Filmekimi, elleri dolu geldi

12 Ekim 2019

Filmekimi, 18-22 Ekim günleri arasında çeşitli festivallerden derlenmiş, zengin bir programla geliyor. Dikkat çeken filmlerden bazılarını tanıyalım...

- Ve Sonra Dans Ettik-And Then We Danced: İsveç’in Oscar aday adayı ‘Ve Sonra Dans Ettik’ lafı uzatmadan konuya giren ve bu net tavrını finale dek sürdüren filmlerden. Öykü, Merab adlı genç adamın dansa olan tutkusunun keşfine odaklanırken, içinden geçtiği yakıcı süreci izleyicisine yaşatmayı da başarıyor. En güzel tarafı, asla bir çaresizlik öyküsüne dönüşmüyor olmasında. Film, müthiş finali için bile seyredilir.

- Acı ve Zafer-Dolor y Gloria: Yönetmenlerin kişisel hikâyelerinden yola çıkarak çektikleri sayısız örnek var sinema tarihinde. Pedro Almadovar imzalı ‘Acı ve Zafer’ bu türdeki yapımlar arasında dahi, özel bir konuma oturacak kadar özgün ve dürüst bir örnek. Karamsar olmayan burukluk, kökenini bu dürüstlükten ve cesurca kendiyle yüzleşmekten alıyor. Almodóvar, sinemanın yani en iyi yaptığı şeyin yardımıyla iyileşiyor, geçmişin acılarıyla yüzleşiyor ve zaferi de yine burada buluyor. Almodóvar, sinema tutkusuyla yeniden doğmanın zaferini yaşıyor.

- Le Jeune Ahmed-Genç Ahmed: Dardenne kardeşler, sosyal gerçekçi filmlerin en önemli isimleri arasında yer alır. Yeni filmleri ‘Genç Ahmed’de de benzer sularda yüzüyor. Kardeşlerin daha önce 1999 yapımı ‘Rosetta’ ve 2005 yapımı ‘ÇocukL’enfant’ ile iki kez Altın Palmiye’ye uzandıkları Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve En İyi Yönetmen Ödülü’ne layık görülen yeni filmleri, Avrupa’da yaşayan Müslüman bir ailenin çocuğu olan ergenlik çağındaki Ahmed’i takip ederken, bir yandan yükselmekte olan radikal dinciliğin doğurması muhtemel sonuçlara dair fikir yürütüyor.

- Saklı Gerçekler-La Vérité: ‘ArakçılarManbiki Kazoku’yla gediklisi olduğu Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen Hirokazu Koreeda’nın Fransa’da çektiği ilk filmi ‘Saklı GerçeklerLa Vérité’, yönetmenin ilgi duyduğu temaların yerli yerinde olduğu bir film. Birçok filminde ‘Arakçılar’, ‘Benim Babam, Benim Oğlum’, ‘Kimse Fark Etmiyor’ aile kavramını sorgulayan, bu konuyu çağın krizlerinden biri olarak ele alan Koreeda, ‘Saklı Gerçekler’de yıllanmış travmalarla, krizlerle boğuşan bir ailenin, genelde bir anne ve kızının hikâyesine odaklanıyor. Catherine Deneuve ile Juliette Binoche’un karşılıklı döktürdükleri film, bu iki dev oyuncunun yüzü suyu hürmetine bile izlenir.

- Gizli Bir Yaşam-A Hidden Life: Saygın yönetmenlerden Terence Mallick’in ‘Tree Of Life-Hayat Ağacı’ndan bu yana, en beğenilen filmi. 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler saflarında savaşmayı reddeden vicdanın sesini dinleyen çiftçinin hikâyesini anlatıyor. Avusturyalı çiftçi Jaeger Staetter, vicdanıyla hesaplaşan, Hıristiyanlık inancını asla kaybetmeyen, mücadelesini ne pahasına olursa olsun sürdürmeye kararlı bir insan. Çiftçi karakterinde August Diehl, olağanüstü bir oyunculuk sunuyor.

