SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR

Zeytinyağında büyük hile

Her zeytin döneminde zeytine ve zeytinyağına yapılan hileleri duydukça insanın midesi bulanıyor. İşin enteresan olan yanı, her yıl var olan hilelerin üzerine parmak ısırtacak nitelikte yeni hileler konması. Mesela, sizler muhtemelen daha çok bireysel olarak yapılan, küçük hileleri biliyorsunuz. Burada daha büyük çapta yapılanlardan bahsedeceğim. Her sabah aşağı yukarı saat 5’te İzmir’de yağ satan bazı dükkânlara tankerlerle palm yağı geliyor. Saat 07.00’den itibaren de başka firmalar tanker-kamyon-kamyonetlerle bu yağları satın alıp götürüyor. Üstelik bu yağlar, söylendiğine göre piyasanın en ucuz ve kalitesiz yağları.
Buraya kadar hiçbir sorun yok. Çünkü; ticaretin gereği olarak bazıları palm vs. gibi yağı satacak, bazıları da satın alacak.

Kimyasal zeytinyağı

Sorun, bu yağları kimin aldığında. Palm yağını satın alanlardan bir kısmı zeytinyağı ticareti yapanlar. Bunlar, palm yağını tankerlere ya da diğer araçlara doldurduktan sonra içine zeytinyağı aroması ile renk maddelerini atıyor ve araçlar genellikle İzmir’in komşu ilindeki bir ilçeye doğru hareket ediyor. Yaklaşık olarak 140 kilometre süren yolculuk sırasında palm yağı-renk maddesi-zeytinyağı aroması birbirine karışıyor ve taklit zeytinyağı haline geliyor. Yani sizin anlayacağınız; İzmir’den yola çıkan palm yağı, iki saat sonra zeytinyağı oluveriyor. Bu hilebaz firmalar, kimyasal olarak imal ettikleri bu sahte-taklit yağı, zeytinyağı diye acaba nerelere satıyor? Bence birçok yere... Yazık, tüketiciler de bunların taklit zeytinyağı olduğunu bilmeden satın alıyor. Yapılan, ne vicdani ne ahlaki ne de insani değil. Bu üçkâğıtçılık yapmak ve haram para yemekten başka bir şey değil.
Tüketiciler, zeytinyağı sanarak palm yağı veya diğer ucuz yağlardan yapılmış yemekleri ve salataları çocuklarına, misafirlerine yediriyor.

Ne yapmalısınız?

Zeytinyağı, her türlü hile hurdayı kaldırdığı için, satın alınırken mutlaka çok dikkat etmeniz gerekiyor. Dükkân önlerinde, sokaklarda, pazarlarda pet şişe içinde, markasız olarak satılan yağlardan uzak durmanız gerekiyor.
Dökme olarak büyük miktarlarda satın almak istiyorsanız, mutlaka tanıdığınız-bildiğiniz yerden, arkadaşınızdan ya da yağhanelerden satın almalısınız. Buraya kadar anlattıklarımdan zeytinyağı satma-alma işinin güvene dayalı olduğunu anlamışsınızdır.
Lütfen dikkat edin...

Yazının devamı...

Yeni yılda beklenenler

Yeni yılın ilk yazısında tarım sektöründe geçen yıl yaşananları kaleme almıştım. Bu ikinci yazımda da tarımın 2019 beklentilerini yazıyorum.

Geçen yazımın sonunda şöyle demiştim... Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Şayet 2019 yılından itibaren tarım gerekli desteği göremezse, Türkiye gitgide gıda egemenliğini yitirme durumuyla karşı karşıya kalacak.

Bunları yazarken ve düzeltme beklerken bir de baktık ki, 2019 yılı Tarım ve Orman Bakanlığı bütçesi kırpılmış. 2018 yılında 29,6 milyar lira olan bütçe, 2019’da 26,5 milyar liraya düşürülmüş. Çiftçiye verilecek destek miktarı da 16,1 milyar lira olarak açıklanmış.

Halbuki 2017 yılında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) 3 trilyon 107 milyar lira (851 milyar dolar) olarak gerçekleşmişti. Yeni ekonomik programda (YEP) bu yıl GSYH’nın lira bazında 3 trilyon 741 milyar, dolar bazında da 763 milyar olması öngörülüyor. Demek ki, tarım kanununa göre desteklerin 38 milyar lira olması gerekiyor.

