İSLAM’IN GÖNÜL KÖPRÜSÜ: ZEKÂT

23 Nisan 2021

“Artma, çoğalma, arınma ve bereket” anlamlarına gelen zekât, İslam’ın temel ibadetlerinden biridir. Zekâtını veren kişi hem Allah’ın emrini yerine getirir hem de başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşır. Çünkü yardım etmek biriktirme hırsını ve bencilliği yok eder. Diğer taraftan “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” (Zariyât, 51/19) ayeti zenginin malında fakir ve ihtiyaç sahiplerinin hakkı bulunduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle fakirin hakkının ayrılıp verilmesiyle mal, başkalarının hakkından arınmış olur. Böylece zenginin malı arınmış, fakirin de gönlü kinden temizlenmiş olur. Böylece zengin ve fakir arasında sevgi, merhamet ve yardımlaşmaya dayalı bir gönül köprüsü kurulmuş olur. Bu nedenle “zekât İslam’ın köprüsüdür” denilmiştir.

Zekât sayesinde toplumda zengin ve fakir yakınlaşır. Zenginin fakire karşı merhamet, fakirin de zengine karşı hürmet ve muhabbet duyguları gelişir. Zekâtını veren bir zengin aynı zamanda malını koruma altına alır. Çünkü çevresindeki zenginden yardım gören fakir, zenginin malına kem gözle bakmaz, onu kıskanmaz. Bu yönüyle zekât, toplumun huzur ve mutluluğu için önemli bir kaynaşma vesilesidir. Allah Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de: “Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz (müminler) bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfâl, 8/73) buyurarak Müslümanları yardımlaşmaya çağırır. Zira müminler arasında yardımlaşma terk edilirse toplumun huzuru bozulur, fitne ve fesat ortaya çıkar.

Diğer taraftan İslam’da fakirlik kınanmamakla birlikte çalışıp kazanarak infak etmek teşvik edilir. Nitekim Peygamberimiz (a.s) “Veren el alan elden üstündür.” (Buharî, Zekât, 18) buyurmuştur.

Peygamberimizin ifadesiyle İslam’ın beş temel esasından birisi olan zekâtı verirken bazı hususlara da dikkat etmek gerekir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de insan onurunu rencide ederek yapılan bir yardımın boşa gideceği açıkça belirtilir. (Bakara, 2/264).

Yine ayetlerde sadakaların gece, gündüz, açıktan ve gizlice verilebileceği de belirtilerek bizlere yol gösterilir. Bu bağlamda sadakaları gizlice vermenin daha iyi olduğuna vurgu yapılır. (Bakara, 2/271, 274)

Müslüman, zekâtı içinden gelerek vermeli ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Ayrıca “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.” (Bakara, 2/267) ayetinde buyrulduğu gibi zekâtı malların kötülerinden değil; iyi ve güzel olanlarından vermelidir. Fakir de sadaka veya zekâtı alırken ezilmeden ve mahcup olmadan almalıdır. Çünkü dinimize göre zekât sayesinde zengin, borcunu öderken, fakir de zenginden hakkını almaktadır. Zaten mal ve mülk Allah’a aittir. “Yeryüzünde ve göklerde ne varsa onundur…” (Bakara, 2/255).

Öyleyse gerçek mülk sahibinin hazinedarlarına “şu hazineden bir kısmını kullarımdan muhtaç olanlara verin” demesinden daha tabii ne olabilir? Peygamber Efendimiz (a.s.) Müslümanları bir vücuda benzetir ve vücudun bir azasında meydana gelen bir acının bütün organlar tarafından hissedileceğini ifade eder. Dolayısıyla vücuttaki acıya diğer organların duyarsız kalamayacağına işaret eder. Hani ayağımıza bir diken batsa, bütün organlarımızın dikkati hemen oraya yönelir ve ayağımızın acısını hisseder. Müslümanlar da bir vücudun organları gibi olduğuna göre bir Müslüman, diğer bir Müslümanın acısına ve yoksulluğuna duyarsız kalmamalıdır. Onun derdiyle dertlenmesi ve imkânı ölçüsünde onun yardımına koşması gerekir.

