“Kadına yönelik şiddetin en büyük mağduru çocuklar”

KAMER’in kurucusu Nebahat Akkoç, “Çocuklar kadına yönelik şiddetin en büyük ama görülmeyen mağdurlarıdır. Kadın başına düşen çocuk sayısının 3 olduğunu düşünürsek kadınların yaşadığı şiddetten üç kat fazla sayıda çocuk olumsuz etkileniyor” diyor

Yıllardır kadına ve aile içi şiddete karşı mücadele eden, insan hakları ve kadın hakları savunucusu, KAMER’in kurucusu Nebahat Akkoç son olarak eylül ayında Agnes Kharshiing ile 11. Uluslararası Hrant Dink Türkiye Ödülü’ne layık görüldü. Anne-Klein Kadın Ödülü başta olmak üzere birçok ödülün sahibi Akkoç ile gündemden düşmeyen şiddet konusunu konuştuk.

Türkiye’de kadına yönelik şiddet her geçen gün artıyor mu? Yoksa hep vardı ama daha görünür mü oldu?

Şiddet hep vardı sadece görünür olmaya başladı. Artık hiçbir şey gizli kalmıyor. Sosyal medya var. Neredeyse bu saldırıları, cinayetleri canlı izlemeye başladık. Ama işin başka bir boyutu; kadınlar artık şiddete katlanmak istemiyorlar ve kurtulmak için çaba harcamaya başlayan kadınların bir kısmı öldürülüyor. Artan bu. Kadınların cesaretini kırmaya, şiddete boyun eğmeye devam etmelerini sağlamaya çalışıyorlar. Ve hâlâ Türkiye’deki kadına yönelik şiddetin bir kısmı görünür değil.

Yıllar içinde farkındalık artsa da neden şiddetin önüne geçilemiyor?

Kadına yönelik şiddetin panzehiri kadınların güçlenmesidir. 1996 yılında KAMER’in kuruluşuna hazırlık yaparken kadınların şiddet algısına bakmıştık. Kadınların yüzde 95’i şiddeti kadın olmanın doğal bir parçası, kader, engellenemeyecek bir durum olarak tanımlamışlardı. 2018 yılında yaptığımız bir çalışma ise bütün kadınların “Haklı şiddet yoktur, şiddete boyun eğmeyeceğiz” dediğini gösterdi. Bu çok büyük bir gelişmedir. Kast ettiğimiz güçlenme buydu. Ama bu büyük gelişme sadece kadınlarda yaşandı. Ama şimdi 6284 sayılı yasayı, İstanbul Sözleşmesi’ni tartışanlar var. Yani demek istiyorlar ki; biz şiddet uygulayalım, hatta çok kızarsak öldürelim. Türkiye’deki eğitimin içeriği cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik değil. Bu nedenle eğitimli kadınların da şiddet yaşadığını görüyoruz. Asıl mesele toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve ayrımcılık yaşamak ve şiddetten kurtulmak için hızlı ve yeterli destek alabilmektir.

Annelerinin öldürülmesine tanık olan çocuklar bu şiddetten nasıl etkileniyor?

Çocuklar kadına yönelik şiddetin en büyük ama görülmeyen mağdurlarıdır. Kadın başına düşen çocuk sayısının 3 olduğunu düşünürsek kadınların yaşadığı şiddetten üç kat fazla sayıda çocuk olumsuz etkileniyor. Şiddet uygulamayı hakkı olarak gören bir erkekten çocuğuna hassasiyet göstermesini bekleyemeyiz zaten. Emine Bulut olayında kadın boşanmış olduğu halde öldürüldü. Çünkü katil koca, kadın üzerinde hiçbir zaman sona ermeyecek bir hakkı olduğunu düşünüyor.

Fiziksel şiddeti konuşuyoruz ama şiddetin onlarca türü var değil mi?

Evet. Genellikle şiddet denince akla fiziksel şiddet ve cinayetler geliyor. Oysa psikolojik, cinsel, sözel, ekonomik şiddet türleri de var. Bu şiddet türleri kafa göz yarmadığı için uzun yıllar yaşanıyor, geç fark ediliyor ve tahribatı da bir o kadar büyük oluyor. Tacizin, tecavüzün hele de evlilik içi tecavüzün sayısını bilen yok. Neyse ki farkındalık yaşayan kadınlar bu şiddet türlerini biliyorlar.

“Kadına yönelik şiddetin en büyük mağduru çocuklar”


Şiddete dur demek için hem bireysel hem toplumsal olarak neler yapmalıyız?

Şiddet sistematik ve toplumsal bir sorun. Bu nedenle toplumun bütün kesimlerinin ortak çabasıyla durdurabiliriz. Kadınlar zaten üstlerine düşeni yaşamları pahasına yapıyorlar. Şiddeti başkasının sorunu olduğunu düşünmeden çözümün ortağı olmamız lazım. Çünkü tanığı olmak da son derece olumsuz etkiler. Toplumsal cinsiyet rolleri sadece kadınların hayatını olumsuz etkilemez. Sistematik olarak yönetim şeklini etkiler. Hiyerarşiktir, kapalıdır, paylaşımcı değildir. Dayanışmayı istemez. Örneğin toplumsal cinsiyet rollerini ve buna dayalı şiddet ve ayrımcılığı fark etmiş bir erkek trafikte maçoluk yapmaz, hayvanlara kötü davranmaz, doğa dostudur gibi.

Erkek çocuklarını kız çocuklarından daha “değerli” gören toplumsal kültürün, kuşaktan kuşağa aktarımının durdurulmasında ailelerin rolü var mı?

Bence toplumsal cinsiyet algısının değişmesi için her birimize düşen roller var. Önce kendimize kuşkuyla bakarak acaba eşitsizliği derinleştiren bir dil ya da davranışım var mı diye sormamız ve fark etmeye başlamamız lazım. Kocaman, ulaşılmaz hedeflere gerek yok. Kendimizden başlayarak yakın çevremizi etkilememiz çok önemli. Mesela soru “erkek çocuklarını kız çocuklarından daha ‘değerli’ yapan şeklinde. Oysa erkek çocuğun karşılığı kadın çocuktur. Eğer kız çocuk diyeceksek oğlan çocuk dememiz lazım. Aksi takdirde daha doğduğu andan itibaren masum bir bebeğe “erkeklik” rolünü yüklemiş oluyoruz. Bu gibi farkında olmadığımız dil ve davranışlar toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiriyor. Bunlardan arınmamız lazım.

“Kadınlar korktuğu için susuyor”

“KAMER’in örgütlü olduğu 23 ilde yapılan hane ziyaretleri sırasında 271 bin kadına, kadınların şiddet yaşayıp yaşamadığını sorduk. Görüşülen kadınlar, yüzde 92’sinin şiddet yaşadığını söyledi. Başka bir soruda da kadınların şiddetten kurtulmak için yeterince çaba harcayıp harcamadığını sorduk. Sonuçlar yüzde 73 oranında kadının çaba harcamadığını gösteriyor. Neden çaba harcanmadığına dair soruya da yüzde 68 gibi büyük bir oran, korktukları için diye cevap vermişler. Oysa kadına yönelik şiddet oranı en fazla yüzde 50-55 olarak bilinir.”