Koronanın sevdikleri, sevmedikleri

Sizlere bu satırları Kovid-19’un ayağını kestiği bir tatil beldesinden yazıyorum. Adres verip hedef göstermeye gerek yok, tahminim her tarafta durum aynı. Sezonun açılmasını geciktirerek işletmelerin keyfini kaçıran koronaya esnafın verdiği tepki onu yok saymak. Masalar, şezlonglar, her şey her zamanki yerinde. Tatil demek samimiyet demek, ben elimi uzatınca yan şezlonga değemeyeceksem ne anladım öyle işten. Tek sorun, şezlongların hepsini dolduracak adam yok henüz, o meseleyi de bir kişiye iki kişilik hesap yollayarak halletme yoluna gidilmiş. Sanırım kendileri para kazanamazken diğer iş kollarındaki vatandaşların kazancına kazanç eklendiği gibi bir yanılsama söz konusu.

Ama tabii koronayı hiç olmamış saymada birincilik toplu taşımanın. Ha bire izliyoruz, 14 kişilik minibüslerden çıkan insan sayısını. 37 oluyor, 42 oluyor, artıyor da artıyor. Korkmuyorlar, onu görüyoruz açıkça. Ne şoför korkuyor ne kucak kucağa giden yolcular. “Allah’a emanetiz” diye bir söylem var, her durumda ona sığınılıyor. Allah virüsten korkmayanların, onu hiç olmamış sayanların, hastalığa meydan okuyanların yardımcısı olur diye düşünülüyor.

Metrobüslerde, metrolarda da hayat normale döndü. Haziranın ortasına kadar yan yana oturmamız sakıncalıydı, bir koltuk boş bırakmak mecburiydi, bir anda o da kalktı, gene yan yana, gene kol kolayız. Uçaklara başta bir çekinceyle yaklaşıldı, şimdi orada da sorun kalmadı.

Peki, çok merak ederek sormak istiyorum: Bu korona denen illet bir tek sanat ekinliklerinde mi bulaşıyor kişiden kişiye? Neden tiyatrolar kapalı, neden sanatçılar değil şimdi, değil ekim ayında, 2020 sonuna kadar bile sezonu açıp açamayacaklarını kestiremiyorlar? Koltukları mı söksek, salonları yeniden mi inşa etsek gibi tedbirlerin amacı ne?

Ya da neden bize devamlı soruluyor “Tiyatrolar açılsa gider misiniz?” diye. Durum sokaklarda görüldüğü gibiyse neden gitmeyelim? Hali hazırda her yere gidiyoruz çok şükür, hiçbir kısıtlamamız yok görüldüğü kadarıyla. Ne yapsın tiyatrocular, müzisyenler batmamak için, işlerini yapabilmek, hayatlarını sürdürebilmek için, uçak ya da minibüs kiralayıp oraya mı tıkıştırsınlar insanları balık istifi olarak? Belli ki korona oraları sevmiyor, gelmiyor. Ya da Allah bir tek seferileri koruyor.

Bütün canlıları leylekler mi getirsin?

Anna Milbourne çocuklara yönelik popüler bilim kitapları yazan, denizin altındaki, havadaki karadaki hayvanlarla ilgili bilgiler veren, atları, ponileri, kurbağaları, dinozorları anlatan bir yazar. Bildiğimiz resimli çocuk kitapları, yazdıkları. Dünyada bir sürü dile çevriliyor. Bizde de TÜBİTAK Yayınları tarafından yayımlanıyor. Ve bir tek bizde, bir kitabı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu tarafından “muzır” ilan ediliyor. 2013 senesinde yayımlanmış bir kitap ve adı “Bebekler Nereden Gelir?”

Koronanın sevdikleri, sevmedikleri


Muzır bulunduğuna göre nasıl bir bilgi veriyor olabilir resimli diye düşünmeyin, tahmin edemezsiniz. Kitabın kahramanı minik bir penguen ve her çocuk gibi bebeklerin nereden geldiğini merak ediyor. Öğrenip öğreneceği de bazı yavruların yumurtada, bazılarının ise annelerinin karnında büyüdüğü.

Ne istiyoruz anlamadım. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı bilimsel içerikler üreten bir kuruluşun görevi değil midir bu tür sorulara açıklık getirecek yayınlar yapmak? Merak güdüleri ve hayal güçleri hepimizinkinden fazla olan çocukların kendilerinin ve diğer canlıların dünyaya nasıl geldiğini merak etmemeleri söz konusu olamayacağına göre nasıl bir bilgi onların “maneviyatı üzerinde muzır tesir yapmaz” sizce? Yasağa karşı bir açıklama yapan Türkiye Yayıncılar Birliği’nin dediği gibi “kendilerini leyleklerin getirdiğine” mi inansınlar?