Mal ve servet, Allah’ın kullarına verdiği bir emanettir. Bu emanetleri Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmak bir kulluk görevidir. Bu nedenle sahip olduğumuz zenginlikleri Allah rızasını gözeterek harcamalıyız. Aksi takdirde her türlü zenginliğimizin yegâne sahibi olan Allah’a karşı nankörlük etmiş ve ona isyan etmiş oluruz. Böyle bir durumda olan kul, sahip olduğu serveti hayırda harcayarak Allah’a yakınlaşacağı yerde cimrilik yaparak Allah’tan uzaklaşır. Kalbinde Allah sevgisi yerine mal mülk sevgisi yer eder. Hem dünyasını hem de ahiretini kaybeder. Böyle kimseleri Allah Teâlâ şöyle uyarır:

Yazının devamı...

İBADETLER ARINDIRIR VE KORUR

21 Nisan 2021

İbadetler, inanç esaslarından sonra dinin ikinci önemli halkasını oluşturur. İnanç, ibadetlerle davranışa dönüşür. Bu nedenle inanan insandan ibadet etmesi ve yararlı işler (salih amel) yapması beklenir. Kişi ibadet yapmazsa, güzel davranış sergilemezse imandan çıkmaz; ama imanın olgunluğunu kaybetmiş, onu zayıflatmış olur. Dalları budanıp yok edilen bir ağaç yine ağaçtır, ama güzelliğini kaybetmiş bir ağaçtır. Bu durumuyla günün birinde kuruyabilir. İşte amelsiz imanın durumu da böyledir. İnanan bir kimse ibadetleri ihmal ederse Allah’a ve Peygambere olan bağlılığı yavaş yavaş azalabilir. Bundan dolayı ibadetler ve güzel davranışlar kişinin imanını güçlendirir ve korur.

İbadet, Allah’a olan inancı pekiştirir, güzel davranışların artmasına vesile olur, kötülüklerden arındırır ve böylece kişinin ahlakını güzelleştirir. Bir de her kim ibadetleri yaparak onları korursa Allah da o ibadetler sayesinde kullarını korur. Mesela Mü’minun suresinin 9. Ayetinde “Ve onlar ki, namazlarına devam ederler (namazlarını korurlar ve namaz da onları korur)” buyrularak ibadetlerin bu işlevine dikkat çekilmiştir.

Hemen hemen bütün ibadetlerde, o ibadeti yapanla ibadet arasında karşılıklı koruma esasına dayalı bir etkileşim söz konudur. Örneğin namazını itina ile kılan kişi namazını koruduğu gibi namaz da o kişinin imanını muhafaza eder, onu kötü davranışlardan korur ve günah işlemekten uzak tutar. Kur’an-ı Kerim’de bu hususa şöyle işaret edilir: “(Resulüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)

“Artma, çoğalma, arınma ve bereket” anlamlarına gelen zekâtı veren kişi hem Allah’ın emrini yerine getirir hem de başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşır. Çünkü yardım etmek, biriktirme hırsını ve bencilliği yok eder. Malını başkalarının haklarından temizler. Zira “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” (Zariyât, 51/19) ayetinde zenginin malında fakir ve ihtiyaç sahiplerinin hakkı bulunduğu vurgulamaktadır. Diğer taraftan zekât veren kişinin her ne kadar görünürde malında bir eksilme söz konusu olsa da gerçekte zekâtla bereketlenen mal artmaktadır. Böylece kişi zekâtı vermekle onu koruduğu gibi zekât da kişinin malını korumaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şu hadis-i şerifi bu hakikati ifade etmektedir: “Mallarınızı zekât vererek muhafaza altına alınız…” (Kütüb-i Sitte, C 7, s. 322)

