NİSANDA ADANA...

7 Nisan 2021

Uçaktan indiğiniz anda portakal çiçeği kokusunu hemen alırsınız nisanda Adana’da... Şehre yaklaştıkça o harika koku, ızgara bacalarından çıkan kebap dumanıyla karışır; hemen acıktırır sizi. Mütemadiyen yemek yeme isteği uyandıran bir şehir Adana. San Sebastian, Lyon gastronomiye yön versede, 7/24 yemek deneyiminden bahsediyorsak belki de Adana dünyada rakipsiz...

Tabii nisanda bambaşka oluyor şehir. Sıcaklığın dengeli oluşu, baharın enerjisi, portakal çiçeklerin patlamasıyla yayılan koku, bu ayı farklı yapıyor Adana’da... Dokuz yıl önce Ali Haydar Bozkurt önderliğinde nisanın karnavala dönme kutlaması global takvimlere girecek kadar büyüdü. Pandemi sebebiyle bu yıl online yapıldı. Pandeminin etkileriyle tabii ki eski ruhu yoktu. Sokaklarda portakal çiçeği taçlı hanımlar, turuncu giymiş beyler; her sokakta eğlencenin, kutlama bu karnavalda kendi has bir Rio havası yaşatıyordu. O bahsettiğim ruh eksik olsada şehrin enerjisi size meditasyon etkisi yapıyor.

Güney Amerika ve Uzak Doğu’dan ilgi

Karnavalın fikir babası Ali Haydar Bozkurt’a diğer şehirlerden telefonlar geliyormuş, “Bizim festivallerimizi de kurgulayın” diye. Adana’nın diğer şehirlere iyi bir örnek olması genel turizm açısından muazzam. Bu arada şehre yabancı acentaların ilgisi karnaval sayesinde artmış. Güney Amerika ve Uzak Doğu ülkelerinden gelmek isteyen misafirler için Adana, otomobille iki saat mesafedeki Kapadokya ve Erciyes’le birleştirilip, 10 günlük muazzam bir tura dönüşüyormuş.

Şevket Usta’nın et bamyası

Toplu etkinlikler olmayınca bir Adana klasiği olarak kendimizi yemeğe verdik. Bu şehirde doygunluk hissi sadece 30 saniyede geliyor bence! Hele bir de Onur Kebap’tan Şevket Usta’ya rastlayınca! Kebeapçıların hocası; kebabın dışında kavurması, çöp şişi hatta et suşisiyle de parmaklarını yedirtiyor. Her gittiğimizde bize özel yaptığı etli bamya için dahi Adana’ya özel gelinir.

Başlarda manasız bulduğum börek işi Adana’da kebaptan rol çalmaya başlamış durumda. Börekçiler arasında büyük bir rekabet var. Hepsinin özelliği içindeki akışkan hellim, kaşar hissi veren peynir. Hepsi iyi ama ben Rıza ve Levent Börek’i ayrı bir yere koyuyorum.

Yazının devamı...

Yazı kurtarmak...

31 Mart 2021

Rakamlardan işin gidişi belliydi. Kimseye sürpriz olmadı bu kapatma kararları. Peki bu son kapanış mı? Hiç sanmıyorum... Maalesef ki dünya aşılama konusunda beklenen hızda ilerlemiyor.

‘Aç-kapa’ kararlarına da maske takmak gibi alışacağız. Turizm sezonu öncesi vakaları belli bir seviyede kontrol altına almamız hem sosyallik hem de ekonomik açıdan kritik.

En büyük rakibimiz Yunanistan, şimdilik bu süreci en iyi yöneten ülkeler arasında. Bu sebepten aşı pasaportu konusunda da AB’ye diretiyor. Sadece biz değil; İspanya ve İtalya’ya göre de kendilerini avantajlı görüyorlar.

