Tiyatro Festivali ve bizim hikâyeler

Hayatımıza ne kadar uzun süre damgasını vuracağını asla tahmin edemediğimiz koronavirüs salgını bizi evlerimize hapsettiğinden beri ancak elle tutulur iyi haberler almaya başladık tiyatrolardan. Provaya girdiğini duyalı iki sene olmuş oyunlar başlıyor, bir buçuk yıldır seyirci yüzü görmemiş salonlar açılıyor. İKSV İstanbul Tiyatro Festivali de biraz daha güvenle açıyor perdelerini. Hâlâ oyunların bir kısmı fiziksel, bir kısmı çevrimiçi olarak buluşacak seyirciyle. Büyük olasılıkla bundan sonra hep biraz böyle olacak etkinlikler, dileyelim ki kalıcı tek etkisi bu olsun pandeminin, kalanını geride bırakabilelim zamanla.

Benim için bu yılki festivalin en heyecan verici yanlarından biri, bu dönemde, şu hep birlikte içinden geçtiğimiz süreçte yazılmış, çalışılmış, hayata geçirilmiş, bizi, bugünü, birbirimize benzer hallerimizi anlatan oyunlarla karşılaşmak olacak. Tabii ki Simon Stone’un “Medea”sı büyük merak konusu. Pippo Delbono’nun “Neşe”si öyle. Ama Aslı Ceren Bozatlı’nın yazdığı Kadıköy Emek Tiyatrosu yapımı “Birazdan Gideriz Şimdi Yağmur Yağıyor” başka bir anlam taşıyor mesela, şu birbirimizden uzak kaldığımız sürecin bir üretimi olarak. Aynı zamanda festivalin kadınlar tarafından üretilen işleri öne çıkarmak amacıyla belirlediği “Bu İşte Bir Kadın Var” teması altında yer aldığı, rejisinde (Özge Erdem), hareket düzeninde (Gizem Erdem), ışık tasarımında (Ayşe Ayter), kostüm tasarımında (Sıla Karakaya) birer kadının imzası olduğu için. Aynı tema altında Zehra İpşiroğlu’nun yazıp Deniz Şengenç ve Onur Gazdağ ile birlikte yönettiği “Yüzleşme” de var, fiziksel ve psikolojik şiddeti, mobbing’i ve tacizi ortaya seriyor.

Tiyatro Festivali ve bizim hikâyeler

Ceren Ercan’ın yazıp Yelda Baskın’ın sahnelediği “Beni Sakın Yumruklardan”, bir açık mikrofon gecesinde yolları kesişen iki insan üzerinden linç ve iptal kültürünü ele alan hikâyesi, Yiğit Sertdemir ve Ecem Uzun’dan oluşan oyuncu kadrosuyla en çok merak ettiklerimden biri. Ayrıca BKM, DasDas, ENKA Sanat, İKSV ve Zorlu PSM’nin tiyatroya yeni eserler kazandırma amacıyla hayata geçirdiği Ortak Yapım Projesi’nin bir ürünü, yapımcısı da İstanbul Tiyatro Festivali.

“Gabriel’in Düşü” var, coğrafyanın uzak noktalarından yakın hikâyelerle yola çıkmış üç çifti Midilli Adası’nda buluşturan, Sema Elcim’in yazdığı, Ahmet Sami Özbudak’ın sahneye koyduğu. Kendi küçük, konforlu hayatınızın içinde saklanarak gezegende olup bitenden ne kadar kaçabilirsiniz, diye soruyor.

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği BAMİstanbul yapımı “Istırap Korosu” sonra, kendi halinde, “huzurlu” bir aile apartmanından çıkan sesleri duyurmaya, Seda Türkmen ve Deniz Karaoğlu’nun oynadığı bir memleket hikâyesi anlatmaya hazırlanan. Yine Mahmutyazıcıoğlu’nun Zerrin Tekindor’un ilk tek kişilik performansıyla hayat bulacak “Toz”u var, seyirciyi kim bilir hangi kadın hikâyeleriyle, hangi sokaklarla, hangi anılarla buluşturacak. (Hira Tekindor’un sahneye koyduğu “Toz”u festivalin açılış oyunu olarak yarın izleyecektik ancak Zerrin Tekindor’un prova sırasında geçirdiği ufak bir kaza nedeniyle 24-25 Kasım’a alındı.)

Festival yarın çevrimiçi etkinliklerle başlıyor, pazartesi ilk fiziksel oyun “Irgat” buluşacak seyirciyle. Çevrimiçi oyunları bir kez aldığınız biletlerle festival sonuna kadar istediğiniz zaman izleyebileceğinizi hatırlatıp ona geçersek, Duru Tiyatro’nun “Irgat”ı, Irmak Bahçeci’nin Shakespeare alıntıları kullanarak yazdığı yepyeni bir oyun. Yönetmen Emrah Eren, oynayan Emre Kınay. Hani “Shakespeare bugün yaşasaydı insanlığın şu perişan haline dair ne söylerdi?” noktasından yola çıkmış desek, maalesef insanın en değişmeyen yanı iktidar hırsı, bu uğurda göze aldığı kötülükler, acımasızlığı, teslim olduğu zaafları olunca, zaman aşımına uğramıyor Shakespeare’in cümleleri. Bu kez karakteri memleketindeki iç savaştan sahipsiz bir çocukla kaçan Irgat, sığındığı da iş bulduğu inşaat şirketinin sahibinin “merhameti”. İç savaş, grevler, intihar süsü verilmiş kadın cinayetleri, homofobi, emek sömürüsü. Evet evet, çürümüş bir şeyler var bir yerlerde.