Oruç da böyledir. Zira “…Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun…” (Bakara, 2/185) emrine uyarak oruç tutan her Müslüman, aslında “Ey oruç tut beni” temennisiyle orucun kendisini korumasını ister. Böylece bu niyetle tutularak muhafaza edilen her oruç, kötü ve çirkin söz ve davranışlardan korur, hareket ve davranışları kontrol altına almaya katkıda bulunur. Nitekim Peygamberimiz (a.s) “Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz, oruçlu olduğu bir günde kötü söz söylemesin, kavga etmesin. Ona birisi kötü söz söylerse, ‘Ben oruçluyum’ desin.” (Buharî, Savm, 9) buyurur. Oruçlu, kendisine fena söz söyleyen ve kavga etmek isteyenlerin bu davranışlarına karşılık “ben oruçluyum” diyerek nefsine hâkim olur. Ayrıca kendisini kötülüklerin içine çekmek isteyenlere de uymaz. Böylece oruç, bir kalkan gibi kişiyi kötülüklerden korur.

Dünya hayatında müminleri kötülükten, çirkinlikten ve ahlaksızlıklardan koruyan ibadetler, ahirette de cehennem ateşine kalkan olurlar. Böyle sırf Allah rızası için samimiyetle eda edilen ibadetlerin kazandırdığı bu güzellikler sayesinde mümin kendini Allah’a daha yakın hisseder ve onunla sağlam bir iletişim kurar. Onun rahmetine sığınır, ümitsizlikten kurtulur ve huzura kavuşur. Çünkü “... Kalpler ancak Allah’ı anmakla (ibadetlerle) huzura kavuşur.” (Ra’d, 13/28).

Yazının devamı...

İnsanlığın Üzerine Doğan Son Vahiy Güneşi: KUR’AN-I KERİM

19 Nisan 2021

Ramazan ayını değerli kılan en önemli husus, hiç kuşkusuz Kur'an-ı Kerim’in bu ayda indirilmiş olmasıdır. Nitekim “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır…” (Bakara, 2/185) ayeti bu hakikati ifade etmektedir.

Allah (c.c.), bizleri yaratmış; akıl ve düşünebilme gibi üstün yetenekler vermiştir. Sayısız nimetlerle donattığı dünyayı da bizim hizmetimize sunmuştur. Peygamberleri aracılığıyla bildirdiği vahiyle bizleri muhatap alarak bize çok büyük değer vermiştir. Bizlerden yaratıcımızı tanımamızı ve ona gereği gibi kulluk etmemizi istemiş ve bizlere bazı sorumluluklar yüklemiştir. Allah Teâlâ, bu sorumlulukların neler olduğunu peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ilahî kitaplarda açıklamıştır. İnsanlığı bir güneş gibi aydınlatan vahyin son halkası, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) 610 yılının Ramazan ayında indirilmeye başlayan ve indirilişi 23 yılda tamamlanan Kur'an-ı Kerim’dir.

Kur’an-ı Kerim, insanları doğru yola ileten bir rehber; karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir nur; gönül dünyamızı aydınlatan bir ışık; küfür, şirk, kin, nefret, fitne, fesat gibi kötülüklerle çoraklaşmış hasta gönüllere bir şifa ve rahmet; doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayıran bir ölçü; iyi ve güzele yönlendiren bir öğüt; insanların dünya ve ahiret saadetini bozacak durumlara karşı bir uyarıdır. Bütün bunlardan nasibini alanlar için ise Allah’ın mükafatının bir müjdecisidir.

Kur’an, bütün bu özellikleriyle ilk muhatapları olan müşrikleri şirkin karanlığından imanın aydınlığına çıkarmış, zulüm ve haksızlıkların hâkim olduğu “cahiliyye dönemini” “saadet asrı”na dönüştürmüştür. Öğüt, şifa, rehber ve rahmet kaynağı olan Kur’an’ın mesajlarını indirildiği dönemle sınırlandırmak elbette mümkün değildir. Çünkü o, bütün insanlığı kıyamete kadar aydınlatmak ve onlara yol göstermek için indirilmiştir. Tüm zamanlara ve bütün insanlara hitabeden Kur’an’dan ancak ona inanan, onu okuyan, dinleyen, anlayan ve ona tabi olanlar nasiplenebilirler.