Hiçbir şey kalıcı değil

Maalesef ki Asya’daki katı rejimler dışında sürekli bir başarıya ulaşmış ülke yok. O ilk karantina aylarındaki balkonlara çıkıp, şarkılar söyleyecek romantik ‘kapanma’ motivasyonları yok olmuş durumda. En obsesif önlem alan tipler dahi mekanlarda iç içe oturuyor. Bu durum sadece bize özel değil. O sebepten iyiye ve kötüye giden tablolar her ay yer değiştiriyor. İki ay önce tüm uçuşlara kapanan İngiltere, şimdi güven veriyor. İşleri düzeltir gibi görünen Fransa, İtalya ve İspanya ise mecburi kapatmalar yapmaya başladı.

İki ay sonra bu tablo tam tersine dönerse hiç ama hiç şaşırmayın. Eğer bir kapatma olacaksa en doğru zaman nisan-mayıs aylarıydı. Nitekim de beklenen gerçekleşti. Yine günah keçisi restoranlar olsa da bu kez etkili yardımların yapılacağına eminim. En kötü mücbir sebep kuralı devreye sokulup, kira bedelleri bir ay dondurulabilir! 

Şimdi sıra müşteride

Daha önce de yazmıştım müdavimlerin gerçekten restoranlarına sahip çıkmaları gerektiğini... Bu kapatma sadece bir ay sürecek gibi.

Yazının devamı...

YENİ NESİL ÇOCUK İŞÇİLER!

24 Mart 2021

Çocuk işçiliğin tanımı mı değişiyor? Yoksulluk içerisinde çalışmak zorunda kalan hikayelere odaklanırken, evlere hapsolmuş yeni bir işçi sınıfı mı yetişiyor? Ne iş mi yapıyorlar? Hepsi yeni nesil dijital içerik üreticiler. Tanımlanan çocuk işçiler gibi yoksulluktan değil, sosyal medyayla gelen kapitalizmin peşinden gelen internet üzerinden oyunlarını bir işe dönüştüren çocuklar. Aslına bakarsanız bu sınıfın yaptığı etkinlikler ‘günümüz’ çocuğuyla birleştiriliyor. Aileler buna engel olmakla, teşvik etmek arasında farklı reaksiyonlar gösteriyorlar. Düşünsenize; koşmayı, salıncakta sallanmayı, yaşıtlarıyla oyun gruplarında olmaktan geri kalıyor, çocukluğunu tam anlamıyla yaşayamıyorlar. Gün geçtikçe canlı iletişimle oluşturulan basit çocukluk neşelerini de kaybediyor. Aileler için bir diğer endişe verici durumsa işin dijital gelecek tarafı. Gelecekteki zorlu rekabet ortamında bu dijital aletlerle kazandığı becerilerden mahrum olunması istenmiyor. Bunun zararlarının farkında oldukları kadar bir şekilde gönüllü olarak zaman sınırlamalarında tutmaya çalışıyorlar.

Dijital beceriler kazanma uğruna

Tüm reklam ve tüketim dünyası 2000 doğumlu Z kuşağına odaklanmışken 2010’larda doğmuş geç Z kuşağı için henüz bir öngörü yok. Onlar dijital tüketenden çok bu işin üreticisi olacağa benziyor. Hepsi bu aletlerin içerisine doğarken kullanım becerilerini okuma-yazma öğrenmeden önce edindiler. Hele ki uzaktan eğitimle bu araçlara olan hakimiyetle çocukların nasıl davranıp uyum sağladığı tüm dünyada merak edilen bir başka konu. Her zamanki gibi sosyologlar yüzeysel yönlendirmelerle ‘her şeyin sınırı, zamanlaması’ tadında tavsiyelerde bulunuyorlar. Aile Bakanlığı, hatta Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bu konuda liderlik yapması hepimizin geleceği için çok önemli.

RESTORANLAR PAHALANDI MI?

