Gençlik ve kırılganlık

Bana öyle geliyor ki “Gençlik en kırılgan dönem, en hassas dönem” gibi cümlelere sığınarak garantilediğimiz tek bir şey var: Gençlerden hiçbir şey anlamamak. 20 yaşında bir insan “Yaşama sevincim kalmadı” diyorsa, kendisi için bir gelecek umudu görmeyip hayattan vazgeçiyorsa bunu kırılganlıkla açıklamak işin en kolayına kaçmak oluyor. “Kim bilir ne olmayacak bir şeyi büyüttü de kendine dert etti”. Çünkü “asıl hayat”la tanışmamış daha sizce. Böyle baktığınız zaman hafif atlatılması umulan ateşli bir hastalık, yaşı geçince aşılacak bir zaaf muamelesi yapmış oluyorsunuz gençliğe. Dediklerini de isteklerini de yeterince ciddiye almıyorsunuz. Gelip geçici hevesler, “büyüyünce unutulacak” heyecanlar gibi bakıyorsunuz.

Oysa zayıf falan değiller, çoğu zaman düzenin gereklerine sorgulamadan ayak uydurup devam eden ve kendi 18-20 yaşlarını hatırlayamayacakları kadar derine gömen ebeveynlerinden daha güçlüler. Ne isteyip ne istemediklerini de daha iyi biliyorlar, o “geçici heyecan” sanılanlar onların henüz ket vurulmamış hayalleri. Çünkü hâlâ içlerinden gelen sesi susturmayı öğrenmemişler. “Hayatın gerçeği” kılıfıyla kabul edilebilir kılınan kötülüklere teslim etmemişler umutlarını. İş ki biz onları kendi kısıtlı hayat bilgimizle sıkıştırmayalım, üzerlerinde baskı kurmaya çalışmayalım, onların adına “en iyisine” karar verip gelecekten umudu kesmelerine neden olmayalım. Söz konusu olan çocuğumuzsa hele kendi inançlarımız doğrultusunda “şekillendirmeyi” hiç denemeyelim.

Kaldığı cemaat yurdunda yaşamak durumunda kaldığı hayattan mutsuz olan ve artık böyle devam etmemeyi seçen tıp öğrencisi Enes Kara’nın ardında bıraktığı cümleleri hepimiz dinledik. Orada gençlik kaynaklı “aşırı” kırılganlık değil gayet sebepli ve yoğun bir mutsuzluk, bir şeylerin değişeceğine dair umutsuzluk vardı. Çok da netti derdi. Yurtta mecbur edildiği kitapları okumak istemiyordu, oradaki derslere katılmak istemiyordu, inanmadığı dini vecibeleri yerine getirmek istemiyordu. Anne babasının kendisi için en iyisi olduğuna karar verdiği hayatı değil kendi seçtiği hayatı yaşamak istiyordu özetle. Her insan gibi kendi inancı ya da inançsızlığı, kendi tercihleri, kendi yapmak istedikleri vardı. Babası sonradan “Birkaç ay kalır, sonra alışır diye düşündüm” dediğine göre bunları ifade etmenin bir yolunu da bulmuştu üstelik. Kulak verilmiş miydi? Belli ki hayır. Çünkü babası kendi içinde bulunduğu cemaatin oğlu için de doğru yer olduğundan emindi. Sonradan TELE 1’den Fırat Yeşilçınar’a yaptığı açıklamada da “Ben bir zararını görmedim” diyordu, “Kaldığı yerde hiçbir sorun yoktu”. Ama işte Enes için varmış. Birkaç ay kalıp alışmamış. Oradaki hayat onu gittikçe daha çok boğar olmuş. Bir tıp öğrencisi olarak doktor çıktığında onu bekleyecek hayata da pek umutla bakamaz durumda. Bugüne kadar hep ailesinin istediği gibi biri olmaya çalıştığını, karşılığında aldığı tek ödülün daha fazla çalışmak olduğunu söylüyor. Lise sınavı için çalışmak, üniversite sınavı için çalışmak, şimdi tıp okurken daha da fazla çalışmak, böyle devam edecek bir döngü.

Burada gençliğin “kırılganlığına” varana kadar düşünmemiz gereken bin tane başka şey yok mu? Gençler adına alabileceğimiz kararların, onların hayatına verebileceğimiz “biçimin” sınırlarından başlayarak en önce.