Öyleyse yeniden Rabbimizin şu emirlerine kulak vermek gerekiyor:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1).
“Kur'an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.” (Araf, 7/204).

Yazının devamı...

ORUÇ İBADETİNE HAYAT VEREN KAVRAMLAR: Ramazan, İmsak, Sahur ve İftar

16 Nisan 2021

Her ibadetin kendine özgü kavramları vardır. Bu kavramlar sayesinde o ibadet hayat bulur, tanımlanır ve tanıtılabilir. Söylendiğinde ve duyulduğunda doğrudan ilgili ibadeti hatırlatır. Bu yönüyle kavramlar ilgili olduğu ibadeti gösteren birer adres niteliğindedir. Mesela kıyam, rükû ve secde namazı; nisap, yardım ve yoksul zekâtı; Kâbe, tavaf ihram haccı hatırlattığı gibi ramazan, imsak, sahur ve iftar kelimeleri de oruç ibadetini hatırlatır.

Bu yazıda herkesçe malum olan bu kavramları ele almaktaki maksadım, oruçla ilgili kavramların sözcük anlamıyla zamanla kazandığı terim anlamları arasındaki münasebete ve bu münasebetle verilen ince mesajlara dikkatlerinizi çekmektir.

Sözlükte “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması” veya “güneşin güçlü ısısından çok fazla kızmış yer” anlamına gelen ramazan kamerî yılın dokuzuncu ayının adıdır. Bu anlamıyla Ramazan ayı, rastladığı mevsim gereği çok sıcak ve yakıcı bir özelliğe sahip olduğu için bu adla anılmıştır. Diğer taraftan ateşin odunu yakarak yok ettiği gibi oruç ibadeti de oruç tutan kişinin günahlarını adeta yakarak yok ettiği için oruç ayı, “Ramazan” olarak isimlendirilmiştir.

Ayrıca “ramazan” sözcüğü “yaz sonunda ve güz mevsiminin başlarında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamına da gelir. Güz yağmurlarının yeryüzünü yıkadığı gibi ramazan orucunun da müminlerin günahlarını yıkayıp temizlediği için bu aya “Ramazan” ismi verildiği ifade edilir. (DİA, 34/433).

Farsça rûze (günlük) kelimesinin Türkçe karşılığı olarak ifade edilen oruç, Kur’an-ı Kerim’de “savm-sıyam” kavramıyla ifade edilmektedir. Savm, bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak ve engellemek anlamlarına gelir. Bu anlamıyla “savm” kelimesiyle “imsak” kelimesi eş anlamlıdır. Bu nedenle ibadet maksadıyla yeme içme ve cinsel münasebetten uzak durma yani imsak, oruç/savm olarak isimlendirilmiştir. Aslında Fecr-i sadık olarak isimlendirilen; oruç ibadetinin başladığı vakte “imsak” denilmesinin sebebi de yeme, içme ve cinsel münasebet yasağının bu vakitte başlamış olmasındandır.

Bir ay süresince en temel ihtiyacı olan yeme içmeye karşı kendini tutarak gösterdiği kararlılık sayesinde insan, nefsinin isteklerini kontrol altına alacak güçlü bir irade oluşturur. Allah’ın emri doğrultusunda oluşan bu güçlü irade sayesinde, artık onun emrine aykırı olan her türlü kötülük ve ahlaksızlığa karşı güçlü bir bağışıklık kazanmış olacaktır.

