Sigmar Gabriel haklıydı

4 Mayıs 2021

ABD’nin yeni yönetiminin istediği tam olarak bu mu bilinmez ama Türkiye-ABD ilişkilerinde telafisi hayli zor görünen büyük bir kırılma yaşanıyor.

Soğuk savaş ikliminde başlayan ve bir dönem “Örnek müttefiklik ilişkisi” olarak gösterilen Türk-Amerikan dostluğu artık çok gerilerde kaldı. Biden’ın 1915 olaylarına ilişkin “Soykırım” ifadesini kullanması bardağı taşıran son damla oldu.

Peki, ne oldu da daha önce yaşanan sekiz büyük krize rağmen bir şekilde devam eden Türkiye- ABD ilişkisi kopma noktasına geldi?

Aslında mesele ne Türkiye’nin Ruslardan S-400 hava savunma sistemi alması ne de Biden’ın Ermeni lobisine şirin görünmek için yaptığı skandal açıklama. Mesele çok daha derin.

Kendisini dünyanın süper gücü olarak konumlayan ABD’nin küresel politikaları ile Türkiye’nin bölgesel ve ulusal çıkarları tarihin bu döneminde örtüşmüyor. Hal böyle olunca, iki ülke arasında ne gerilim ne de kriz eksik olmuyor. Ne demişti Almanya eski Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel 2018’de hatırlayalım: “Türkiye toprak bütünlüğünü ve çıkarlarını korumak için Batı ile çatışmayı göze aldı.”

İşte gerçek tablo bu kadar net... ABD ile daha çok karşı karşıya geleceğiz. 

Türkiye’yi istediği çizgiye getiremeyen -müttefikimiz- ısrarla ateşe odun atmaya devam ediyor. En son bir grup ABD’li senatör “Türkiye’nin insan hakları sicili düzelmezse yaptırım uygulansın” talebinde bulundukları bir tasarı hazırladı. Senatörlerin derdi Türkiye’de yaşandığını iddia ettikleri insan hakları ihlalleri falan değil. Zaten onların aklına insan hakları deyince içerideki FETÖ’cüler, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’dan başkası gelmiyor.

Mesela hafta sonunda terör örgütü YPG-PKK’nın Afrin’de üzerlerine bomba yağdırdığı siviller ve o saldırıda hayatını kaybeden küçük çocuğu insan olarak bile görmüyorlar. Görseler YPG’ye silah desteği vermekten vazgeçerler.

Yazının devamı...

Kılıçdaroğlu nasipse aday

30 Nisan 2021

Henüz izlemediyseniz ve politik sinema seviyorsanız 17 günlük kısıtlamada Ercan Kesal’ın “Nasipse Adayız” filmine bir göz atmanızı hararetle tavsiye ederim.

Belediye başkanı adayı olmak isteyen bir doktorun hikâyesini anlatıyor film. Karakterler, diyaloglar, amaca ulaşmak için her yolu mubah gören siyaset esnafının iş tutma biçimi gerçek hayatla bire bir örtüşüyor.

Kesal’ın canlandırdığı mahcup ama hedefine ulaşmak için son tahlilde her yolu denemekten çekinmeyen, bazen de mecbur kalan doktor karakteri bana niyeyse CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu hatırlattı.

Kemal Bey aslında Cumhurbaşkanı adayı olmak istemiyor ama şartlar onu oraya sürüklüyor. “Genel başkanların aday olmasını doğru bulmuyorum” noktasından “Aday olmayacağımı nereden biliyorsunuz?” aşamasına durduk yere gelmedi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı’nın “Genel Başkanımız Millet İttifakı’nda yapılan görüşmeler sonucunda adaylaşırsa ki bizim temennimiz odur” açıklaması bu projenin olgunlaştığını gösteriyor.

Kılıçdaroğlu şu an sadece CHP’nin değil muhalefetin de lideri. Birbirine hiç benzemeyen beş siyasi partiyi Erdoğan karşıtı cephede buluşturan ve bir arada tutmayı başaran siyasi aktör o.

İyi Parti lideri Meral Akşener’in Kılıçdaroğlu’nun adaylığına itiraz etmeyeceği kulislerde konuşuluyor. Babacan, Davutoğlu ve Karamollaoğlu’-nun Kemal Bey’in adaylığı noktasında bir sıkıntı yaratmayacakları bugünden belli. HDP’nin dışarıdan vereceği destek de düşünüldüğünde muhalefetin çatı adayının Kemal Bey olması kaçınılmaz görünüyor.

Peki ya Ekrem İmamoğlu? Aday olmayı çok istediği, hatta adaymış gibi davrandığı, bu tarzının genel merkezde sıkıntı yarattığı bir sır değil.

Yazının devamı...