Restoranlar açıldığından bu yana yer bulmak ne mümkün! Popüler mekanlar bir yana en basit restoranda iyi bir masa için bile günler öncesinden rezervasyon yapılıyor. Belli ki herkes özlemiş dışarıda sosyalliği. Tabii bu sosyalleşmelerin ardından en fazla konuşulansa artan fiyatlar. Masalar da eskisi gibi başlangıçlı, bol ara sıcaklı değil, ana yemek ağırlıklı oluyor. Herkes mekanların kapalı kaldıkları dönemdeki zararlarını çıkardıklarını sanıyor! İşin aslı maalesef ki öyle değil. Restoranlar 2018’in son aylarından bu yana menülerini hakkıyla revize etmiş değiller. O dönem, Turizm Bakanlığı’nın KDV destekleriyle müşteriler bu fiyat yansımasını hissetmediler. Pandemide açık olunan sürede de kısa menülerle yine fiyat belli seviyelerde tutuldu. Yeni açılmalarda gelen taleple restoranlar eski rekabetçi havasına dönünce fiyat revizeleri algısal olarak müşteriye ‘çok’ yansıdı. Satın alma kalemlerine bakınca restoranlar üç yıl önceki tabak başı kârlarının yanından bile geçemiyorlar. Siz evinizde yediğiniz yemeğin alışverişini üç yıl önceye göre aynı fiyatta mı yapıyorsunuz?

Şikayetçi olmak yerine anlamak, hatta destek dahi olmak gerek!

 

Yazının devamı...

SEZONA ‘KISA’ MI DEDiNiZ?

17 Mart 2021

Aralıkta, ocakta denize mi girilir? Bırakın onu; neredeyse nisan olacak, kayak tatiline gidilir mi? Şüphesiz pandeminin en fazla yaraladığı sektörlerin başında turizm. Eskisi gibi olmayacağı da aşikâr! Olumsuz yanları bir kenara bırakırsak Kovid-19 sonrası turizmdeki devrimin kodları kendini göstermeye başlıyor. İş dünyasında kalıcı bir ‘mobil’ etki olacağı, insanları toplantılara, iş odaklı seyahatlere olan ihtiyacının yok olma derecesine geleceği öngörülebiliyor. İş odaklı konaklama otellerinden kendilerini dönüştüremeyenler muhtemelen tarihe karışacak.

Tatilde çalışma modeli

İş dünyasının yeni ‘mobil’ halinin turizm için fırsat olan tarafıysa tatile işi götürebilme lüksü... Eskinin 10 günlük telefonların dahi kapandığı tatillerin yerini belki de tüm sezonu kapsayan önünde ekran açık tatiller alacak. Hele ki uzaktan eğitim kalıcı olursa tatil için sezon kavramı da yok olacağa benziyor.

Bitmeyen kış!

Şimdiden dahi farkında değil misiniz; nisana kadar süren kayak tatil programlarına. Kısa sezon denilen o iki aylık kış otel turizmi 5-6 aya çıkmak üzere. Erciyes, Palandöken, Uludağ gibi bulunduğu coğrafyayla bütünleşme potansiyeli olan dağlar karların erimesiyle farklı bir turizm modeli geliştirerek dokuz ay iş yapar pozisyona gelebilir. Yatırımcıların en çok yakındığı ‘yaz sezonu’ artık sonbaharı da kapsıyor.

Göcek’te aralıkta hatta ocakta dahi denize girenler, bölgeden iş hayatına devam edenleri gördük. Virüsün etkisi bu sene de kendini hissetirecek ama sonraki yıllar deneyim cenneti Türkiye’nin diğer ülkelere göre turizmde altın yıllarını yaşaması sürpriz olmayacak. 

Aplikasyon savaşları başlıyor

Yazının devamı...

İÇİMİZDEKİ MEGHAN’LAR

10 Mart 2021

Aile içi çekişme, ritüellere boğulmuş bir düzen, istenmeyen gelin... Tam da eskinin reyting koklayıcısı televizyoncularının sevdiği bir senaryo değil mi? Anadolulu töre ya da sonradan görme konumlanamamış İstanbullu bir diziye göre dahi “Yok artık!” denen şeylerin yaşandığını öğrendik tüm dünyanın gıptayla baktığı Royal Family’den!

