SKORER
PEMBENAR
CADDE
YAZARLAR
You are already subscribed to notifications.

‘İYİ Kİ’ TESELLİCİLERİ

Sosyal medyanın zehirli etkisi pandemide daha mı arttı dersiniz? Herkesin nefret nöbetleri tuttuğu, tepkilerinin de duyarlılıklarının da aşırılıklarına rağmen ‘Trend Topic’ ömürlü oluşunun... Bir de ‘iyi ki’ciler var! Vakti zamanında belli sebeplerden ülkeden ayrılıp, olduğu yerle övünen bir güruh bu. Onlar için Türkiye’de kötü yorumlanabilecek her olay, kendi hayatlarının reklamını yapma fırsatı veriyor. Beyin göçüyle gitmiş bilim insanı ya da büyük başarılara imza atmış girişimci değil hiçbiri! Oldukları yerde mutlular mı? Hiç sanmıyorum.

Lobimiz  nasıl olur?

Bu göç durumlarına tutucu bakanlardan olmadığım gibi orada başarılı olanların bize fayda sağlayacağını düşünenlerdenim. Hele ki yeni dünyanın en büyük savaşlarının lobi faaliyetleriyle yapıldığını düşünürsek! Bizden gidenler, orada ticaret yapıp, başarılı olanlar dahi oraya ait olmayı beceremiyorlar. O aktif kullandıkları her konuda fikirlerini açıkladıkları sosyal medyalarında İngilizce ya da Almanca yazı göremezsiniz. Nedense gittikleri gibi kendilerine benzeyen Türk arkadaşlarından başka bir sosyal çevreye de girmeyi tercih etmezler. Televizyonlarında bizim yarışmalar, haberler ve tartışma programlar izlenir.

Oraya entegre olamamış, fiziken gitmiş ama kafaca burada kalmış kişiler yüzünden hatırı sayılır bir lobimiz yok çoğu devlette. Belki de ihtiyacımız olan oraya gitmiş ve sürekli burayı eleştiren Türkler yerine Türk ‘kökenli’ olup, yaşadığı ülkeyi benimseyenlerdir. Ahmet Ertegün, Arif Mardin ve Burhan Doğançay gibi isimlerin yerine yenisini koymamız, Muhtar Kent’leri çoğaltmamız, bize gerçekten “İyi ki” dedirtecektir!

BENCE AYIP EDİYORUZ

‘Türk kökenli’ lobimiz derken, son dönemde bir kişinin hakkını tam anlamıyla teslim etmiyoruz. Ne zaman BionTech’in geliştirdiği aşının başarısından bahsetsek, Uğur Şahin’le sınırlı bırakıyoruz. Haberlerde, açıklamalarda ve ilgili makalelerde bu başarıda ortaklığıyla var olan Özlem Hanım’ı ara ki bulasınız! Dünya çapında tüm övgüleri, ödülleri birlikte alırken bizim medya ve siyaset dünyamızda Uğur Şahin’in bir yardımcısı gibi konumlanıyor Özlem Hanım!

Eğitimi ve bilim insanı olarak yaptığı çalışmalarla genç Türk kadınlarımıza büyük bir ilham kaynağı olma fırsatı var. İlgili kurumların Özlem Hanım’ın hakkını teslim etmenin ötesine geçip, bunu fırsata çeviremiyor oluşunu anlamış değilim. Hem de gündemin tamamen Kovid-19 olduğu bu yıllarda! 

 

 

Yazının devamı...

DIŞ GÖRÜNÜŞLE YARGILAMA (!)

Kıyafetiyle birisini değerlendirmek örf ve adetlerimize göre ayıp kaçar, birçok deyimle de öğütlenir. Yine de birçok kıyafet kodu, marka seçimi hatta sosyal hayattaki aktiviteleri bile karşınızdaki kişi hakkında size bazı ipuçları verir.