Gerekeni vermezseniz 2018 yılından devreden sorunlar, olduğu gibi yeniden karşınıza çıkar. Öyle görülüyor ki, çıkmaya da devam edecek.

Bu yıl ekonomide beklenen genel küçülme, tarımı da etkileyecek gibi görünüyor. Geçen yıl kaydedilen yüzde 0,7’lik büyüme, yukarıda açıklanan rakamlardan sonra sanki bu yıl için iyimser gibi duruyor.

Yani senaryo daha da kötü olabilir. Artan maliyetler karşısında görece azalan destekler, daha fazla sayıdaki köylüyü şehirlerin çeperlerine yığabilir.

Kooperatifçilik bakanlığı

Bunun olmaması için ne yapılmalı?

- GSYH’nin yüzde 1’ine karşılık gelen destekleme miktarı, alınacak ek bütçeyle çiftçilere dağıtılmalı.

- Desteklemeler, ürününü kooperatifler veya birlikler gibi tarımsal örgütlenmeler üzerinden pazarlayanlara verilmeli. Bunun için de öncelikle kooperatifçilik bakanlığı kurulmalı, ardından üreticilere bir yıl örgütlenme süresi verilerek devletin desteğinde ilçe bazlı kooperatifler kurulmalı.

- Hayvancılıktaki destekler; geçmişte yapılıp acı derslerin alındığı büyük işletmelerin kurulmasına değil, şartları uygun olan küçük-orta ölçekli işletmelere yönlendirilmeli ve bu destekler çiftliğin ya da teknolojinin geliştirilmesinde kullanılmalı.

- Tarımın en önemli sorunu yüksek girdi fiyatları. Öncelikle mazotta ÖTV ve KDV kaldırılmalı, diğer girdilerdeki vergi yükü azaltılmalı.

- Tarım arazileri ve meraların amaç dışı kullanımına izin verilmemeli. Bu alanlar hiçbir gerekçeyle yapılaşmaya, maden-taş ocaklarına açılmamalı.

- Tarım arazilerine büyük zarar veren hidroelektrik santraller, jeotermal enerji santralleri ve termik santrallerin yapımı yerine, enerjide yenilenebilir kaynaklara yönelinmeli.

- Çiftçi tarafından boş bırakılan tarlalar yeniden üretime kazandırılmalı.

- Tarım ürünleri değerlendirilerek, yani sanayi ürününe çevrilerek dünyaya ihraç edilmeli.

- Türkiye, bunlar yapıldığı takdirde gelecekte dünyanın gıda ambarı ülkesi olabilir.

Yazının devamı...

Tarımın 2018 görünümü

Yeni yılın bu ilk yazısında tarım sektöründe geçen yıl yaşananları kaleme almak istedim.

Önümüzdeki hafta da 2019’daki beklentileri yazacağım.

Resmi rakamlar üzerinden gidecek olursak... Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre; Ocak-Eylül aylarını kapsayan 9 aylık dönemde Türkiye ekonomisindeki büyüme oranı yüzde 4.5, bu oran tarım sektörü için yüzde 0.7 olarak gerçekleşti.

Bitkisel üretim verilerinden de, nüfusun mütemadiyen artmasına rağmen üretimde azalmanın olduğu görülüyor. 2018 yılında bir önceki yıla göre tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde yüzde 5.8, sebzede de yüzde 2.6 azalma oldu. Meyveler, içecek ve baharat bitkilerinde ise çok az miktarda da olsa yüzde 0.8’lik artış gerçekleşti.

Maliyetler yükseldi

Türkiye, aslında buğday ihracatçısı olması gerekirken, yıllık gereksinimi karşılayamadığı için artık buğday ithal ediyor. 2017’nin ilk 10 ayında 3.5 milyon ton buğday ithal edildi, 2018’in aynı döneminde buğday ithalatı 4.6 milyon tona çıktı. Bu ithalat için ise yaklaşık 1 milyar dolarlık bir para yurtdışına transfer edildi.

Tarımsal üretim neden düştü? Bunun sebebi olarak özellikle Temmuz ayından itibaren artan döviz fiyatlarına bağlı olarak, üretim maliyetlerinin yükselmesi görülüyor.

