Profesör erkek, entrikacı kadın

Son dönemde TÜSİAD gibi, Reklam Verenler Derneği gibi kuruluşların hayatımıza, dilimize sirayet eden, fark ettirmeden iliklerimize kadar işleyen cinsiyetçi kalıplarla mücadele etmek için attıkları adımlara tanık olduk. Hangi alanlarda? Televizyon dizilerinde ve reklamlarda. Çünkü televizyon evimizde, salonumuzun başköşesinde bizimle birlikte yaşayıp gözümüze sürekli bir yaşam tarzı dayatan bir cihaz ve biz orada gördüğümüz pek çok şeyi farkına bile varmadan alıp kabul ediyoruz.

İşte reklamlara bakıyoruz, evi döne döne dans eden kadınların  tabii ki büyük bir keyifle  temizlediğine inanıyoruz, elektrik süpürgesi bir kadının en tutkuyla bağlı olduğu şeydir, en içini gıcıklayan ses ise yeni yıkanmış payreks üzerinde gezinen ojeli tırnak sesidir diye düşünüyoruz.

Erkekler takım elbiseli, hep meşgul, ofiste, toplantıda, seminerde koşturuyor, o kadarcık keyifleri olmasın mı, son model arabalarıyla aşk ve macera yaşıyor, evdeki sınırlı vakitlerini de haliyle yorgun argın ayaklarını uzatıp maç izleyerek geçiriyorlar. Nasıl olsa yere saçtıkları çerez kabuklarını gözlerinden kalpler çıkarak süpüren bir karıları var. Herkes mutlu gibi görünüyor değil mi?

Dizilere bakın peki. Gene çok yoğun iş adamları, kafasını dosyalardan kaldıramayan mühim cerrahlar, profesörler, bilim adamları ve onlara kâh evde kâh iş yerlerinde ‘destek’ olan kadınlar. Onların mutluluğu da işte biricik patronlarının kahveyi kaç şekerli içtiğini, yanında hangi lokumu tercih ettiğini aklında tutmaktan ya da yaş günlerinde kendilerine alınacak tek taşın büyüklüğünü tahmin etmekten geçiyor.

Gelgelelim toplumsal cinsiyet eşitliği diye bir kavramla karşımıza dikilen birileri, bizim kadınlar olarak neden evin her yerini gıcır gıcır yapsak da o ekrandaki kadın gibi mutlu olamadığımıza bir açıklık getirdi. Kimsenin hayatının anlamı bulaşık deterjanında gizli olamazdı çünkü. Gündelik hayatımızda bu anlamda atacağımız adımlar, bu ezberleri bozmaktan geçiyordu.

Senaristlerle, yapımcılarla, yönetmenlerle yapılan görüşmelerden umutluyduk çok. Olumlu örnekler de çıktı, çıkmadı değil. Artık ekranda mesleğini bildiğimiz, başarılı kadın karakterler görüyoruz zaman zaman. Ama merakla beklenen ve ilk bölümü gayet ilgi gören “Babil” dizisinin karakter tanıtım metinleri, alınacak ne kadar çok yol olduğunu gösterdi gene.

Dünyanın en keyifli toplumsal cinsiyet seminerlerinden birine katıldığım yazar Ebru Nihan Celkan dikkat çekmese fark etmeyecektim belki. O gene o tatlı üslubuyla “Canlar yapmayın rica ederim, bu nedir?” diye paylaşmış. Bakıyoruz; Halit Ergenç’in oynadığı İrfan kimdir? “Ekonomi profesörü, sevgi dolu bir baba, idealist, zeki, duyarlı, vicdanlı, karizmatik ve mütevazı”. Peki, Nur Fettahoğlu’nun oynadığı Eda kimdir? “İrfan’ın eşi”. İşi yok, gücü yok, hayatta bir varlığı yok, birinin eşi. Diğer özellikleri neler? “Tutkulu, entrikacı, pragmatik, iyi bir anne, iyi dost, tehlikeli düşman”. Hani “Bana cinsiyetçiliği iki cümleyle özetle” dense seçilecek iki örnek cümle. Erkek işi başından aşkın melek, kadın boş boş salınan bir şeytan. Bu arada dizideki diğer kadınlara bakarsak İlay (Birce Akalay) kim? “Süleyman’ın sevgilisi, İrfan’ın eski aşkı”. Ayşe (Aslı Enver) kim? “Süleyman’ın asistanı”.

Kadın karakterleri sadece erkekler üzerinden tanımlarsanız tabii sonra can sıkıntısından entrikacı da olurlar, tehlikeli düşman da. Kadına başka meşgale vermediniz ki onla uğraşsın...