“Sabah olmadan önceki vakit, gecenin son üçte biri” anlamındaki “seher” kelimesiyle aynı kökten gelen “sahur”, dinî bir terim olarak oruç tutmaya hazırlık olmak üzere fecrin doğmasından önce yenen yemeği ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Sahur yiyin; sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 45) buyurarak sahur yemeğinin önemine ve seher vaktinin faziletine, bereketine dikkat çekmiştir. Bu bakımdan bir yudum su ile de olsa sahur yapmak ve sahur yemeğini mümkün olduğunca, gecenin son vaktine denk getirmeye çalışmak uygun olur.

Kişi sahura kalkmakla kulluk bilincini artırmanın yani sıra duaların en fazla karşılık bulduğu seher vaktini, şanına layık bir şekilde değerlendirme fırsatı bulur. Ramazan’da edinilen bu alışkanlık, sair zamanlarda erkenden kalkıp sabah namazını eda etme alışkanlığını da pekiştirmiş olur. Böylece güne erken başlamanın vermiş olduğu huzur insanın ömrüne ve rızkına bereket katar.

Yazının devamı...

RAMAZAN AYINI FARKLI KILAN GÜZELLİKLER

13 Nisan 2021

Günleri, geceleri, haftaları ya da ayları değerli kılan, bu zamanlarda meydana gelen önemli olaylardır. Örneğin; Cuma gününü değerli kılan bu günde kılınan Cuma namazı, Kadir Gecesini değerli kılan ise o gecede Kur'an-ı Kerim’in indirilmeye başlanmasıdır. Ayların sultanı olan Ramazan ayını değerli kılan ise Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirilmesi ve Kadir Gecesi’nin bu ay içinde bulunmasıdır. Ayrıca tutulan oruçlar, kılınan teravih namazları ve okunan mukabeleler bu aya ayrı bir değer katar.
Öncelikle Ramazan ayı “Kur’an ayı”dır. Çünkü “Ramazan ayı, insanlara yol gösteren, hidayeti, doğruyu ve yanlışı ayırt edip açıklayan Kur’an’ın indirildiği aydır…” (Bakara, 2/185).

Ramazan ayı rahmet ayıdır. Çünkü ramazan “Başlangıcı rahmet, ortası bağışlanma, sonu cehennemden kurtuluş olan bir ay”dır. (Heysemî, Mecmuatü’z-Zevâid, 1: 412). Ayrıca bu ayda “İnanarak ve mükâfatını umarak Ramazan orucunu tutanların günahları bağışlanır.” (Buharî, Savm, 6).

Ramazan ayı oruç ayıdır. Çünkü İslam’ın temel ibadetlerinden biri olan oruç bu ayda tutulur. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de, “…Öyle ise içinizden kim bu aya (ramazana) ulaşırsa onda oruç tutsun…” (Bakara, 2/185) buyurarak bu ayda oruç tutmamızı farz kılmıştır.

Ramazan yardımlaşma ayıdır. Çünkü bu ayın önemli özelliklerinden biri de dinimizin emrettiği mali ibadetlerden biri olan fitrenin bu ayda verilmesidir. Fitre bir anlamda yoksulların ihtiyaçlarını gidermesi ve onların da bayram sevincini yaşaması için yapılan yardımdır. Sağlık içinde bayrama ulaşmanın bir şükrüdür. Fitrenin yanında zenginler de zekâtlarını ramazan ayında vermeye özen gösterirler. Tüm bunlar insanlar arasındaki yardımlaşma ve dayanışma duygusunu güçlendirir.

Ramazan ayında, gündüzleri oruç tutar, mukabele okur veya okunan mukabelelere katılırız. Akşamları yatsı namazından sonra teravih namazı kılarız. Bu ayda fakirlere fitre ve zekât vererek yardım ederiz. Ayrıca bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni idrak eder ve onunla ihya oluruz. Bu nedenle diğer aylardan farklı olarak bütün bu güzellikleri müminlere yaşattığı için ramazan ayı haklı olarak ONBİR AYIN SULTANI olma şerefiyle anılmış ve anılmaya devam etmektedir.