Özellikle yeni kuşak girişimcilerin giyim tarzıyla bizdeki vurguncu girişimciler arasındaki moda farkı dikkatinizi çekmiştir. Steve Jobs’un başlattığı, Mark Zuckerberg gibi isimlerde daha belirgin olan basit giyinmenin sebebi olarak da “Ne giyeceğim?” diye düşünülecek vakit kaybından kurtulmak olarak gösteriliyor. Basit bir ‘sneaker’ hatta terlik; üstüne de hep aynı renk olan sade bir tişört, Silikon Vadisi’nin milyar dolarlık girişimlerini kuranların ve yöneten profesyonellerin tercihi...

Yelekli girişimciler

Bizdeki girişimcilerden buna benzer modelde sadeler de, kendine has tarzı olanlar da mevcut. Peki ya vurguncu girişimciler? 30’lu yaşlara gelmemiş ya da henüz başında olan bu tiplerin hepsini yelek giymesi şaşırtıcı bir tesadüf değil mi? Mutlaka gömlek üstünde takım içi yelekle bir fotoğrafları var bu arkadaşların! Hayatlarındaki sosyallikte nargile arkadaşlıkları olmazsa olmaz!

Tabii ‘silkeleme’ işindeki bu arkadaşların sosyal medyasındaki en büyük silahları siyasilerle olan fotoğrafları... Bir şekilde bir tanıdık ya da doğru yerde tesadüfle ‘devletle bağlantılıyım’ imajı vermeye çalışıyorlar. Siz zannetmeyin ki, bu sadece hükümete yakın isimlerle oluyor!

Muhalefetin önemli isimleriyle fotoğraflar çektirip, “Yeni dünyayı, sosyal medyayı en iyi biz biliriz” diyerek, siyasete girme hayali olan aday adaylarını da silkeliyor bu desenli ceketli, nargile sosyali tipler!

ZOOMAGEDON!

Hayatımızı mı kolaylaştırıyor, yoksa bizi dijital kölelere mi dönüştürdü... Farkında değiliz ama zoom toplantıları hepimizi ev işçileri haline getiriyor. Başlarda çalışanın çok hoşuna gitmişti bu sistem. Evinde yayılıyorsun, trafiğe takılmıyorsun, bir yandan özel işlerinle de uğraşabiliyorsun. Ama iş, bir yılda bundan fazlasına, belki de dijital köleliği döndü. Hepimiz artık zoom yorgunuyuz. Ortada konuşan, sürekli anlatan koca bir kafa yanında da onu yukarı aşağı hareketlerle onaylayan bölünmüş diğer kafalar. Yarım saatte bitecek bir toplantı neticesiz, sadece iş yapıyormuş gibi görünmeye çalışanların saatlerini alıyor. Yapılan araştırmalara göre bu zoom yorgunluğunun bilişsel yükü kadınlarda yüzde 14 daha fazla oluyormuş. İşveren bu durumdan oldukça mutlu. Çalışanlarsa gönüllü girdikleri bu dijital kölelikten muzdarip! Pandemi bittiğinde de bunun hayatımızda kalıcı olacağı maalesef ki doğru!

TAM KAPANMANIN PAKET SERVİS ÖNERİLERİ

Miyabi Akatlar’ın acılı somonlu Samuray Roll suşisi,

Beylerbeyi Tike’nin sarımsaklı Adana’sı,

İnkase’nin tavuklu Jamaika kasesi,

Ranchero’un reçetelerini şişelediği Ranchito sosları.

Yazının devamı...

KAPİTALİZMİN MEŞİN YUVARLAĞI

Simon Kuper’in ‘Futbol Asla Futbol Değildir’ kitabının üzerinden 26 yıl geçti. O yıllardaki öngörüler masumca forma satışları, tribündeki lüks locaların satışı üzerinden değerlenen ekonomiydi. Kim derdi ki bir gün bu ekonomi Avrupa Birliği’ni Brexit’ten daha fazla bölecek...

