Her zaman duvara karşı

Fatih Akın’ın 1915’i anlatan son filmi “The Cut”‘ın Türkiye’deki sinemalarda gösterime girme ihtimali bile yeri yerinden oynattı. Hedef gösterilip açıkça tehdit edilen yönetmenin yasaklara, tabulara olan merakı ise doğuştan geliyor

Fatih Akın, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışacak son filmi “The Cut”ı anlatıyor, Agos gazetesinden Evrim Kaya’ya... “Filmden korkanlar varsa, onlara ‘Bu yalnızca bir film’ diyorum. Ama şundan eminim ki, benim de bir parçası olduğum Türk toplumu bu filme hazır”...
Türkiye’nin ne kadar hazır olduğunun cevabı kısa sürede Türkçü Turancılar Derneği’ne ait Ötüken dergisinden geldi: Hem Fatih Akın’ı hem Agos gazetesini hedef alan tehditlerin üstü kapalı bir tarafı yoktu... “O film Türkiye’de tek bir sinemada yayınlanmayacak” deniyordu derginin Twitter hesabından; “PKK’ya olan yakınlığıyla bilinen Kürt yönetmen Fatih Akın’ın sözde Ermeni soykırımını anlattığı filminin Türkiye’de gösterilmesi için Agos gazetesi önderliğinde çalışmalar yürütülüyor. Bizler Türkçü Turancılar Derneği, Ötüken Dergisi Teşkilatları ve Genç Atsızlar olarak filmin Türkiye’de gösterime girmesine izin vermeyeceğiz. Agos gazetesini, Ermeni faşistleri, sözde aydınları açıkça tehdit ediyoruz. Beyaz berelerimiz ve Azerbeycan bayraklı planörümüzle gelişmeleri takip ediyoruz. Hodri meydan!”
Şimdi gözler, “Nerede bir sınır varsa yıkalım, duvara karşı! Yıkılmazsa da köprü kuralım” diyen yönetmende... Onun yasaklara, tabulara merakı ise doğuştan...

Sinemada mısır sattı Her zaman duvara karşı
Ötükenciler tarafından Kürt ilan edilen Fatih Akın, esasen Karadenizli bir ailenin çocuğu... Denizci olan babası Mustafa Enver Akın 1966 yılında Hamburg’a gitmiş. Teknesine motor almak ve iki yıl para biriktirdikten sonra memlekete dönmek niyetiyle. 1968’de öğretmen Hadiye Hanım’la evlendi, iki yıl sonra büyük oğulları Cem dünyaya geldi, 28 Ağustos 1973’te Fatih... Böyle böyle geçti yıllar...
Bir de baktılar ki dönememişler...
Katolik bir anaokulunda Alman, İtalyan, Afrikalı çocuklarla birlikte zaman geçiren Fatih Akın, ilk filmlerini kuzeninin 8 mm’lik film projektöründe izledi. Sonra video çağı geldi, kung fu’lar, Louis de Funes’ler, Sergio Leone’ler, Clint Eastwood’lar izlenmeye başladı. Western sevdası da o günlerden kalma... Parlak bir öğrenci değildi, okulun “fırlaması”ydı ama çok kitap okuyordu. Küçük yaştan itibaren tatillerde babasının yanında fabrikada çalıştı, barlarda bardak topladı, sinemada mısır sattı. Annesinin onu 14 yaşındayken folklor öğrensin diye yazdırdığı halkevinde başka bir dünya açıldı önünde. “Sinema, Benim Memleketim” kitabında “Sünni, tutucu bir Müslüman olarak kendimi tamamı solcu olan, Kürt, Alevi, Şii Müslümanların arasında buluverdim” diye anlatıyordu: “Neyse ki bir parça meraklı oluşum beni körü körüne inanmaya karşı koruyordu.”

