İnsan neler yapabilir?

Dışımızın da içimizin de karardığı, bütün bu karanlığı yağmur-kar, kuraklık tehdidine bir derman olması umuduyla desteklediğimiz günlerimizin bir numaralı destekçileri sinema, müzik, tiyatro, edebiyat, resim. Bunu ısrarla tekrarlamaya devam ediyorum çünkü ağırıma gidiyor, hayatın ana damarlarının kriz anında ilk kesilenler olması.

Neyse, bu hatırlatma girizgâh niyetine. Asıl derdim, çevrimiçi gösterimlerle dünyanın filmlerini bize ulaştırmaya devam eden İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğim “Umudun Dili”nden söz etmek. Orijinal adı “Persian Lessons” ama insana dair hayat umudu taşıyan bir dilden söz ettiği için çevirisi de anlamlı.

Vadim Perelman’ın imzasını taşıyan Rusya-Almanya-Belarus yapımı film, Almanya’da toplama kampına götürülürken canını kurtarmak için Yahudi olmadığını iddia eden Belçikalı Gilles’in hikâyesini anlatıyor. “Nerelisin peki?” sorusuna da az önce başka bir mahkûmdan cebindeki sandviçin yarısına karşılık edindiği kitaptan esinlenerek, “İranlıyım” diye cevap vermiş bulunuyor. Bu şekilde son dakikada idam edilmekten kurtuluyor ama bu yalan başına yepyeni bir dert açıyor: Kamptaki Nazi subaylarından birine Farsça öğretmesi gerekiyor. Gilles buna da bir çözüm üretiyor; bir yandan yemekhanede çalışırken bir yandan sıfırdan bir dil yaratıp bir gün Tahran’daki kardeşinin yanına gitmenin hayalini kuran Klaus’a öğretiyor. Bu her gün onlarca yeni kelime uydurup bir de hangi kelimeye ne isim verdiğini unutmamasını gerektiren inanılmaz zorlu bir iş ve bunun için de kendince yaratıcı bir yolu var ama filmin sürprizini bozmamak adına onu kendime saklıyorum. 

İnsanın yaşama tutunma güdüsüne ve bu uğurda yapabileceklerine dair müthiş güçlü ve etkileyici bir film. Hani yıkmasını da yapmasını da iyi beceriyoruz, bunu hatırlatıyor. Bu gücü nasıl kullanacağımıza dair tercih bizim. Bir de nasıl iyi iki aktör izliyoruz; Gilles’de “Kalp Atışı Dakikada 120”den de tanıdığımız Nahuel Pérez Biscayart, Klaus’ta ise Schaubühne’nin yıldızı Lars Eidinger. Zamanında Ostermeier’in “Hamlet”iyle İstanbul Tiyatro Festivali’nde de izleyebilmiştik kendisini. Perdeler açılır, yeni oyunlar çıkar, yurtdışından bile böyle önemli prodüksiyonlar gelirdi. Dilerim o günler çok uzakta değildir.

İnsan neler yapabilir


Dijital platformlardan beklentilerimiz

Sinema, tiyatro ya da herhangi bir sokak eğlencemiz olmadığı için olsa gerek, dijital platformlarla deneyimimiz uç noktalarda geziniyor. Gelecek her yerli filmi/diziyi deliler gibi bekliyoruz, zaten o platform da Türkiye sinemasının aradığı kanı nihayet bulmuş gibi sunuyor işi. Hani bu kadar zamandır izlediğimiz her şeyi unutalım, mekânın asıl sahibi geldi gibi bir hava. Sanki yazanlar, çekenler, oynayanlar uzaydan transfer oldu, şimdi bize öyle acayip bir şey sunacaklar ki aklımız şaşacak. Sadece bizim mi, bütün dünya duyacak Türklerin ayak seslerini.

Beklenti çıtasını göğün yedinci katına dayayınca düşüş de sert oluyor tabii. Belli bir seyri var işlerin sosyal medyadaki yansımalarının. Önce bir “Bir dakika bu bir dijital platform dizisi/filmi, demek ki bana başyapıt vaat ediyor, çok güleceğiz, çok ağlayacağız, acayip hayran olacağız” hali, alkışlar, konfetiler. O derece bayılmayınca birazcık başkaları ne söylüyor tartma. Ardından fısıltıyla, kimse duymadan “Ya ben tam da o kadar içine giremedim galiba, bu pandemiden bir şeye konsantre olamıyorum ondan herhalde” gibi küçük bir suçu kendinde arama ve tereddüt anı. Aranan destek bulununca da tamamen yerin dibine batırma faslı. 

Bir noktada neticede bir devrim olmadığını, hâlâ yıllardır izlediğimiz aynı senaristlerin yazdığı, aynı yönetmenlerin çektiği işler izlemekte olduğumuzu, olaya daha sakin yaklaşmamız gerektiğini kabul edeceğiz herhalde. Tamam, farklı işlere alan açıldı, bu güzel bir şey ama sadece bölümlerin 200 dakika olmaması ve kimi başka özgürlükler tek başına bir başyapıt yaratmaya yetmiyor. Hâlâ tutarlılık ve bütünlük içeren iyi senaryo gibi bazı faktörlere ihtiyaç var.