Şöyle ki... Örneğin, son bir yılda buğday üreticisinin eline geçen para yüzde 12 arttı. Mazot fiyatı yüzde 13, üre gübresinin fiyatı yüzde 64, DAP gübresinin fiyatı da yüzde 71 arttı.

Buğday üreticisi, Kasım 2017’de 1 ton buğday satarak yaklaşık 582 kg. gübre aldı, 12 ay sonra 1 kg. buğday satarak ancak 341 kg. gübre alabildi.

Çiftçinin ürününün para etmemesi, tarım alet ve makineleri sektöründe de büyük daralmalara yol açtı.

2018’in ilk 10 ayında 40.892 adet traktörün trafik tescili yapıldı; tescil edilen traktör sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 30 azaldı.

Destek yüzde 50

Hayvancılığa gelirsek... Büyükbaş hayvanlarda damızlık ithalatı 2018’in ilk 10 ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 19 artışla 85 bin baştan 101 bin başa, besilik hayvan ithalatı yüzde 86 artışla 537 bin baştan 1 milyon başa, kasaplık ithalatı yüzde 100 artışla 66 bin baştan 132 bin başa yükseldi ve bunun karşılığında yurtdışına 1.5 milyar dolar ödendi.

Desteklemelere gelince... Çiftçi, Tarım Kanunu’nda belirtilen destekleme miktarını her yıl olduğu gibi 2018 yılında da alamadı. Kanunda bütçenin yüzde 1’i desteklemelere gider denirken, çiftçinin 2018 yılında aldığı destek yüzde 50 düzeylerinde kaldı.

Bütün bu tablo karşısında çiftçinin bir kesimi tarımı bırakmak durumunda kaldı. Nitekim, mevsim etkilerinden arındırılmış tarımsal istihdam, Eylül 2017’den bu yılın Eylül ayına 263 bin azaldı.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz...

Şayet 2019’dan itibaren tarım gerekli desteği göremezse, Türkiye gitgide gıda egemenliğini yitirme durumuyla karşı karşıya kalacak.

Yazının devamı...

Yerli Malı Haftası

Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında, 1923 yılında İzmir’de düzenlenen İktisat Kongresi’nde yurdun bağımsızlığının korunması, yerli mallar üretilmesi ve kullanılması kararlaştırıldı.

1946 yılından itibaren “Yerli Malı Haftası” olarak kutlanan haftanın ismi 1983 yılında “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası” olarak değiştirildi.

Yerli Malı Haftası her yıl olduğu gibi bu yıl da 12-18 Aralık tarihleri arasında Türkiye ‘deki tüm okullarda kutlandı. Öğrencilere yerli malı kullanımının önemi anlatıldı.

Anlatılmasına anlatıldı da, pratikte ülkede yerli malları ne kadar tüketiliyor ona bakmak gerekiyor.

Benim ilkokula gittiğim yıllarda (1968-1973) yerli malı haftaları daha coşkulu kutlanırdı. O zamanlar Türkiye dışarıdan tarım ürünleri almaz, daha çok satardı. Dünyada tarım ürünleri açısından kendi kendine yeten yedi ülkeden birisiydi. Yani kutlanan haftanın anlamı vardı.

Şimdi ise Türkiye tarımda net ithalatçı ülke konumunda. Yemden kuru fasulyeye kadar sofralarımıza gelen birçok ürün artık ithal ediliyor. Türkiye bu ithalatlarla yabancı ülke çiftçisinin cebini dolduruyor.

Neden böyle oldu?

1980 yılının 12 Eylül’ündeki yapılan askeri darbe ve arkasından gelen baskı rejimi dünyadaki neoliberal politikaların Türkiye’de de hayata geçirilmesini sağladı.

Ardından kurulan Özal hükümetlerinin aldığı kararlarla tarımsal Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) peyder pey özelleştirdi. Böylece piyasayı düzenleyen ve üreticiyi koruyan müesseseler teker teker elden çıkarıldı.