Rock’yi örnek aldı
Aynı merak onu yasak olan her şeye doğru itiyordu. Zaten Hamburg’un suç oranı en yüksek sokaklarından birinde yaşıyorlardı, yabancı düşmanlığı desen alıp başını gitmişti. Fatih deri ceketini çekip saçını jöleleyip Türk Boys çetesine katıldı. İyi gitmiyordu hayat. Âşık olduğu kız onu Türk diye reddetmiş, annesi meme kanserine yakalanmıştı. Sokaklarda takılıyor, serserilik yapıyordu ki annesinin sözüyle kendisine geldi: “Okulda başarılı olup yaptığın saçmalıklara son vereceksin. Aksi takdirde ölürüm.”
Hadiye Hanım iyileşti, Fatih Akın hayata tutunmanın yeni bir yolunu buldu: Sinema. Lise 2’deyken çektiği filmle ilk kez iyi bir not aldı... “Sı.tığımın Sınırları” idi adı... Asıl hedefi oyuncu olmaktı, birkaç dizide de oynadı o ara. Ama televizyon polisiyelerinin nöbetçi Türk’ü olarak kalmak istemediğine karar verip Sylvester Stallone’nin Rocky’si gibi kendisine bir başrol yazmaya karar verdi. İlk senaryosu çıktı ortaya... “Kısa ve Acısız”ın ilk hali...
Liseyi bitirip Hamburg Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Görsel İletişim Bölümü’ne kabul edildiğinde 21’indeydi. İlk kısa filmi “Sensin!” de, ikincisi “Sahte” de ödül aldı. İkincisinin Şile’deki çekimleri sırasında Türkiye’yi keşfetti Akın. Bir “eve dönüş duygusu”ydu yaşadığı...
İlk uzun metrajlı filmi, kendisine başrol olsun diye yazdığı “Kısa ve Acısız”dı. Artık oyuncu olmak istemiyordu ama. Gabriel karakterini Mehmet Kurtuluş’a teslim etti, yönetmen koltuğuna oturdu. Film baba ile oğulun birlikte namaz kıldığı sahneyle kapanırken, Fatih Akın da eleştirilerin hedefi oluyordu. “O sahne bir İslam propagandası mıydı?” “Hayır” diyordu, “Ben böyle yetiştim. Burada kişisel konuları işliyorum.”

Bir dönüm noktası
“Kısa ve Acısız” da çeşitli ödüller aldı ama en büyük övgü, Martin Scorsese’nin izinde görülmesiydi. “Sinema diniyse Scorsese peygamberiydi” çünkü. Türkiye sinemalarında gösterilen ilk Fatih Akın filmi ise 2003’te gösterime giren “Temmuzda” oldu. Onu büyük bütçeli hayal kırıklığı “Solino” izledi. Yapımcılara teslim olmak yerine elini taşın altına koymaya karar vererek kurduğu Corazon International şirketiyle ortak yapımcı olarak imza attığı “Duvara Karşı” ise
bir dönüm noktasıydı. 2004 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Fatih Akın’ındı! “George Foreman’ı yenen Muhammed Ali gibi” hissediyordu kendini. Filmi 35 ülkeye satılırken, onun artık “duvarın” altında ezilmemek için daha çok çalışması gerekecekti. Bir de kimlik meselesiyle baş etmesi... Filmine Türk filmi mi demeliydik, Alman mı... Hangi sinemanın övünç kaynağıydı, ona göre sevinecektik. “Öncelikle insanım”a sığındı Fatih Akın, “Bir milliyeti kabul etmek ve onu desteklemek benim tarzım olamaz.”
Bir tutkusu sinema ise diğeri müzikti her zaman. Kırık tatlı Türkçesiyle dediği gibi “Müzik canın yemeğiydi”. Altın Ayı tantanasından “İstanbul Hatırası” belgeseline sığındı. Altı ay İstanbul’da Büyük Londra Oteli’nde kaldı, prova stüdyolarıyla konserlerin sahne arkaları arasında koşturdu, nefes aldı ve
“Aşk-Ölüm-Şeytan” üçlemesi olarak adlandırdığı serinin ikinci filmi
“Yaşamın Kıyısında”ya girişti. Filmin Türkiye çekimlerinde dedesinin köyü Çamburnu’nu keşfetti bu kez. Ve köy halkının beldelerine kurulan çöp depolama merkezine karşı verdiği mücadeleyi kendi meselesi bildi. Beş yılın sonunda bu mücadeleden “Cennetteki Çöplük”
adlı belgesel çıkacaktı ortaya...