Kapitalizmin popüler olan her şeyi yutması var işin aslında. J.P. Morgan’ın başı çektiği Amerikan sermayesinin dünyanın en fazla izlenen sporunu ele geçirmesini hatta AB’ye güç göstermesi var. Futbolun masumiyetinin kalmadığı, sahadaki sporcuların Roma İmparatorluğu’ndaki Gladyatörler gibi görülmesi yeni bir konu değil. Bu oluşuma en sert tepki veren FIFA’nın, UEFA’nın leş düzeni, rüşvetlerde gölgede 40 derece olan ülkelere turnuvalar taşımaları bugünü hazırladı. Doymayan sistem Avrupa Ligi’yle doyacak mı dersiniz?

Hiç sanmıyorum!

En iyi takımlar mı,  en zenginler mi?

Buradaki ayrılığı hazırlayanlar dünyanın en büyük kulüpleri olarak da görebilirsiniz. Ama detaylı bakarsanız, hepsinin sahiplik düzenine geçtiği, çoğunun Amerikalı sermaye tarafından finanse edildiği futbol şirketlerine dönüştüğünü görebilirsiniz. Liman işçilerinin kurduğu, o sınıfın takımı Liverpool’un meşhur ‘Kop’ tribününden ‘yalnız yürümediği’ şarkının felsefesiyle alakası kalmadı. Avrupa’nın en iyi 12 takımı arasındaki bir diğer İngiliz Tottenham, neredeyse 50 yıldır kendi liginde bile şampiyon olamamış. Ama arkasında Daniel Levy gibi finans dünyasında çok etkili bir yatırımcısı var. En iyi takımları birbiriyle oynarken izlemek NBA gibi zevk verse de,  sahadaki ruhtan bahsetmek, o küçük takımların sürpriz yapma hayalleri resmen ölecek.

Başka alanlarda durum farksız mı? Tüm dünya aynı dizileri, aynı zamanda izliyorlar. Dijital platformda olsa televizyon ‘vakit geçirme’ aracı gibi küçümsense de edebiyat dünyası resmen bu tekelleşen platformların eline geçmeye başladı. Geliri mütevazı, özgür edebiyat yazarları önce eserleriyle sonra da senarist olarak tekelleşen bu dizi platformlarına gönüllü oluyorlar. Hepimizin her olayı bağladığı George Orwell’in ‘1984’ü de Sovyet propagandasına karşı edebiyatın kullanılması değil miydi?

Siyasilerin TikTok sınavı

Tabii ki siyasilerin en büyük kaygısı yeni seçmene; pazarlamacıların diliyle Z kuşağına erişmek. Maalesef o isimlerin kullandığı Twitch, TikTok gibi mecralar sizi gençlerin oyuncağı da yapabilir. Tabii son dönemdeki bu farklı hareketlerin sebebi tüm dünyada olduğu gibi seçim danışmanlarının kampanyayı yönetmesi. Bu mecralar en fazla 2-3 yıldır hayatımızda popüler. Bunun uzmanlarının deneyimi ne kadar olabilir ki? O yüzden gelenekseli bilmeyen birinin sadece bu konuda uzman olup, siyasileri yönlendirmesiyle empati yoksunluğu ortaya çıkıyor.

Fazıl Say’dan fenomen olur mu?

Olsa ne güzel olur! Sahte hayatların sosyal medyasında belki de en gerçek kişilerden. Tepkisini ve sevgisini hesapsızca o kadar düzgün ifade ediyor ki; çok iyi geliyor onu takip etmek. Onun bu gerçekliğiyle peşine takılan takipçileri hiç dinlemediyse bile sempatiyle onun efsane piyano yorumlamalarını YouTube’dan açıp, en az bir kere izlemiştir.

Yazının devamı...

TREND Mİ, YENİ GELECEĞİN İLK ADIMI MI?