Sırada Pontus yalanı var

27 Nisan 2021

ABD’nin Ermenilerin ‘sözde soykırım’ iddialarını sahiplenmesi öyle hafife alınacak bir gelişme değil. Ermeni lobisinin bir sonraki adımı Türkiye’ye yönelik bireysel tazminat davaları olacaktır. Nihai hedeflerinin toprak talebi olduğu ise bir sır değil.

PKK’nın siyasi kanadının Biden’dan gelen açıklamaya jet hızıyla verdiği destek onların kafalarındaki makro planın da bu olduğunu gösteriyor. Bize yeni bir Sevr dayatmak isteyenler bunlarla sınırlı değil. Bir de “Sözde Pontus Soykırımı” iddiaları var.

Yunanistan 1981 yılından beri bu konuyu uluslararası arenada gündemde tutmaya çalışıyor. 19 Mayıs 1994’te parlamentolarında aldıkları bir kararla 19 Mayıs’ı “Pontus Helenizminin Soykırımını Anma Günü” ilan ettiler!

Adamlar bizim Milli Mücadele’yi başlattığımız günü tam 27 yıldır sözde soykırım anması yaparak karşılıyor. Selanik’te Atatürk’ün evinin tam karşısına “Pontus Soykırım Anıtı” diktiler. Gözlerini o kadar karartmış durumdalar ki iki yıl önce Ankara’da “Pontus Soykırımının 100. Yılı” konulu bir panel düzenlemeye bile kalktılar.

Ermenilerin nasıl “Büyük Ermenistan” hayali varsa, onların da “Pontus Rum Devleti” hayali var. Kastamonu’dan Artvin’e kadar uzanan ve 13 ili kapsayan bir hayal bu. ABD, AB, Kanada ve Rusya’da “Türkler 13 ilde 300 bin Rum’u katletti” yalanını tam 40 yıldır tekrarlayan, 400 civarında Pontusçu dernek faaliyet gösteriyor.

Biden’ın Ermeni lobisinin soykırım yalanına verdiği destek kaçınılmaz olarak Rum lobisinin de iştahını kabartacaktır. Ama onları mutlu eden asıl ayrıntı ABD Başkanı’nın o açıklamada İstanbul’dan “Konstantinapolis” diye bahsetmesi oldu. Rumlar artık sözde soykırım iddialarını tıpkı Ermenilerin yaptığı gibi çeşitli ülkelerin parlamentolarında kabul ettirmek için var güçleriyle bastıracaktır. Sözde Pontus soykırımı iddiası Türkiye için bir tehdit niteliği kazanmış durumda. Acilen bu konuda bir tedbir almak zorundayız.

Türkiye’nin beka sorununu hafife alanlar, dalga geçenler bu gelişmelerden sonra umarım şapkayı önlerine koyup bir düşünür.

Emperyalizm 100 yıllık kuyruk acısıyla yine üzerimize geliyor. Uyanık kalmakta, bir ve beraber hareket etmekte fayda var.

Yazının devamı...

Ordu göz bebeğimizse bu tartışmalar niye?

23 Nisan 2021

Bu topraklarda en sık tekrarlanan klişelerden biridir: Coğrafya kaderdir.

Doğrudur. Dünyanın en kıymetli mülkü üzerinde oturduğumuzu dünya bilir ama biz niyeyse bu gerçeğin farkında değilmiş gibi davranırız.

Bu coğrafyada güçlü bir orduya sahip olmak yaşamsal önemdedir. Ve orduyu tüm günlük tartışmaların dışında tutmak gerekir. Peki, biz ülke olarak bunu yapabiliyor muyuz?

Maalesef hayır... Son bir ayda yaşanan tartışmalara bir bakın. Gizli bir el göz bebeğimiz dediğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) kısır siyasi gündemin göbeğine oturtmak için olağanüstü bir çaba gösteriyor.

Orduyu yıpratıyor. Bu ordu şu an ülkemize yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı yurt içinde ve sınır ötesinde görevini kahramanca ve fedakârca yerine getiriyor.

Mehmetçiklerimiz Suriye’de, Irak’ta, Kıbrıs’ta, Azerbaycan’da, Libya’da, Doğu Akdeniz’de ve daha birçok coğrafyada hak ve menfaatlerimizi korumak için kelle koltukta görev yapıyor. Yakın tarihte TSK’nın bu kadar etkin olduğu bir dönem yok. Mehmetçik bu dönemde her zamanki rutininin dışında bölgesel-küresel barış ve istikrara katkı sağlamak, dost ve kardeşlerimizin de hakkını, hukukunu korumak için daha önce olmadığı kadar yoğun ve etkin bir mücadele veriyor. Beş farklı harekâtı aynı anda icra ediyor.

TSK bizim göz bebeğimiz. Peygamber ocağı diyoruz bu sebeple. Onu her türlü günlük tartışmanın dışında tutmak ve görevlerini rahatlıkla yerine getirmesine katkı sağlamak herkesin görevi olmalı.