O zamanlar sadece maliyet hesabı yapıp sektörün sosyo ekonomik gücünü bir kenara koyan, bu manada da özelleştirmeleri ve tarım ürünleri ithalatını destekleyen bazı ekonomistlerin de telkinleriyle ithalat hız kazanmaya başladı. Geri kalmış teknoloji, verimsizlik, yüksek maliyetler ve az desteklemelerle karşı karşıya kalan köylü, üretimden vazgeçip kendini şehirlerin çeperlerine attı. Böylece üretim dururken, şehirlerdeki kaos da arttı. En önemlisi de ülke üretim hafızasını yitirmeye başladı.

Yetersiz üretime bir de artan nüfusun baskısı eklenince ülkeye her türlü tarım ürünü girmeye başladı. Velhasıl yerli üretmemenin ve yerli tüketmemenin bedelini ülke gıda egemenliğini yitirerek ödeyebilir.

Bu tehlikeli durumdan kurtulmanın tek yolu da üreticilerin kooperatifler şeklinde örgütlenmesini sağlamak. Bu arada sona eren Yerli Malı Haftası’nı ve yarın kutlanacak olan Kooperatifçilik Günü’nü kutlarım.

Yazının devamı...

Mandalina dalında kaldı

Kanal İzmir TV’deki ilk programımı mandalina üreticilerinin sorunlarına ayırmıştım. Seferihisar Kalkınma Kooperatifi (SEFEKO) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Sayarer’le yaptığımız canlı yayında, narenciye sektörünün bir hayli sıkıntılı olduğunu gördüm. Kendisi de mandalina üreticisi olan başkan, samimi duygularla üreticilerin sorunlarını anlattı.

Bu yazıyı yazmak için, Ziraat Fakültesi’nden sınıf arkadaşım olan ve mandalina sektörünün içinde de yer alan Ziraat Mühendisi Levent Şirin’le de görüştüm. Bu iki görüşmeden derlediğim bilgileri mandalina üreticilerine bir faydam olur gerekçesiyle köşeme taşımaya karar verdim.

Geçen yıl, küresel iklim değişikliğinin de etkisiyle ülke genelinde ılık bir kış yaşandı ve bu durum birçok üründe verim artışına neden oldu. Sıcak giden yılda ürünler mevsiminden önce geldi ve bu nedenle hastalık ve zararlılar, geride bıraktığımız yıllardan daha fazla görüldü. Bu durum, ürünlerde daha fazla zirai ilaç kullanımına neden oldu.

Bundan nasibini alan ürünlerden biri de mandalina oldu. Ürünün çok olmasına karşın hava sıcaklığının geçen haftaya kadar 20 dereceler civarında seyretmesi, mandalinayı erkenden dalında olgunlaştırdı. Bu durumda bir yandan kalite düştü, diğer yandan ilaç kullanımı arttı.

Üretici bahçeye girmiyor

Ürün bol ve erken gelince, doğal olarak depolama, işleme ve paketleme işleri de aksadı. Aksaklık sebebiyle dalında kalan meyvelerde ‘sulu çürük’ denilen durum oluştu.

Bir de küçük meyvelerden faydalanmak isteyen bazı üreticilerin meyveleri büyütmek için yanlış gübreleme yapmasıyla sorun daha da büyüdü. Meyveyi irileştirsin diye geç kullanılan azot, kabuğun dayanıklılığını azalttı.

Buna bir de çiy ve yağışlar eklenince, mandalina kabuğunda yumuşamalar baş gösterdi ve mandalina hastalıklara karşı dirençsiz hale geldi. Oluşan kararmalar, başta içini etkilemese bile mandalinanın pazar ve tüketici albenisini sıfırladı.

Böylece depolanacak sağlam mandalina kalmadı. Her ne kadar tüccarlar sağlam ürünleri kesmeye devam ediyorsa da, bu yıl çok olan ürün, dalında çürüyor ve dökülüyor.

Havalar mevsim normalinde gitseydi, kesim güneyden başlayacak ve en son Seferihisar bölgesi toplanacaktı. Havaların sıcak gitmesi, Akdeniz meyve sineğini de artırdı. Geçen yıllarda darbeli meyveler bahçelerde yere bırakılırdı. Bu yıl Akdeniz sineği mücadelesine yardımcı olsun diye toplanmasına karar verildi. Tarım ve Orman İlçe müdürlükleri poşet dağıttı. Müstahsil, sezon başında bunları toplayacak, poşetlere koyacak ve belediye de bunları imha edecekti. Ancak şimdilerde bırakın hastalıklı olanları, daldaki sağlam meyveler bile toplanmıyor.