- Üzgünüz Size Ulaşamadık-Sorry We Missed You: Proleteryanın yılmaz savaşcısı Ken Loach ileri yaşına aldırmadan senede bir film sloganıyla hayatına devam ediyor. Değişmez senaristi Paul Laverty ile yazdığı senaryo, 2008 mali krizinden etkilenmiş bir ailenin karşılaştığı sorunları anlatıyor.

Yazının devamı...

Kötü adam mitolojisinde zirve: Joker

5 Ekim 2019

Batman maceralarının kötü adamı olarak tanıdığımız Joker, çizgi roman dünyasının abartılı karakteri olma sınırlarını çoktan aştı. Artık psikolojisinin ardındaki karanlığın araştırıldığı, sosyolojik, kült bir karaktere dönüştü. Joker’in sinemada bu kadar sevilmesinin temelinde, karakteri canlandıran oyuncular ve onların başarılı performansları önemli rol oynadı. Jack Nicholson, Heath Ledger ve Jared Letho’yu yakın geçmişin Joker’leri olarak anımsıyoruz. Daha eskilerde 1966’da Cesar Romero, ilk olarak TV’de Joker’e hayat veren bir oyuncu. Beyaz yüz, yeşil saçlar ve kırmızı gülen ağızla Joker’i çizgi romandan çıkaran ve ete kemiğe büründüren ilk isim. Nicholson, 1989’da Tim Burton’ın yönettiği ‘Batman’ üçlemesinin ilk bölümünde, karaktere çizgi roman esintili, fazlasıyla karikatürize, şeytani bir ruh verdi. Ledger’in, ‘Batman: Kara Şövalye’deki yorumu, onu insan olarak ele alırken, karanlık bir psikolojinin ürkünç labirentlerine iniyordu. Bu performans, Joker karakterine ilk Oscar’ı kazandırıyordu. ‘Suicide Squad’ (2016), uyarlamasında Joker’i canlandıran Jared Leto daha punk, daha çılgın davranışlı, sonuçta diğerlerinin gölgesinde kalan, çocuksu bir ruh hali yarattı. Ve sıra Joaquin Phoenix’e geldi.

Arthur Fleck adlı palyaçonun, şehrin en korkulan suçlusuna dönüşmesini görkemli bir performansla hayata geçirdi. Rolü için dile kolay, 30 kilo veren Phoenix, onun delirmesini adım adım canlandırıyor. Oyunculuğuyla seyirciyi yanına alıyor. Film, Venedik Festivali’nde Altın Aslan alırken en iyi erkek oyuncu ödülü festival kurallarına takılıyordu. Kurallara göre en iyi oyuncu ödülleri, en iyi filmde oynayanlara verilmiyordu.

Oscar kazanabilir

Filmin, Venedik’teki ilk gösteriminden bu yana, Martin Scorsese imzalı iki başyapıt ‘King Of Comedy (1983) ve ‘Taxi Driver’la olan benzerlikleri çok yazıldı. Scorsese, her ikisinde de kaybeden erkek öyküsü anlatır. Hayallerinin uzağına düşen bu iki karakter, sonunda anarşiye sığınır. Dengesiz ve kaotik karakterlerdir. Joker, anarşiden mutluluk duyar; Batman’in düzenli dünyasının karşıt figürü olarak seyircinin bir bölümünün duygularını yansıtması kaçınılmazdır. Yine de ‘Taksi Şoförü’nün gerçekçi ve mesafeli dünyası bu filmde yok. ‘Felekten Bir Gece’ ve ‘Git Başımdan’ gibi komedileriyle tanınan Todd Phillips’in yönettiği ‘Joker’, kapkara bir 70’ler atmosferi sunuyor. Gotham, o yılların New York’unu hatırlatıyor. Sosyal eşitsizlik, almış başını gidiyor. Haksızlığın kol gezdiği, zenginin daha zengin olduğu bir dünyada, kıyıya itilmiş bir karakterin eline silah alarak terör estirmesi, günümüz koşullarının bir yansıması. Film yazdığımız için bu durumun sosyolojik yansımaları konumuz dışı kalıyor. ABD, filmin sosyal yansımalarından ürkmüş durumda; + 18 olarak vizyona giriyor, palyaço maskeleri de yasaklandı. Joker, her yönüyle süper kötü adam efsanesine yeni ve başarılı bir halka ekliyor. Daha şimdiden Oscar adaylığı için ilk isim olarak gösterilen Joaquin Phoenix, aynı karakterle Oscar kazanan ikinci oyuncu olabilir.