Bizim yerli dizilerden pek de farkı olamayan bir hikaye Meghan Markle’ınki. Aslına bakarsanız çevremizde o kadar fazla Meghan var ki ritüellere boğulmuş kompleks sahibi ailelerle bu çekişmenin içinde kalan... Meghan kadar akıllı, sahip olduğu mağduriyetleri silah olarak kullanabilecek çevresi olmadığı için onların sadece ‘dedikodusu’ geliyor.

Peki ya Harry’ler? Onlardan daha fazla var sanki! Çevre ve eğitim yüklemesi almış, zorlama proje çocuklar. Aile güdümünden bağımsızlığını alamayıp, sürekli onlara kendini ispat etme çabasında ya da başkaldıracağı günü bekleyen... Hele ki Harry gibi annesi Diana’nın ölümüyle travma yaşamış biri olunca, bu kavganın medyaya kendi verdikleri söyleşiyle intikama dönüşmesi hiç sürpriz değildi...

Irkçılıkla yüzleşme

“Bu yüzyılda hâlâ ten rengine göre insanları ayırt etmek mi?” demeyin! Gördüğünüz gibi dünyaya demokrasi getirenlerin bile kendi torununa dahi bu tedirginlikte bakması, tüm o royal (!) makyajının dökülmesine yeterli değil mi? Her zaman yaptığı gibi bu durumla gerçekte değil; Kraliyet uyarlamaları ‘Bridgerton’daki dükle, jön Arsene Lupen’in esinlenmesini siyahi oyuncular kullanarak yüzleşiyor. Kraliyet’in buna cevabı yine bir yapımla; hatta yeni Bond ajanının Idris Elba gibi siyahi bir İngiliz vatandaşı yapılarak verirse şaşırmayın!

Vatandaş gazeteciliği altında hızı, gerçek ve güvenilir gazeteciliğe tercih edenlere de en güzel cevabı verdi Oprah Winfrey’in bu söyleşisi! Evet; Meghan Markle’ın söyleşiye önceden hazırlandığı hatta duygusallaşacağı anlarından, Harry’nin elini tuttuğu enstantanelere kadar abartı olsa da, Oprah sorularını aynı tonda eleştirel olmayı ihmal etmeden çatır çatır sordu. YouTube üzerinden şöhret olmuş arkadaşlar...

İçi boşaltılıyor!

Yazının devamı...

TÜRK ÜNLÜ SİSTEMİ ÇÖKTÜ MÜ?

24 Şubat 2021

Gazeteciliğe yeni başladığım dönemde de vardı bu sorun. “Yahu Hülya Avşar ve Gülben Ergen’den başka ünlü yok mu?” derdi dönemin marjinal yazı işleri ekibi! Bırakın sosyal medyayı, fotoğrafını çektiğiniz kişiyi bir saatlik film banyosundan sonra görebileceğiniz yıllarda bu ünlülere o haber masaları karar verirdi.

Bir gecede klibinde koşan popçunun da, caz kulüpte göbek atarak şarkı söyleyen yıldızın da hızlı çıkışları o sayfa başındakiler tarafından karar verilirdi. O dönemin ‘starmaker’ abileri gazino kültürünü önemsediği için bu masalara servis edilen isimler çağa göre pek nitelikli yenilenemedi diyebilirim. Dünyada bu durum sanıldığı gibi tesadüfen gelişmiyordu. Nickelodeon’daki çocuk yıldızların zamanla serpilip (!) sinemaya adım atmalarını, albümler yapmalarını izledik.

Yarışmalar ayakta tutuyor

YouTube kurulduğu an Kanada’dan elinde gitarla Justin Bieber, belki ünlü oluş bu karar veriliş sisteminin ilk örneğiydi. Bir yapım şirketine ya da kuruluşa bağlı olmadan sosyal medyanın gerçek ünlü dünyasına armağan ettiği ilk kişiydi.