Dalda olduğu gibi yerler de meyve dolu ve üretici, malının bozulduğunu büyük bir üzüntüyle izliyor. Moral bozukluğu o kadar vahim ki, üretici bahçesine bile girmek istemiyor.

Yazının devamı...

Süt sektöründe neler oluyor?

Geçen hafta Türkiye’nin en büyük süt üretim bölgesi olan Küçük Menderes Havzası’ndaydım. Burada hem süt üreticileri hem de mandıra diye tabir edilen işleyicilerle görüştüm. Görüşmeler sonucunda edindiğim izlenim, sektördeki durumun vahim olduğu yönünde.

Ulusal Süt Konseyi, bir süre önce tavsiye fiyatı olarak çiğ süt taban fiyatını 1 lira 70 kuruş olarak ilan etmişti. O dönemde daha döviz kurlarında yukarı doğru bir hareket başlamadığı için bu fiyat fena değildi. Ancak sonrasında dolar ve euro’nun anormal artışı karşısında verilen fiyat sabun gibi eridi.

Kaldı ki, şu anda bu fiyata bile alıcı bulunmuyor. Fiyat, genellikle 1 lira 40 kuruş ile 1 lira 50 kuruş arasında değişiyor. Çiğ sütün 16 Kasım itibariyle maliyeti ise 1 lira 49 kuruş. Bu durumda yetiştiricilerin çoğu, maliyetlerinin altında süt satıyor.

Konuştuğum çiğ süt üreticileri, ürünü maliyetin altındaki fiyatlarla satmaya devam edemeyeceklerini söylüyor. Yani üretmemenin maliyetini hesaplıyorlar.

4 ayda yüzde 50 artış

Süte talebin en yüksek olduğu zamanlardayız. Geçen yıllara baktığımızda, bu dönemlerde süt tanklarının başında alıcılar rekabet ederken bu yıl onları ara da bulasın. Bu durum karşısında Türkiye’nin her tarafından süt üreticileri, seslerini duyurmaya çalışıyor, ancak kriz başka sektörlerde de olduğundan sesleri yeterince yankılanamıyor.

Normal ekonomilerde hammadde yani çiğ süt fiyatının düşmesiyle, mamul madde yani süt ürünü fiyatlarının düşmesi beklenir. Ancak, Türkiye’de böyle olmuyor. Son 4 ayda yoğurt, peynir, tereyağı ve içme sütü gibi süt ürünlerinin fiyatı en az yüzde 50 arttı.

Türkiye, şu anda bir ekonomik krizle uğraşıyor. Krizin derinliği, gelen kışla birlikte daha da artacak. Süt-et sektöründe şarbonun etkisinin geçmesi ve kurban etlerinin tükenmesiyle birlikte, ete olan talep artacak ve fiyat yükselecek.

Yetiştirici desteklenmeli

Çiğ süt fiyatı artmaz ve yetiştirici de maliyetinin altında süt satmaya devam ederse inekler kasaba gidecek. Kaçak kesimlerle birlikte Et ve Süt Kurumu’na yığılmalar olacak. Çözüm, kesmemeleri şartıyla yetiştiricilere bir yıllığına damızlık desteği verilmesi. Bun yapılmazsa, bir ay sonra artacak olan arzla birlikte süt fiyatları iyice düşecek. Bu durum 2008-2009 yıllarındakinden daha ağır bir et-süt krizine neden olacak. Bu kriz, ülke hayvancılığını yabancıların tekeline bırakarak ülkenin gıda egemenliğini tehdit edecek.

Süt sanayicisine gelince... Onlar da haklı olarak artan maliyetler ve azalan satışlarla yüksek raf kiraları ve geç ödenen hak edişlerden şikâyetçi. Diğer bir şikâyet konuları da, marketlerin ‘yapıyormuş gibi’ göründükleri, enflasyonla mücadele programının yükünün aslında kendilerine yüklenmesi.

Peki, ne olacak? Hayvancılığın da içinde yer aldığı tarım, Türkiye’nin kalkınması için en önemli sektörlerden birisi. Bunun için işletmelerin yüzde 70’i küçük. Bu küçük aile işletmeleri acilen kooperatif çatısı altında birleştirilmeli.