Tabuları zorlayan bir dizi: Fleabag

Emmy’de komedi dalında en iyi dizi, en iyi kadın oyuncu, en iyi yönetmen ve senaryo dahil olmak üzere toplam altı ödül kazanan ‘Fleabag’ son yılların tartışmasız en sıra dışı TV dizisi. Sıra dışılığı, kadın cinselliği konusunda tabuları zorlayıcı yaklaşımından geliyor. Başroldeki Phoebe Waller Bridge’in tek kişilik sahne gösterisinden ekrana uyarlanırken, en büyük desteği onun kalıplara sığmayan performansından alıyor. Başına buyruk, haşarı, özgür bir karaktere olağanüstü bir sevimlilik ve enerji veriyor. Tiyatro sahnesindeymiş gibi dördüncü duvarı yıkarak seyirciye dönerek yaptığı konuşmalar, dizinin en dikkat çeken tarafı. Bu konuşmalar, onun düşünce akışını veya o anki durumun tuhaflığını vurgulayan sözcükler.

Yazının devamı...

Nedensiz dünyadan portreler

28 Eylül 2019

"Vox Lux" günümüzün aşırılıklar dolu yaşamına ait bir şeyler anlatan; farklı, şaşırtan bir film. Oyunculuktan gelme yönetmen Brady Corbet, öyküyü sanal ortamda, alt alta yapılan, farklı mecralardaki paylaşımlardan etkilenerek yazdığını söylüyor. Bir öğrencinin okulunda yaptığı silahlı saldırı sonrası, sınıf arkadaşı Celeste’in bir pop yıldızına dönüşmesini anlatıyor.

Telefonlarımıza düşen mesajlar da gerçekten böyle değil mi? Bir ölüm haberinin altında, mutlu yüzlerin öne çıktığı bir evliliğin veya başarının paylaşımı sıralanıyor. Corbet, trajik bir olay sonrası gelişen bu başarı öyküsünde, elinden geldiğince seyirciye şaşırtmalar sunuyor. Rahat ve konvansiyel yolları kullanmaktan imtina ediyor. Celeste’in cenaze töreninde söylediği şarkının bir anda tüm ülkede ünlenmesi, şarkıcılık gibi yeteneği ve isteği olmayan genç kızın yaşamını kökten değiştiriyor. Senaryonun sıra dışı akışı, seyircinin kafasını karıştırıyor. Arada beliren yazılarla bölümlere ayırılmış olan film, Willem Defoe’nun seslendirdiği anlatıcının sözleriyle de alaycı, eleştirel bir havaya bürünüyor. Başta hemen araya giren, home video estetiğinde çekilen görüntüler, Celeste’in yaşamının 13 yılını özetliyor; arkasından 1999 yılında sınıfta yapılan katliamı izliyoruz.

Katliamdan çarpıcı ve yakın plan çekilmiş görüntüler, seyircide şok etkisi yaratacak şiddette çekilmiş. Arkasından gelen Yaratılış bölümü, 2000-2001 dönemine ait; Celeste’in bir pop yıldızına dönüşümünü gösteriyor. İkinci Perde Yeniden Doğum ise 2017 yılına atlayarak, geçen yılları pop yıldızı olarak geçirmiş Celeste’in yıpranmış, bıkmış döneminden bir günü anlatıyor. Memleketi Staten Island’da uzun zaman sonra vereceği ilk konserin hazırlıklarına, Celeste’in psikolojik iniş ve çıkışlarına, saçma sapan davranışlarına tanık oluyoruz. Bu bölümde de Celeste ile terör arasında bir ilişki ortaya çıkıyor. Bir grup terörist, onun sahne maskelerinden ilham aldıkları söylenen maskelerle toplu bir katliam gerçekleştiriyor. Final bölümü ise tamamen farklı bir havada, Celeste’in dönüş konserinden kesintisiz 15 dakikalık bir bölümü izliyoruz.