Eskilerin tabiriyle, “Nereden çıktı bu NFT denen meret?”. Çok değil; iki ay önce dijital sanat akımının son güncellemesi olarak girdi hayatımıza... Daha ne olduğunu anlamadan tweet’lerini, sözlerini hatta kahkahasını dahi kodlayıp, satanı gördük. NFT teknolojisi geleceğimizde ne kadar yer tutacak! Kısa bir trendden mi ibaret olacak, yoksa her adımımızın satılabilir bir ürüne dönüşeceği yeni geleceğin ilk adımı mı?

Sığ bilgilerimi bu mecrada birçok eserini dönüştürüp satmış, dünyaca ünlü medya sanatçısı Hakan Yılmaz’la pekiştirdim. Hakan’ın da dediği gibi NFT’ye dijital sanat penceresinden bakmak büyük bir yanılgı. Hatta hiç alakasının olmadığını da söylüyor.

Aslında bu işin başlangıç noktası 2017’lere, ‘Gaming’ dünyasına dayanıyor. Oyunlarda insanlar birtakım karakterler geliştiriyor. Onların kullandığı aparatlar geliştirildikçe, özel koleksiyonerler ortaya çıkıyor. Bu kişilerin dolandırılmaması ve satın aldıkları ‘Non-Fongible’, yani tekil olması için üretilen bir teknoloji.

Her şey NFT olur mu?

İnternet dünyasındaki her şey NFT olabiliyor. Tabii bunun ticaretini yaparken, ara ticari dönüştürücüler paranın en büyüğünü kazanıyor. En azından şimdilik! Sadece dijital sanat eseri olmaksızın internet dünyasına girmiş size ait her materyali ‘mint’leyip’ satışa çıkarabiliyorsunuz. Mint, eserin dijital dünya için kodlanması demek. Her mintlemeden, aracı kurumlar 250 dolar kazanıyor.

Hakan’la aynı fikirde olduğumuz konuysa, NFT’de ne alanlar ne de satanlar olanları tam anlamıyla kavrayabiliyor. O sebepten bir yatırım aracı olup, olmadığını konuşmak için çok erken. Sistemde de ufak tefek açıkların olduğu söyleniyor. Mesela NFT, mint’lenen eserden sadece bir tane olduğunu söylüyor. Eser sahibi aynı yapımı tekrar mint’lediğinde block-
chain, “Hayır, bu eserden var” demiyor. Tanınmamış bir sanatçı göze batmadan belirttiğinden fazla edisyonu mint’leyebiliyor.

NFT, sanat dünyasında yüzyıllardır tartışılan bir duruma da çözüm bulmuşa benziyor. Geleneksel sanatta eser sahibi satıştan sonrasına dair herhangi bir gelir hatta bilgiye dahi sahip olamıyor. NFT’de gerçekleşen her satışta eserin sahibine de belli bir telif ödeniyor.

NFT’yi bu kadar popülerleştiren Beeple’ın ‘Everydays’ eseri Christie’s tarafından 69.3 milyon dolar’a block- chain’e satıldı. Twitter CEO’su Jack Dorsey’in ilk tweet’i 2.9 milyon dolar etti. Bizdeki ünlülerin bu tip adımları dahi neredeyse 100 bin TL eder seviyelere geldi. Tabii buradaki piyasa artışlarını blockchain zenginleri sağlıyor. O sebepten bir şekilde ‘kasa kazanır’ söylemi bu dünyada da geçerli.

Hatta birçok dijital  sanatçı tüm eserlerini mint’leyip, şimdiden büyük bir maliyetin altına girdiler.

Yeni tip görgüsüzlük

Mutlaka sizin de çevrenizde birkaç kişi vardır kripto para dünyasında olan... “Ne ayıp, insanların parasını nereden bileceğiz?” demeyin; olanlar zaten sosyal medyadan gözünüze sokuyor. “Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” sözü de sosyal medyayla yok oldu. Sanırım kripto parasını sosyal medyada göstermenin görgüsüzlük değil ‘statü’ olduğu sanılıyor.