Genç nüfusumuz göz önüne alındığından sosyal medya kullanımında dünyada tepelerdeyiz.

Bırakın sosyal medya hesabı olanı, yakında fenomen sayısının sıradan takipçi sayısını geçeceği aşikâr! Tanınmış olmanın bu kadar kolay olduğu şu dönemde, neden bu fenomenlerimiz bile ünlü sınıfına hâlâ geçemiyor? 

Bizdeki bu ünlü sınıfını, son

Yazının devamı...

HİÇ YOKTAN İYİ!

17 Şubat 2021

Sınırlı kapasite, süreli oturum izni... Son dönem restoranların kademeli dönüşü için en fazla dillendirilen tekliflerden. Aşılanma devam ederken, nispeten virüs kontrol altına alınmaya yakınken kulağa hiç de fena gelmiyor bu teklif. Tabii restoranların yüzde 30 kapasiteyle yaraları sarması bir yana günlük masraflarını dahi karşılamaları pek mümkün görünmüyor. Tabii bu işin ekonomik tarafı! Nedense biz hep o taraftan bakıp işe çözüm arıyoruz. Şu kapalı iki dönem bize gösterdi ki kafe ve restoranlar olmadan ne sohbetlerimizin ne de dolabımızdaki o güzel kıyafetlerin bir önemi var.

Hitap ve servis

Özel anlarımızda olsun, gerekse rutinimize dönüşmüş hepimizin müdavimi olduğu birçok mekan vardır. Peki biz bu zorlu süreçte mekanlarımız için ne yaptık? Türk tipi müşteri için müdavimlikte lezzetten önce size kendini özel hissettiren isimli hitap ve servis gelir. İlla ki bir bağ kurulur mekanlardaki personelle. Hatta bizde açılan mekanların çoğu iyi müşterisinin sermayesiyle patron olan salon personelidir. Gözlemlediğim kadarıyla müdavimler mekanlar için ‘iyi gün dostu’ olarak kaldı.

Tabii müdavimleri işin içerisine sokmakla ayaklı topyekün projelerde üretilemedi.

Amerika’da birçok restoran ‘gel-al’ ile ayakta kalmaya çalışırken bunu başaramayan ‘fine-dine’ konseptler açıldıktan sonra kredili menüler satmaya başladı. Piyasa yapmak isteyen sahte ortamcıları bir kenara ayırırsak çoğu müdavimin bu ileri rezervasyon için belli bir miktar ödemeye hazır olduğunu biliyorum. Bu rezervasyonlarla mekanların ikonik masaları belli bir miktar karşılığında süresiz ön rezervasyonla doldurulabilir.

Bahçe sosyalliği

Mekan dernekleri bürokrasiyle uğraşırken bu tip projeler üretmeye vakit bulamıyor! Tüzel olmayan kolektif bir kampanyaya destek beklentilerin çok üzerinde olacağına eminim. Şu sıralar dünyada açık olan mekanlarda en dikkat ettiğim durum ‘açık alanlara’ olan kapasite arttırımı. Bizdeki ilk sigara yasağından sonra ısıtıcılarla kış şartlarına rağmen bahçe sosyalliği mekanların kendisinin bile önüne geçmişti. Hali hazırda bu teçhizata sahip bahçeli mekanlara öncelik verilebilir. Dağ otellerinde dondurucu soğukta montlarıyla oturan müşteri bu şartlara seve seve uyum sağlayacaktır. Sınırlı kapasiteyi mekanlar geleceğe dönük fırsata da çevirebiir. Malum; bizim insanımız rezervasyona saatinde pek gelmez, bazen de hiç gelmez! Dünyadaki iyi restoranlarda olduğu gibi yemek saatini iki seansa bölmeyi bu dönem doğru uygulayabilirsek koronavirüs sonrası bunu gelenek haline getirme fırsatı da olabilir.   

Yazının devamı...