Sıradanlık ile görkem

Corbet, seyirciye konvansiyel sinemanın kurallarını kırmak isteyen bir anlatım sunuyor. Sahnelerin uzunluğu ve kısalığıyla serbestçe oynuyor, ikinci bölümde yetişkin Celeste’i canlandıran Nathalie Portman’ın yanında kızı Albertine olarak, ilk bölümde gençliğini oynayan Raffey Cassidy bir kez daha karşımıza çıkıyor. İlk bölümde kardeşi Elley’i oynayan Stacy Martin; bir kez daha, hem de hiç yaşlanmamış olarak rolüne devam ediyor. Böylesine kafa karıştırıcı oyunlara başvuran Corbet; çekimleri, finaldeki konser bölümüne kadar 35 mm kamerayla yapmışken finalde aniden konser çekimleri yapan TV kameralarına geçiş yapıyor ve parlak, popüler görüntülerle bitiriyor. Sıradanlık ile görkem arka arkaya sıralanıyor. Nathalie Portman’ın şarkıcılık performansı gayet iyi. Kostümü, dansı, şarkısıyla sakillik ve görkem arası gidip gelen, standart bir pop ikonu portresinde başarılı. Konser öncesi kızıyla yaptığı anlamsız konuşmalar, kaprisleri, hepsi bıkkınlığın ve stresin işaretleri. Sahnede dönüştüğü pop yıldızı imajınının farklı yüzü.

Filmin müziklerini yapan ve adı yapımcılar arasında geçen şarkıcı Sia, senaryoya içinde yaşadığı pop dünyasının tutarsızlıklarından bir tutam eklemiş gibi. Alaycı, yer yer şaşırtan sinema dili, orta akım seyirciye ters gelebilir. İlk 45 dakikanın etkileyiciliğinden sonra ikinci yarı seyirciyi içine alamıyor, irtifa kaybediyor.

Yazının devamı...

Üç kız kardeşin ortak yazgısı

14 Eylül 2019

Son 10 yılın en dikkat çeken genç yönetmenlerinden Emin Alper, üçüncü uzun metrajı “Kız Kardeşler” ile son İstanbul Film Festivali’nde en iyi film dahil beş dalda ödül kazanmıştı. İlk iki filmini hatırlayalım; bol ödüllü “Tepenin Ardı” ve “Abluka”. “Kız Kardeşler” ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nde yarışma bölümüne seçilmişti. En iyi film seçilen “Eşanlamlılar” ile aynı jüri puanını toplamasına karşın Altın Ayı karşı tarafa gitmişti.

Senaryoyu kaleme alan Alper, önceki filmlerindeki politik baskı ve paranoya konularından uzakta, karakter ağırlıklı bir öykü anlatıyor bu kez. Büyüdüğü kasabada yıllar boyu gözlemlediği beslemelik üzerine trajik hikaye kurgulamış. Yaşadıkları dağ köyünden, kasabaya besleme olarak gönderilen Nurhan ve Reyhan’dan sonra sıra Havva’ya gelmiştir. Annelerinin ölümünden sonra babaları Necati, onları besleme olarak göndermeyi uygun görmüştür. Kızların köyün sığ yaşamından biraz olsun uzaklaşıp, nefes almaları, bir şeyler öğrenmeleri için de bir fırsattır. Geriye dönüşlerinde aileleri ve çevreleriyle ilişkilerine başka bir gözle bakmaları kaçınılmazdır. Köyün erkeklerini iyilik/kötülük sınırında duran karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlar çıkış yollarını ararken onların üzerinden hesaplarını yapmak zorundalar.