Yazının devamı...

NİSANDA ADANA...

Uçaktan indiğiniz anda portakal çiçeği kokusunu hemen alırsınız nisanda Adana’da... Şehre yaklaştıkça o harika koku, ızgara bacalarından çıkan kebap dumanıyla karışır; hemen acıktırır sizi. Mütemadiyen yemek yeme isteği uyandıran bir şehir Adana. San Sebastian, Lyon gastronomiye yön versede, 7/24 yemek deneyiminden bahsediyorsak belki de Adana dünyada rakipsiz...

Tabii nisanda bambaşka oluyor şehir. Sıcaklığın dengeli oluşu, baharın enerjisi, portakal çiçeklerin patlamasıyla yayılan koku, bu ayı farklı yapıyor Adana’da... Dokuz yıl önce Ali Haydar Bozkurt önderliğinde nisanın karnavala dönme kutlaması global takvimlere girecek kadar büyüdü. Pandemi sebebiyle bu yıl online yapıldı. Pandeminin etkileriyle tabii ki eski ruhu yoktu. Sokaklarda portakal çiçeği taçlı hanımlar, turuncu giymiş beyler; her sokakta eğlencenin, kutlama bu karnavalda kendi has bir Rio havası yaşatıyordu. O bahsettiğim ruh eksik olsada şehrin enerjisi size meditasyon etkisi yapıyor.

Güney Amerika ve Uzak Doğu’dan ilgi

Karnavalın fikir babası Ali Haydar Bozkurt’a diğer şehirlerden telefonlar geliyormuş, “Bizim festivallerimizi de kurgulayın” diye. Adana’nın diğer şehirlere iyi bir örnek olması genel turizm açısından muazzam. Bu arada şehre yabancı acentaların ilgisi karnaval sayesinde artmış. Güney Amerika ve Uzak Doğu ülkelerinden gelmek isteyen misafirler için Adana, otomobille iki saat mesafedeki Kapadokya ve Erciyes’le birleştirilip, 10 günlük muazzam bir tura dönüşüyormuş.

Şevket Usta’nın et bamyası

Toplu etkinlikler olmayınca bir Adana klasiği olarak kendimizi yemeğe verdik. Bu şehirde doygunluk hissi sadece 30 saniyede geliyor bence! Hele bir de Onur Kebap’tan Şevket Usta’ya rastlayınca! Kebeapçıların hocası; kebabın dışında kavurması, çöp şişi hatta et suşisiyle de parmaklarını yedirtiyor. Her gittiğimizde bize özel yaptığı etli bamya için dahi Adana’ya özel gelinir.

Başlarda manasız bulduğum börek işi Adana’da kebaptan rol çalmaya başlamış durumda. Börekçiler arasında büyük bir rekabet var. Hepsinin özelliği içindeki akışkan hellim, kaşar hissi veren peynir. Hepsi iyi ama ben Rıza ve Levent Börek’i ayrı bir yere koyuyorum.

Bir de hayatımıza giren yeme-içme blogger’larının meşhur ettiği muzlu süt ve tost konseptli markalar var. Benim ilk Adana seyahatimde akşam yemeğimizi suşi restoranında yapmışlardı, “Bizde bu da var” demek adına... Çeşit katmak iyi güzel ama Adana’da bu kadar yerel lezzet varken bu zorlama işlere gerek yok sanki...

Mutlaka gidin:

Havalimanı yolundaki Doğan Kaymakçı’da kadayıf,

Büyük saatin civarında çay bardağında gar kahvesi,

Park Zirve Onbaşılar’da beyti,

Adana Lezzet Sokağı’nda bumbar dolması,

Kazancılar’da Ciğerci Mehmet’in ciğeri...

Yazının devamı...

