İSLAM’IN GÖNÜL KÖPRÜSÜ: ZEKÂT

“Artma, çoğalma, arınma ve bereket” anlamlarına gelen zekât, İslam’ın temel ibadetlerinden biridir. Zekâtını veren kişi hem Allah’ın emrini yerine getirir hem de başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşır. Çünkü yardım etmek biriktirme hırsını ve bencilliği yok eder. Diğer taraftan “Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.” (Zariyât, 51/19) ayeti zenginin malında fakir ve ihtiyaç sahiplerinin hakkı bulunduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle fakirin hakkının ayrılıp verilmesiyle mal, başkalarının hakkından arınmış olur. Böylece zenginin malı arınmış, fakirin de gönlü kinden temizlenmiş olur. Böylece zengin ve fakir arasında sevgi, merhamet ve yardımlaşmaya dayalı bir gönül köprüsü kurulmuş olur. Bu nedenle “zekât İslam’ın köprüsüdür” denilmiştir.

Zekât sayesinde toplumda zengin ve fakir yakınlaşır. Zenginin fakire karşı merhamet, fakirin de zengine karşı hürmet ve muhabbet duyguları gelişir. Zekâtını veren bir zengin aynı zamanda malını koruma altına alır. Çünkü çevresindeki zenginden yardım gören fakir, zenginin malına kem gözle bakmaz, onu kıskanmaz. Bu yönüyle zekât, toplumun huzur ve mutluluğu için önemli bir kaynaşma vesilesidir. Allah Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de: “Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz (müminler) bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfâl, 8/73) buyurarak Müslümanları yardımlaşmaya çağırır. Zira müminler arasında yardımlaşma terk edilirse toplumun huzuru bozulur, fitne ve fesat ortaya çıkar.

Diğer taraftan İslam’da fakirlik kınanmamakla birlikte çalışıp kazanarak infak etmek teşvik edilir. Nitekim Peygamberimiz (a.s) “Veren el alan elden üstündür.” (Buharî, Zekât, 18) buyurmuştur.

Peygamberimizin ifadesiyle İslam’ın beş temel esasından birisi olan zekâtı verirken bazı hususlara da dikkat etmek gerekir. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de insan onurunu rencide ederek yapılan bir yardımın boşa gideceği açıkça belirtilir. (Bakara, 2/264).

Yine ayetlerde sadakaların gece, gündüz, açıktan ve gizlice verilebileceği de belirtilerek bizlere yol gösterilir. Bu bağlamda sadakaları gizlice vermenin daha iyi olduğuna vurgu yapılır. (Bakara, 2/271, 274)

Müslüman, zekâtı içinden gelerek vermeli ve yaptığı iyiliği başa kakmamalıdır. Ayrıca “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.” (Bakara, 2/267) ayetinde buyrulduğu gibi zekâtı malların kötülerinden değil; iyi ve güzel olanlarından vermelidir. Fakir de sadaka veya zekâtı alırken ezilmeden ve mahcup olmadan almalıdır. Çünkü dinimize göre zekât sayesinde zengin, borcunu öderken, fakir de zenginden hakkını almaktadır. Zaten mal ve mülk Allah’a aittir. “Yeryüzünde ve göklerde ne varsa onundur…” (Bakara, 2/255).

Öyleyse gerçek mülk sahibinin hazinedarlarına “şu hazineden bir kısmını kullarımdan muhtaç olanlara verin” demesinden daha tabii ne olabilir? Peygamber Efendimiz (a.s.) Müslümanları bir vücuda benzetir ve vücudun bir azasında meydana gelen bir acının bütün organlar tarafından hissedileceğini ifade eder. Dolayısıyla vücuttaki acıya diğer organların duyarsız kalamayacağına işaret eder. Hani ayağımıza bir diken batsa, bütün organlarımızın dikkati hemen oraya yönelir ve ayağımızın acısını hisseder. Müslümanlar da bir vücudun organları gibi olduğuna göre bir Müslüman, diğer bir Müslümanın acısına ve yoksulluğuna duyarsız kalmamalıdır. Onun derdiyle dertlenmesi ve imkânı ölçüsünde onun yardımına koşması gerekir.

Mal ve servet, Allah’ın kullarına verdiği bir emanettir. Bu emanetleri Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmak bir kulluk görevidir. Bu nedenle sahip olduğumuz zenginlikleri Allah rızasını gözeterek harcamalıyız. Aksi takdirde her türlü zenginliğimizin yegâne sahibi olan Allah’a karşı nankörlük etmiş ve ona isyan etmiş oluruz. Böyle bir durumda olan kul, sahip olduğu serveti hayırda harcayarak Allah’a yakınlaşacağı yerde cimrilik yaparak Allah’tan uzaklaşır. Kalbinde Allah sevgisi yerine mal mülk sevgisi yer eder. Hem dünyasını hem de ahiretini kaybeder. Böyle kimseleri Allah Teâlâ şöyle uyarır: “Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar için acıklı bir azabı müjdele. O gün (bu altın ve gümüşler) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanacak ve (o esnada) işte nefisleriniz için toplayıp, sakladıklarınız; artık saklayıp biriktirdiğiniz bu nesnelerin acısını tadın (denilecek).” (Tevbe, 9/34-35).