Artvin dolaylarında yapılan çekimler, bize bir taşra hikayesi anlatsa da, sonuçta eşitsizlik, çıkış yolu, daha iyi bir hayat umudu gibi evrensel kodlar üzerinde seyrediyor. Alper, tekinsiz atmosfer kurma konusundaki becerisini bir kez daha tekrarlıyor. Bu kez biraz daha fazla ironi ve yumuşak geçişler var öyküsünde.


Yazının devamı...

Farklı ve karanlık bir dizi: Mindhunter

7 Eylül 2019

Diziler çığ gibi büyüyor. Onları sunan kanal sayısı artıyor, her hafta yenileri ekleniyor. Birçoğu benzer yapıda, farklı olanı bulmak biraz da şans veya sabır işi. ‘Mindhunter’ sürüden ayrılan iyi bir örnek. ‘Seven’ ve ‘Zodiac’ gibi polisiye türünde modern klasikler yaratan David Fincher’in yapımcı olduğu ve ilk sezonun ilk 4 bölümünde yönetmenlik yaptığı dizi, seri anlatımı ve atmosferiyle çok farklı. 70’li yıllarda FBI içinde kurulan Davranış Bilimi Birimi’nin emekleme dönemlerini anlatıyor.

Polisin suçluyu sadece cezalandırma mantığının karşısına çıkan arabulucu detektifler Holden Ford (Jonathan Groff) ile Bill Tench (Holt McCallany), yardım aldıkları adli psikiyatr ve araştırmacı Wendy Carr (Anna Torv) ile katillerin akıllarından neler geçtiğini keşfetmeye çıkıyor. Seksüel içerikli vahşi cinayetleri işleyen katillerle hapishanelerde yaptıkları röportajlar, onların zihinlerindeki kapıları açacak bir anahtar işlevi görüyor. Gelecek cinayetleri önleyemeseler bile, aydınlatmaları konusunda düzgün, hızlı çalışmalarına yol açacak ipuçlarını ve detayları öğrenmeye çalışıyorlar. Gerçek belgelerden yola çıkan cinayetlerde, suçluların yaptıklarını detaylandırarak anlatmaları şaşırtıyor ve ürpertiyor.

Her zaman yakalanmaz!
İlk sezonda, Virginia Quantico’da, FBI Eğitim Akademisi’ne bağlı Davranış Bilimi Birimi’nin bir bodrum katındaki kuruluş öyküsünü izledik. Başta birim başkanları olmak üzere, bu üçlünün yaptıkları işe bir güvensizlik vardır. Polisin klasik yakala ve cezalandır mantığı, onların karşısına dikilen bir bağnazlık abidesi gibidir. İnatla görüşlerini savunurlar, özel yaşamlarından ödün verirler, suçlularla konuşurlar. O yıllarda seri katil kavramı bile daha ortada yoktur. Ardışık cinayetler işleyen suçluları sorgulayarak, onları öldürmeye götüren nedenleri öğrenmeye çalışırlar. Şaşırtıcı bir şekilde, birçoğunun geçmişinde bir aile travması olduğu gerçeğini ortaya çıkarırlar. Konuşmalar dışında sahaya da çıkarlar ve seks bağlantılı cinayetlerin suçlularını yakalamaya çalışırlar. İlk sezon boyu, işlerine adanmışlıkla çalışan üçlünün özel yaşantılarındaki sorunlara da tanıklık ederiz.

Yazının devamı...