Yazı kurtarmak...

Rakamlardan işin gidişi belliydi. Kimseye sürpriz olmadı bu kapatma kararları. Peki bu son kapanış mı? Hiç sanmıyorum... Maalesef ki dünya aşılama konusunda beklenen hızda ilerlemiyor.

‘Aç-kapa’ kararlarına da maske takmak gibi alışacağız. Turizm sezonu öncesi vakaları belli bir seviyede kontrol altına almamız hem sosyallik hem de ekonomik açıdan kritik.

En büyük rakibimiz Yunanistan, şimdilik bu süreci en iyi yöneten ülkeler arasında. Bu sebepten aşı pasaportu konusunda da AB’ye diretiyor. Sadece biz değil; İspanya ve İtalya’ya göre de kendilerini avantajlı görüyorlar.

Hiçbir şey kalıcı değil

Maalesef ki Asya’daki katı rejimler dışında sürekli bir başarıya ulaşmış ülke yok. O ilk karantina aylarındaki balkonlara çıkıp, şarkılar söyleyecek romantik ‘kapanma’ motivasyonları yok olmuş durumda. En obsesif önlem alan tipler dahi mekanlarda iç içe oturuyor. Bu durum sadece bize özel değil. O sebepten iyiye ve kötüye giden tablolar her ay yer değiştiriyor. İki ay önce tüm uçuşlara kapanan İngiltere, şimdi güven veriyor. İşleri düzeltir gibi görünen Fransa, İtalya ve İspanya ise mecburi kapatmalar yapmaya başladı.

İki ay sonra bu tablo tam tersine dönerse hiç ama hiç şaşırmayın. Eğer bir kapatma olacaksa en doğru zaman nisan-mayıs aylarıydı. Nitekim de beklenen gerçekleşti. Yine günah keçisi restoranlar olsa da bu kez etkili yardımların yapılacağına eminim. En kötü mücbir sebep kuralı devreye sokulup, kira bedelleri bir ay dondurulabilir! 

Şimdi sıra müşteride

Daha önce de yazmıştım müdavimlerin gerçekten restoranlarına sahip çıkmaları gerektiğini... Bu kapatma sadece bir ay sürecek gibi.

Pandemiden fazlasıyla etkilenen, sosyalliğinizin en büyük sahası restoranlarınızın bu boş geçecek aylarından yaz günlerine rezervasyon yapma zamanı!

Mekanlar da müdavimlerini bu konuda teşvik edici bir kampanyaya başlasa! Ya da onları beklemeden siz sevdiğiniz restoranlar için belli bir ön rezervasyon ücreti gönderip, mayıs-hazirana yer ayırtabilirsiniz.

Şimdi tam zamanı!

Yatırım tavsiyesi değildir!

Hâlâ oynayan kaldı mı bilmiyorum ama eski yemek sofralarında mutlaka birileri ‘lades’e tutuşurdu. Belki eskisi kadar tavuk tüketilmediğindir ama sürekli birbirini kandırmaya çalışan oyuncuların “Aklımda” deyip, yasaklardan kaçmasını izlerdik çocuk aklımızla...

Son dönemin dijital ekonomistlerini gördükçe aklıma o günler geliyordu. Sosyal medyada reytingin nereden geleceği konusunda ahkam kesecek bilgim yok ama “Dolar
15 TL” olur deyip, üç yıldır video çekip fenomen olan çok ekonomist gördüm. Dolar o fiyatlara çıkmasa da biraz analiz çoğu reyting uğruna bu panik havasını da amiyane tabirle gazlıyor! Bunun piyasaları etkileyen yasak kısmından ladesteki “Aklımda” gibi “Yatırım tavsiyesi değildir” diyerek yırtıyorlar.