Ondan sonra da dünyaya ‘işte benim tarımım, işte benim ürünlerim ve işte benim markam’ denmeli.

Yazının devamı...

Kore mucizesi

Ulusal Süt Konseyi (USK) Yönetim Kurulu ve Uluslararası Sütçülük Federasyonu (IDF) Ulusal Bilim Komitesi Üyesi olmam nedeniyle 15-19 Ekim günleri arasında Güney Kore’nin Daejeon (Daycon diye okunuyor) kentinde yapılan ‘Dünya Süt Zirvesi’ne katıldım.

Her yıl başka bir üye ülkede yapılan zirve, önümüzdeki sene İstanbul’da düzenlenecek. Daycon’daki gala yemeğinde İstanbul’un anahtarını da aldık.

Türkiye’den 16 kişiyle zirvede yer aldık. Ege Üniversitesi’nden bendeniz, Ankara Üniversitesi ve Namık Kemal üniversitelerinden hocalar, Tarım ve Orman Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığı yetkilileri, İsmail Mert büyüğümüz de organizasyona katıldı.

Yararlı görüşmelerin yapıldığı zirvede, hayvan refahı, çiftlik yönetimi, süt teknolojisi, hayvansal üretim ekonomisi-politikaları ve çevre gibi konular işlendi.

Bu yazıda zirveden ziyade Kore mucizesi denilen kalkınma hamlesinden bahsedeceğim. Yalnız, buna geçmeden önce Busan’daki NATO şehitliğinde yer alan Türk şehitliğini ziyaret etme imkânı bulduğumuzu da ifade etmek istiyorum. Şehitlik ziyaretinde yan yana yatan Mehmetçikler, hepimize duygusal anlar yaşattı.

Gelelim Kore’ye... Mucize denilen şey, aslında gelişmekte olan her ülkenin yapması gereken şeyler ve onlar da bunu yapmışlar.

Güney Kore, iç savaştan çıktıktan sonra liderleri önce toplumu eğitme kararı alıyor.

Yaptıkları eğitim hamlesi sonucunda toplumun yüzde 99,5’i okur-yazar, yüzde 70’i de üniversite mezunu oluyor. Bu arada mezunlarını master ve doktora eğitimi için yurt dışına gönderiyorlar.

Eğitim hamlesinden sonra sıra altyapı yatırımlarına geliyor. Yollar, enerji hatları yapıyorlar ve makine yapan makineler üretiyorlar. Bunlar bittikten sonra da sıra marka yaratmaya geliyor. Bu sayede Anadol ile aynı anda üretime başlayan Hyundai, bugün bir dünya devi haline geliyor. Yine Samsung, Kia ve LG gibi dünyaca tanınan markaları da yaratıyorlar.

Milli gelir 32 bin dolar

Hiç petrolleri, doğalgazları ve kömür gibi madenleri olmadığı halde, bu markalar sayesinde yıllık 600 milyar dolarlık ihracat yapıyorlar ve 70 milyar dolar dış ticaret fazlası veriyorlar. Bugün kişi başına düşen milli gelir 32 bin, yoksulluk sınırı da 19 bin dolar.

Kore’nin bu yaptıkları size bir şeyi hatırlatıyor mu? Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarını... Ne yapılmıştı genç Cumhuriyet’te. Önce Harf Devrimi’yle okuma-yazma seferberliği başlatıldı, sonra elden geldiğince ülke ‘10. Yıl Marşı’nda söylendiği gibi demir ağlarla örüldü ve ardından demir-çelik, şeker, tekstil gibi fabrikalar kuruldu. Bu arada Genç Türkiye Cumhuriyeti, bütün dünyayla birlikte 1929 ekonomik krizine yakalandı ve bir yandan gelişimini sürdürürken diğer yandan da Osmanlı’dan gelen borçları ödedi. Ancak daha sonra gelen hükümetler farklı politikalar uygulayınca gelişme yavaşladı.

Koreli politikacılar ise eğitim ve yatırım hamlelerini geliştirdi. NATO şemsiyesi altında savunmaya fazla ödenek ayırmadılar ve tabii ki teknoloji de 1923’e göre daha ileriydi. Türkiye gibi yüksek miktarda borç ödemek durumunda kalmadılar, arkalarında da ABD vardı.