Büyük kent insanı değiştirir

31 Ağustos 2019

Büyük kent insanının kişisel bunalımlarını, kararsızlıklarını, yanlış adımlarını Woody Allen kadar felsefe ve kara mizahı harmanlayarak sinemaya döken başka bir sinemacı yok. 83 yaşına rağmen her yıla bir film sığdıran Allen, kendi türünde, değişmeyen anlatım diliyle, karakterleriyle, değişmeyen bir seyirci kitlesine hitap ediyor. Bunlar çoğunlukla metropol bağımlısı (veya kentte yaşamak mecburiyetinde olan), entelektüel, orta sınıfın farklı kesiminden insanlar. Onların Woody Allen karakterleriyle gerçekçi bir özdeşim kurduklarına inanıyorum. Son filmlerinde Avrupa’nın farklı kentlerine uğrayan Allen, kariyerinin 49 filminde tekrar sevgili kenti New York’a geri dönmüş.

Yağmurlu bir New York gününün, 24 saatinde geçen olaylara tanık oluyoruz. Brooklyn’de büyümüş, sanatçı ruhlu Gatsby Welles (Timothée Chalamet) standartlarına çok da uygun olmayan bir kasaba üniversitesinde öğrenim görmektedir. Her filminde kendisini temsil eden bir karakter (alter ego) yaratan Allen’ı bu kez Gatsby’de görüyoruz; nevrotik, zeki, tutkulu, sanatçı ruhlu ve New York âşığı. Yaşı uygun olsa üstadın oynayacağı bir rol. Kız arkadaşı Ashleigh’in (Elle Fanning), okul gazetesi için usta yönetmen Roland Pollard’la (Liv Schreiber) New York’ta yapacağı röportaj, birlikte hafta sonu geçirmek için de bahane olur. Gatsby çok sevdiği kente geri dönme sevincini yaşarken, sosyetik annesinin vereceği hafta sonu partisine katılmama, kız arkadaşını sevdiği yerlere götürme planları içindedir. Evdeki hesap, tabii ki çarşıya uymaz. Ashleigh’in röportaj girişimi ise, sürprizler sonrası farklı mecralara gider. Gatsby, hayal ettiği programı gerçekleştiremez. Bu durum, geçmişini hatırlamak için bir fırsata dönüşür. Bu arada, sosyetik yaşamına kızdığı annesinin geçmişteki sırrını öğrenmesi, dimağını aydınlatır.

Romantik komedi

Allen, son günlerde kendisine yapılan yeni cinsel taciz suçlamalarına aldırmadan, kendisinden yaşlı erkeklere ilgi duyan Ashleigh karakterini odağa yerleştirmiş. Elle Fanning, popüler olan her şeye hayranlık duyan, meraklı, yüzeysellikten beslenen Ashleigh karakterinde parlıyor. Gatsby de, Chalamet fiziksel olarak benzemese de, nörotik tavırlarıyla genç bir Woody Allen ruhu. Zaten finalde “Ben öyle kırda yaşayamam, beni beton ve karbonmonoksit besler” sözleri, bu ruh durumunun dudaklara yapıştırdığı sözler. Liv Schreiber ve tanımakta zorluk çektiğimiz Jude Law, üstlerine düşeni yapıyor. Selena Gomez, kısa rolüne rağmen en akılda kalan performansı sergiliyor. Samimi, dobra ve çekici. 

2016’da ‘Café Society’den bu yana birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Vittorio Stararo’nun kareleri, New York’a bir güzelleme sunuyor. İç mekân çekimlerindeki buğulu görsellik, yağmur altı sahnelerdeki şiirsellik zamanı mühürlüyor.

Woody Allen filmleri, türünde kendileriyle yarıştıkları için belli bir kalitenin altına düşmez. Sadece ustanın diğer filmleriyle karşılaştırarak, daha iyi mi diyebiliriz. Yabancı basın, filmi ‘Büyük Gatsby’ ve ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ esintilerinin ortasına yerleştirdi.   

‘New York’ta Yağmurlu Bir Gün’ son filmleri arasında en vasat düzeyde kalanı. Olsun yine de, rahatlıkla seyredilen bir romantik komedi.

Yazının devamı...