Merhum Güngör Uras’ın ‘Ayşe Teyze ekonomisi’yle herkesin anlayacağı dilden anlattığı, tabanı da bilgilendirdiği o harika ekolü temsil ediyormuş basitlikte anlatımı takdir edilesi. Ama borsaya bu kadar yeni yatırımcının girdiği dönemde izlenme gelsin diye yapılan her reyting amaçlı yorum, doğal bir manipülasyona sebep verebiliyor.

Yazının devamı...

YENİ NESİL ÇOCUK İŞÇİLER!

Çocuk işçiliğin tanımı mı değişiyor? Yoksulluk içerisinde çalışmak zorunda kalan hikayelere odaklanırken, evlere hapsolmuş yeni bir işçi sınıfı mı yetişiyor? Ne iş mi yapıyorlar? Hepsi yeni nesil dijital içerik üreticiler. Tanımlanan çocuk işçiler gibi yoksulluktan değil, sosyal medyayla gelen kapitalizmin peşinden gelen internet üzerinden oyunlarını bir işe dönüştüren çocuklar. Aslına bakarsanız bu sınıfın yaptığı etkinlikler ‘günümüz’ çocuğuyla birleştiriliyor. Aileler buna engel olmakla, teşvik etmek arasında farklı reaksiyonlar gösteriyorlar. Düşünsenize; koşmayı, salıncakta sallanmayı, yaşıtlarıyla oyun gruplarında olmaktan geri kalıyor, çocukluğunu tam anlamıyla yaşayamıyorlar. Gün geçtikçe canlı iletişimle oluşturulan basit çocukluk neşelerini de kaybediyor. Aileler için bir diğer endişe verici durumsa işin dijital gelecek tarafı. Gelecekteki zorlu rekabet ortamında bu dijital aletlerle kazandığı becerilerden mahrum olunması istenmiyor. Bunun zararlarının farkında oldukları kadar bir şekilde gönüllü olarak zaman sınırlamalarında tutmaya çalışıyorlar.

Dijital beceriler kazanma uğruna

Tüm reklam ve tüketim dünyası 2000 doğumlu Z kuşağına odaklanmışken 2010’larda doğmuş geç Z kuşağı için henüz bir öngörü yok. Onlar dijital tüketenden çok bu işin üreticisi olacağa benziyor. Hepsi bu aletlerin içerisine doğarken kullanım becerilerini okuma-yazma öğrenmeden önce edindiler. Hele ki uzaktan eğitimle bu araçlara olan hakimiyetle çocukların nasıl davranıp uyum sağladığı tüm dünyada merak edilen bir başka konu. Her zamanki gibi sosyologlar yüzeysel yönlendirmelerle ‘her şeyin sınırı, zamanlaması’ tadında tavsiyelerde bulunuyorlar. Aile Bakanlığı, hatta Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bu konuda liderlik yapması hepimizin geleceği için çok önemli.

RESTORANLAR PAHALANDI MI?

Restoranlar açıldığından bu yana yer bulmak ne mümkün! Popüler mekanlar bir yana en basit restoranda iyi bir masa için bile günler öncesinden rezervasyon yapılıyor. Belli ki herkes özlemiş dışarıda sosyalliği. Tabii bu sosyalleşmelerin ardından en fazla konuşulansa artan fiyatlar. Masalar da eskisi gibi başlangıçlı, bol ara sıcaklı değil, ana yemek ağırlıklı oluyor. Herkes mekanların kapalı kaldıkları dönemdeki zararlarını çıkardıklarını sanıyor! İşin aslı maalesef ki öyle değil. Restoranlar 2018’in son aylarından bu yana menülerini hakkıyla revize etmiş değiller. O dönem, Turizm Bakanlığı’nın KDV destekleriyle müşteriler bu fiyat yansımasını hissetmediler. Pandemide açık olunan sürede de kısa menülerle yine fiyat belli seviyelerde tutuldu. Yeni açılmalarda gelen taleple restoranlar eski rekabetçi havasına dönünce fiyat revizeleri algısal olarak müşteriye ‘çok’ yansıdı. Satın alma kalemlerine bakınca restoranlar üç yıl önceki tabak başı kârlarının yanından bile geçemiyorlar. Siz evinizde yediğiniz yemeğin alışverişini üç yıl önceye göre aynı fiyatta mı yapıyorsunuz?