Bu arada, size yeni çıkan bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Geçen yıl ilk kitabı olan Efrahim’i çıkararak PKK terör örgütünü roman diliyle okurlarına aktaran İzmirli yazar İbrahim Becer, yeni çıkan ikinci kitabı olan Efrahim 2 ile FETÖ ve uzantılarının yapılanmalarını anlatıyor. Okumanızı tavsiye ederim.

Yazının devamı...

Pazarda denetleme bir yere kadar

Tarım sektöründe giderek artan girdiler, köylünün belini her geçen gün daha da büküyor. Köylü artan maliyetler karşısında ne yapacağını, ne üreteceğini bilemez durumda. Son zamanlarda artan dolar ve euroya bağlı olarak gübre fiyatları yılbaşından bu yana yüzde 100-110, ilaç fiyatları da yüzde 50 civarında zamlandı.
Sahada gördüklerim önümüzdeki yıl için köylünün gübre kullanmayacağı yönünde. Konuştuklarım bu kadar yüksek fiyattan gübre alıp atmayacaklarını çünkü ürünlerden para kazanamadıklarını söylüyorlar.
Bunu son açıklanan Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ve Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) rakamlarından da anlıyoruz. TÜFE yüzde 24 iken ÜFE yüzde 46 çıktı. Bu durum üretim sektörünün maliyetlerini henüz tüketiciye yansıtamadığını gösteriyor. Yani üretici hala zararda.
Bir de medyada akaryakıta zam geleceği haberleri var ve bu durum üreticiler için daha da moral bozucu.
Aslında tüketici de zararda. Uzun süredir pazardaki tarım ürünleri fiyatları oldukça yüksek seyrediyor. Bir çok ürün tarladakinin 4 katı fiyatla sofraya geliyor.
Son zamanlarda pazarlarda yapılan fiyat denetlenmesi ile bunun önlenmeyeceği de biliniyor. Haydi marketlerde ve bazı büyük pazarlarda bunu önlediniz diyelim, küçük pazarlar ve kayıt dışı satışları nasıl engelleyeceksiniz. Özellikle meyve-sebze sektöründe büyük bir kayıt dışılığın olduğu da bilinirken.
Üretici-tüketici fiyat makası arasındaki açıklığın yüzde 400’lere varmasındaki en büyük etken yolculuk sırasındaki uzun pazarlama kanallarının bulunuyor olması.
Ancak diğer taraftan başta yüksek maliyetler olmak üzere çeşitli nedenlerle kopuş neticesinde daha az üretim, verimsizlik, tarla ile sofra arasındaki kayıplar ve israf da fiyatın yükselmesinde önemli rol oynuyor.
Yine son zamanlarda artan ithalat baskısı da üreticiyi tarladan alıkoyuyor ve bu da fiyatların yükselmesine neden oluyor.
İthalat kelimesi son 30 yıla kadar Türkiye tarımı için yabancı bir sözcüktü. 12 Ocak 1980 ekonomik istikrar tedbirlerini hayata geçirmek için yapılmış olan 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte yavaş yavaş lügata girmeye başladı. Türkiye 1990’lı yılların başına kadar bu sözcüğü az duyarak geçirirken, 5 Nisan 1994 tarihinde Çiller hükümeti tarafından alınanekonomik istikrar programı ileartık ülkenin günlük yaşamında kullanılır oldu.
Bugün gelinen noktada, Türkiye samandan-canlı hayvana, nohuttan-mercimeğe, pamuktan-buğdaya kadar birçok ürünü ithal ediyor.
Bu gidişle Türkiye yeniden ulusal bir tarım politikasına yönlenmezse, gerek bölgesinde gerekse dünyada gıda egemenliğini yitirmeyle karşı karşıya kalabilir. Bu anlamda tarım ve tarıma dayalı sanayi her zamankinden çok daha kuvvetle desteklenmeli. Bu yapılırken de küçük aile işletmelerini destekleyen, sürdürülebilir bir tarımsal üretim için kooperatifçilik mutlaka teşvik edilmeli.
Her zaman söylediğim gibi.

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.