye. Nasıl bitsin?! Bir virüsün ağızdan ağıza dolaşarak tüm yerküreye yayılmış olması bile dünyanın ne kadar küreselleştiğini göstermiyor mu? Bu, dünya bu kadar küreselleştiği için tarih boyunca en çok yayılmış olan salgın. Dolayısıyla, korona sadece tedavi ve aşı sürecinde değil, bulaşma hızında da yeryüzünün ne kadar içe içe geçtiğini gözümüzün içinde soktu.

Dahası, tüm dünya bir aşı bile bulamadığı için sanki bize “Demek ki yeterince küreselleşememişsiniz, iş birliğini artırın!” diyor.

Yeni küresel

Başkan Trump istediği kadar “ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü’nden çıkaracağım” deyip dursun. Küreselleşme artık ülkelerin lokantada menüden seçebileceği bir opsiyon değil. Hepimizin maruz kaldığı ve kaçamayacağımız bir gerçeklik. Elbette salgından sonra bir süre daha ülkeler birbirlerine karşı korunaklı olacaklar. Birçok konuda içlerine kapanacaklar. Özellikle de ekonomide.

Ancak diğer yandan bu pandemide teşhisten tedaviye, tıbbi yardımdan istihbarat paylaşımına kadar birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarını anladılar. Tek başlarına bir arpa boyu yol gidemediklerini açıkça gördüler. Belki de bu yüzden Bill Gates iki hafta önce konuştuğu Amerikan basınına, uluslararası koordinasyonun artık hayati olduğunu ve Trump’ın bu kararından geri dönmesini beklediğini söyledi.

Ama bunlar, küreselleşme artarken devletlerin zayıflayacağı anlamına gelmiyor. Şu anlama geliyor: Bundan böyle bazı alanlarda küreselleşmenin, bazı alanlarda ise ülkelerin gücü ve yetkisi çoğalacak.

Yazının devamı...