Şikayetçi olmak yerine anlamak, hatta destek dahi olmak gerek!

 

Yazının devamı...

SEZONA ‘KISA’ MI DEDiNiZ?

Aralıkta, ocakta denize mi girilir? Bırakın onu; neredeyse nisan olacak, kayak tatiline gidilir mi? Şüphesiz pandeminin en fazla yaraladığı sektörlerin başında turizm. Eskisi gibi olmayacağı da aşikâr! Olumsuz yanları bir kenara bırakırsak Kovid-19 sonrası turizmdeki devrimin kodları kendini göstermeye başlıyor. İş dünyasında kalıcı bir ‘mobil’ etki olacağı, insanları toplantılara, iş odaklı seyahatlere olan ihtiyacının yok olma derecesine geleceği öngörülebiliyor. İş odaklı konaklama otellerinden kendilerini dönüştüremeyenler muhtemelen tarihe karışacak.

Tatilde çalışma modeli

İş dünyasının yeni ‘mobil’ halinin turizm için fırsat olan tarafıysa tatile işi götürebilme lüksü... Eskinin 10 günlük telefonların dahi kapandığı tatillerin yerini belki de tüm sezonu kapsayan önünde ekran açık tatiller alacak. Hele ki uzaktan eğitim kalıcı olursa tatil için sezon kavramı da yok olacağa benziyor.

Bitmeyen kış!

Şimdiden dahi farkında değil misiniz; nisana kadar süren kayak tatil programlarına. Kısa sezon denilen o iki aylık kış otel turizmi 5-6 aya çıkmak üzere. Erciyes, Palandöken, Uludağ gibi bulunduğu coğrafyayla bütünleşme potansiyeli olan dağlar karların erimesiyle farklı bir turizm modeli geliştirerek dokuz ay iş yapar pozisyona gelebilir. Yatırımcıların en çok yakındığı ‘yaz sezonu’ artık sonbaharı da kapsıyor.

Göcek’te aralıkta hatta ocakta dahi denize girenler, bölgeden iş hayatına devam edenleri gördük. Virüsün etkisi bu sene de kendini hissetirecek ama sonraki yıllar deneyim cenneti Türkiye’nin diğer ülkelere göre turizmde altın yıllarını yaşaması sürpriz olmayacak. 

Aplikasyon savaşları başlıyor

Otel grupları bu dönemde dijital ortamdaki pazarı sahiplenecek girişimlerine hız vererek devam etti. Bookings’in başı çektiği otellerden aldığı komisyondan ziyade pazardaki fiyatı belirleyen aplikasyonlara karşı Marriott, Accor, Radisson gibi gruplar birleşmelerle artırdıkları otel sayılarıyla kendi sadakat programlarını geliştiriyorlar. Pandemi sonrasında aplikasyonlarla büyük otel zincirler arasındaki savaş kaçınılmaz!

Burgerle gençleşecek

Restoranlarını belli bir standart algısına eriştiren Doors Grubu’nun CEO’luğunu yaptığından bu yana, neredeyse 15 yıldır yakınen tanırım Cenk Akın’ı. Daha sonra da görev aldığı büyük operasyonlarda hep kutunun dışında hareket etmesiyle ses getiren işler başarmıştı.
Şehrin sosyal hayatının en ulaşılabilir konsepti Beltur’ların başına geçtiğini duyunca bir İstanbullu olarak çok sevindim. İlk icraatıysa sabit müdavimlerine gençleri de eklemesine yardımcı olacan burger konsepti. İlki önümüzdeki ay Pendik’te açılacak.

Yazının devamı...

© Copyright 2021

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.