Ancak son dönemde TSK sinsi gayelerle, fitne ve fesatla tartışmaların merkezine çekilmek isteniyor. Bu da emin olun en çok düşmanlarımızı sevindiriyor.

Yazının devamı...

Gençler kime yakın, kime uzak?

20 Nisan 2021

Son dönemde muhalefet partileri sözleşmiş gibi aynı nakaratı tekrarlıyor: “Gençler AK Parti’ye oy vermeyecek. İktidarı gençler değiştirecek.”

Yaşı 70’e dayanan siyasilerimizin genç nüfusun önemini gecikmeli de olsa fark etmesi olumlu bir gelişme. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı en büyük koz olarak gördükleri gençler AK Parti’ye onların düşündüğü kadar uzak mı? İşte o biraz tartışılır.

AK Parti’nin gençlik kollarındaki üye sayısı 1 milyon 200 bin. Bu rakam CHP’nin toplam üye sayısıyla hemen hemen aynı. Diğer muhalefet partilerinin tamamının toplam üye sayısı AK Parti gençlik kolları üye sayısının yarısına ancak ulaşıyor.

Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere gençler AK Parti’ye muhalefetin ve bazı anketçilerin düşündüğü kadar uzak görünmüyor. AK Parti genç seçmenin önemini rakiplerinden çok daha önce kavramış ve epey yol almış.

Darısı diğer partilerin başına deyip, devam edelim. Hafta sonu Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu ile ana konusu gençler olan uzun bir sohbet gerçekleştirdik.

Önce müjdeler... Bakanlık yakın bir tarihte Spor Bilimleri Fakültesi mezunu 2 bin genci antrenör olarak istihdam edecek. Bu gençler Türkiye’nin 81 ilindeki tesislerde vatandaşa spor eğitimi verecek. Avrupa’nın en genç ülkesi Türkiye’de spor kültürünün yerleşmesinde öncü rol oynayacak.

Bakanlığın 2021 yılında istihdam edeceği personel sayısı ise 8 bin 212 kişi olacak. Genç istihdamına yönelik çalışmalar bunlarla da sınırlı değil. Spor Bakanlığı ve Sanayi Bakanlığı tarafından yürütülen bir proje daha var. Detayları yakında kamuoyuyla paylaşılacak.

Yazının devamı...

Kanal İstanbul bir Ecevit projesi mi?

16 Nisan 2021

“Marmaray’ı Ecevit yaptı” diyen Tuncay Özkan, biraz abartmakla beraber, aslında ‘Devlette devamlılık esastır’ sözüne bir atıfta bulunmuştu.

Marmaray’ın müşavirlik ihalesi Özkan’ın dediği gibi 2000 yılında Ecevit’in başbakanlığı döneminde yapıldı. 15 Şubat 2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan ihale metninde dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’nin de imzası var.

Ancak DSP-MHP-ANAP döneminde ihalesi yapılan dev projeyi hayata geçirmek ve iki kıtayı denizin altından birbirine bağlamak Recep Tayyip Erdoğan’a nasip oldu.

Rahmetli Ecevit’in geniş vizyonu sadece Marmaray ile sınırlı değildi. Eğer iktidarda kalabilseydi muhtemelen CHP’nin bugün şiddetle karşı çıktığı Kanal İstanbul’u yapmak için de harekete geçecekti.

Nereden mi biliyorum? Çünkü DSP bu kanalı Türkiye’de bir seçim vaadi olarak gündeme taşıyan ilk parti. DSP’nin 1994 yerel seçimlerinde en önemli vaadi İstanbul’un Avrupa yakasında Karadeniz ile Marmara’yı birbirine bağlayacak bir kanal açmaktı. Bu vaat “Boğaz ve DSP’nin Kanal Projesi” ismiyle partinin seçim broşürlerinde yer aldı.

İstanbul’un batısında bir kanal projesinin Cumhuriyet döneminde ilk kez gündeme gelmesi ise 1990 yılında oldu. Dönemin Enerji Bakanlığı Müşaviri Yüksel Önem’in TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisinde yayımlanan makalesinin başlığı “İstanbul Kanalını Düşünüyorum” idi. Makalede Büyükçekmece Gölü’nden başlayıp Terkos Gölü’nün batısından geçecek, 47 km uzunluğunda, 100 metre genişliğinde, 25 metre derinliğinde bir kanalın İstanbul için şart olduğu anlatılıyordu.

Ankara’da kanal mesaisi

İstanbul Boğazı’na alternatif bir su yolu projesi ilk kez bizim aklımıza gelmiş değil. Romalılardan itibaren tam altı kez tartışılmış bir konu. En son 27 Nisan 2011 günü dönemin Başbakanı Erdoğan “Kanal İstanbul” için kolları sıvadı.

Yazının devamı...