1915’i işlemeye karar verdi
Fakat ondan önce kendisini “üzerine vurulan ciddiyet damgasından kurtaracak” bir komedi olan “Soul Kitchen / Aşka Ruhunu Kat”ı çekti. Fatih Akın’dan hiç beklenmeyen bir filmdi bu, tam istediği gibi. Ayrıca kendi şehrine, Hamburg’a da bir film borçlu olduğunu hissediyordu. “İçindeki güneşe bakan çiçekleri suladığı” filmdi bu, öyle tanımlıyordu.
Artık herkes üçlemenin son halkasını soruyordu... “Şeytan” neredeydi? Planı Hrant Dink hakkında kurmaca bir film yapmaktı. Dink’in Agos’taki yazılarını temel alan bir senaryo yazdı ama dediğine göre rolü önerdiği Türk oyuncular senaryoyu fazla sert gördüğü için Hrant’ı oynayacak kimse bulamadı. Bunun üzerine 1915’i işlemeye karar verdi. Hrant Dink senaryosunu Amerika’ya giden
Anadolulu gezginlerle ilgili hikayesiyle birleştirdi ve ortaya “The Cut” çıktı.
Şeytanla ne ilgisi var derseniz, “Nerede bir yasak varsa, orada korku vardır” diye cevap veriyor Evrim Kaya’ya; “Şeytan dışımızda değildir, sinsice içimize sokulur. Onu bir tek kendimiz kovup atabiliriz. En büyük umudum, filmimin hak ettiği şekilde Türkiye’de gösterime girmesi. Eğer bunu becerebiliyorsak, demek ki olgun, aydınlık ve demokratik bir toplumuz biz. Yapamıyorsak, bizi
hâlâ korku yönetiyor, şeytan bizi hâlâ parmağında oynatıyor demektir.”
Ne dersiniz, hangisiyiz acaba?

Tanrıçası Sezen Aksu

Müziğe tutkun olan, zaman zaman DJ’lik de yapan Fatih Akın’ın Sezen Aksu’ya olan düşkünlüğü başka hiçbir şeye benzemiyor. “O benim için bir yıldızdan ötedir, bir tanrıçadır” dediği Aksu’nun şarkıları filmlerinin de vazgeçilmezlerinden. İlk kısa filmi “Sensin!”in finalinde seyirciyi koltuğu mıhlayan ses onunkiydi: “Uçurum uçurum gözlerine baktığım sensin.” Sonra uğurlu saydı, her filmine bir Sezen Aksu şarkısı koydu. “Tanrıçası” Sezen Aksu, “Onun gizemi sahicilikte saklı” diyor Akın için: “Ancak çocuklarda görüldüğü biçimde gayet net, kararlı ve yapmacıksızdır. İnsan Fatih’in yanında kendini hep bir yapay hissediyor.”

“Karımdan değil sinemadan vazgeçerim”

Fatih Akın’ın karısına olan aşkı da dillere destan. İlk filmlerinde küçük roller oynayan, tüm filmlerinin casting direktörlüğünü üstlenen yarı Meksikalı yarı Alman Monique Akın ile evliliği 2004’ten beri sürüyor ve dokuz yaşında bir oğulları var: Emin. Altın Ayı’yı kucakladığı yıl Ayşe Arman’ın yönelttiği “Karınızdan mı vazgeçersiniz, sinemadan mı?” sorusuna “Romantik takılan bir adam olduğum için sinemadan vazgeçerim” diye cevap verdiğini de hatırlatalım. Devamıyla birlikte tabii: “Ama bütün hayat boyu karımın yanında boynu bükük, üzgün üzgün dururum.”

DİĞER YENİ YAZILAR