Görmezden geldiklerimizle tanışmak

Çoğumuzu aynı hevesle ekran karşısına oturtmayı başarması bir yana, birçok dokunulması adetten olmayan konuyu gündemimize (en çok da sosyal medyanın gündemine) getirdiği için önemli bir dizi, “Kulüp”. Birinci sezonunun ilk altı bölümü Ladino dilini duyurması, İstanbul’da yaşayan bir Yahudi ailenin hayatını, ritüellerini yansıtmasıyla öne çıkmıştı. Yeni yayına giren son dört bölümüyle de 6-7 Eylül Olayları’ndan söz ettirir oldu. Böyle bir durumda hemen devreye giren popüler olan her şeyi küçümseme korosu “Yeni mi öğreniyorsunuz?” diye bu heyecanı hor görse de Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olayları’na dair kitapların birkaç gün içinde hızla dolaşıma girmesinden de anlaşılacağı gibi böyle bir konunun bir dizide işlenmesi hiç hafife alınacak bir şey değildir. Ayrıca yeni öğrenilmesi hiç öğrenilmemesinden iyidir.

“Kulüp”ün tartışılan bir diğer yanı da Salih Bademci’nin şahane performansıyla çoğumuzun bağrına basmak (anlaşıldığı kadarıyla bir kısım insanın da bir kaşık suda boğmak) istediği Selim Songür karakteri oldu. Kendisinden farklı olduğuna hükmettiği her şeyde gizli bir tehdit gören bir bakış açısına karşı nasıl anlamlı bir cümle kurabiliriz, bilemiyorum. Ama hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkmış, dönemine göre ileri görüşlü ve görece cesur bir şarkıcı karakteri üzerinden şu an “non-binary” terimini ve cinsiyet kimliklerini tartışır olduysak belli ki daha uzun süre buralarda duracağız. Dünyanın nereye gittiğine bakmadan. Çünkü bir dizide Selim Songür gibi bir karakteri görmek ya da kabul edilmiş cinsiyet kalıplarına uymayan herhangi bir sahneye rastlamak birilerine kendi hayatlarına “karışılma” hamlesi gibi geliyor. Sosyal medyada bir yazar tarafından açıkça kurulmuş bir cümle olduğu için söylüyorum; “Bizim zavallı binary cins hayatımıza karışmayın”. Şaka herhalde, kimin kimin hayatına karıştığına bir bakmasak mı? Bunun anlamı “benimkinden farklı bir hayat şekli olmasın, olanlar da gözüme görünmesin”.

Dünyanın nereye gittiğine bakmadan dedim de tam bu sırada yıllarca döne döne izlediğimiz “Sex and the City” dizisinin yeni bölümleri çıktı. Adı “And Just Like That”, kahramanlarımız artık 55 yaşındalar ve Samantha’sız biraz eksik olsa da onların yaşları ilerlerken yeni dünyaya ayak uydurma maceraları son derece izlenmeye değer. Bir zamanlar epey cesur ve uyanık sayılırlardı, artık devir değişmiş ve bir zamanlar Manhattan’ın nabzını tutan Carrie Bradshow’un köşesi bile “demode” olmuş. Her biri evlenip barklanmış, ikisi çoluk çocuğa karışmış bu üçlü kendi bilgileri dışında akmakta olan hayatla tanışır ve sürekli (en çok da cinsiyet kimlikleri üzerine) sınanırken seyircinin “Karışmayın hayatıma” diye isyan ettiğini düşünsenize. Hayır, kimse sana karışmıyor da sen hayatla bir tanışsan mı acaba onun yerine? Çünkü gözünü kapatsan da görmemek için kafanı başka yana çevirsen de dünya değişiyor – hatta değişti. Bir kapsülde yaşayıp bunu yok saymak mümkün değil. O en çok reddetmek istediğin her ne ise bir bakmışsın hayatının tam ortasında. En iyisi bir zaman sonra çoluğunla çocuğunla aynı dili konuşabilmek için şimdiden gözünü – gönlünü açmak.