Yazının devamı...

Terâvih namazı evde nasıl kılınmalıdır?

12 Nisan 2021

Terâvih namazı Ramazan ayına mahsus bir namazdır. Yatsı namazının vaktinde, yatsıdan sonra ve vitirden önce yirmi rekât olarak kılınır. Terâvih namazının her dört rekâtının sonunda bir süre oturularak istirahat edildiği için bu dört rekâttan sonraki oturuşa bir “tervîha” adı verilmiştir. Çünkü kelime olarak tervîha, nefsi dinlendirmek, rahatlatmak gibi anlamlara gelir. Hz. Peygamber şu hadisiyle Müslümanları terâvih namazını kılmaya teşvik etmiştir: “Her kim Ramazan’da faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazı kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, İman, 37).

Terâvih namazı, müekked sünnettir, yani Hz. Peygamber’in (s.a.v.) terk etmediği bir namazdır. Zaman zaman camide Teravih namazı kıldıran Peygamberimizin, evinde de kıldığı olmuştur. Evinde kılmasının sebebini de şöyle açıklamıştır: “Teravih namazının farz olduğunu düşünmenizden korktuğum için evimde kıldım.” Ancak peygamberimizin vefatıyla birlikte vahyin inmesi son bulunca teravih namazının farz olma endişesi de ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), Halifeliği döneminde insanları camide cemaatle kılmaya teşvik etmiştir. O günden itibaren de teravih evlerde kılınmakla birlikte çoğunlukla camide cemaatle kılına gelmiştir.

Evet, terâvih namazının tek başına kılınabilmesinin yanında cemaatle kılınması daha faziletlidir. Zira cemaatle kılınan namaz ile Müslümanların birliği, birbirlerine bağlılığı gösterilmiş olur, Müslümanlar arasında sevgi ve dayanışma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden istifade eder. İyi insanlarla birlikte kılınacak namazların, yapılacak duaların Allah katında daha makbul olacağı ümit edilir. Hz. Peygamber de cemaatle namazın faziletini bir hadisinde şöyle ifade etmiştir: “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Mesâcid, 345).

Teravih namazını cemaatle kılmak daha kıymetli olmakla birlikte, özellikle salgın hastalık, güvenlik endişesi, olumsuz hava koşulları, gece karanlığının getirdiği korkular, yaşlılık ve engellilik gibi camiye gitmeye engel durumlar söz konusu olduğunda bu namaz evde kılınabilir.

Teravih namazı evde bütün aile fertlerinin katılımıyla cemaatle kılınabileceği gibi tek başına da kılabilir. Ancak evde de cemaatle kılınması; aile fertlerini bir araya getirme, tembellik ve üşengeçliklere engel olma ve çocukların aile büyüklerinden görerek öğrenmeleri bakımından ayrıca önem arz etmektedir.

Terâvih namazı, her iki rekâtta bir selam vermek suretiyle kılınır. Böyle kılınması daha faziletli olmakla birlikte, dört rekâtta bir selam vererek kılmak da mümkündür. İki rekâtta bir selam verildiği takdirde, bu namaz yatsı namazının son sünneti gibi kılınır. Dört rekâtta bir selam verilmesi halinde ise, yatsı namazının ilk sünneti gibi kılınır.

Yatsı Ezanı okunduktan sonra, önce yatsı namazının ilk sünneti, sonra yatsı namazının farzı, ardından yatsı namazının son sünneti, daha sonra da yirmi rekât olan terâvih namazı kılınır. Son olarak ise vitir namazı kılınarak namaz tamamlanmış olur. Eğer evde cemaatle kılınacaksa yatsı namazının farzı, teravih namazı ve vitir namazı cemaatle kılınır.

Diğer taraftan hastalık ve yolculuk gibi mazeretleri sebebiyle oruç tutmakla yükümlü olmayanlar için de bu namazı kılmak sünnettir.

Yazının devamı...