Tarantino, anılarını temize çekiyor

24 Ağustos 2019

Bir Zamanlar Hollywood’da-Once Upon Time in Hollywood
Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Brad Pitt, Margot Robbie, Al Pacino

Hollywood hiçbir zaman temiz olmadı. Para, rekabet ve görkemli yaşamlar skandal dolu bir tarih yazdı. Quentin Tarantino (QT), 10. filmi ‘Bir Zamanlar Hollywood’da’ için “Hatırladıklarım” diyor. Hatırladığı olaylar üzerine alternatif bir tarih kurgulamaktan da geri kalmıyor. ‘Soysuzlar Çetesi’ni hatırlayalım; 2. Dünya Savaşı’na da kafasına göre bir tarih yazmıştı. Tarantino, 1969’da psikopat Charles Manson çetesi tarafından öldürülen oyuncu Sharon Tate cinayeti üzerine bir film yapmak fikriyle yola çıkmış. Bu kadar olayın Tarantino’ya yetmesi mümkün olmadığından, 69’a ait birçok mevzuyu da eklemiş, sonuç olarak kendi deyişiyle ‘Los Angeles’a yazılmış bir aşk mektubu’ ortaya çıkmış. Hikâyesi, üç ana karakter üzerine kurulu; Margot Robbie’de vücut bulan Sharon Tate, popülaritesini kaybetme korkusuyla karakter rolleri arayan TV aktörü Rick Dalton (Leonardo DiCaprio) ve dublörü, şoförü, akıl hocası Cliff Booth (Brad Pitt). Malum, QT filmleri bol karakterli resmigeçit gibidir. Yan rollerde bile onca ünlü oyuncu kısa girişler/çıkışlar yapıyor; Bruce Dern, Al Pacino, Kurt Russel, Emile Hirsh, Dakota Fanning...

Hollywood’a içten bakan Hollywood filmleri, genelde dramatik yapıda, karakterlerin çarpışması şeklinde geçer. QT, filmlerinde böyle bir dramatik yapı kullanmayacağından, Hollywood meselelerini kendi üslubunda, bol şamatalı bir eğlenceye dönüştürmüş. Finalin açıklanmaması üzerine Cannes’da ilk gösterim sonrası yaptığı tembihlerden, ters köşe yaptığı anlaşılmıştı. Sharon Tate’in kendi oynadığı ‘The Wreecking Crew-Altın Hırsızları’ filmini sinemaya gidip izlemesi, dolayısıyla seyirciyle paylaşması, onun sinefil kutsamalarından birisi olmuş. Oyuncuların Hollywood’da varlıklarını sürdürebilmeleri için verdikleri psikolojik savaşı, Rick’in duygusal patlamalarında yaşatıyor Tarantino. Kentin güneşli havası, havuzlu villalar, büyük kasa otomobiller ve rengârenk kıyafetler bu hüznü emiyor, eğlenceli bir karnavala dönüştürüyor. Kendi hayal dünyasını acı gerçeklerle harmanlamada ve arzuladığı finali yaratmada tartışılmayacak bir yetenek. Popülerliği, cesaretini de artırıyor olmalı.

Eğlendiren kolajlar

QT, yıllar boyu yapımcısı ve kankası olan Harvey Weinstein’in 2017’de ortaya çıkan taciz olaylarından sonra iyi bir sınav verememişti. Olayları önceden bildiğini, hiçbir şey yapmadığını ve onunla çalışmaya devam ettiğini itiraf etmesi ve bunu berbat bir mazeret olarak tanımlaması, birçok eleştiriye konu olmuştu. Birçok kalem, bu filmiyle Hollywood anılarını temize çekiyor diye yazdı. Temize çekme olduğu kadar, 69 yılının artık yeni bir sinema dönemine geçişini de vurguluyor. Rick’in villa komşusu Sharon Tate ve kocası yönetmen Roman Polanski. Avrupalı yeni jenerasyon yönetmenlerin Hollywood sınırlarında çalışmaya başladığı yıllar. Vietnam travması, hippilik, Woodstock gibi gençliğin yeni bakış açısı kazandığı yılı, QT kendi sinema dilinde şiddetle dokunmuş bir masala dönüştürmüş. Sonuçta, “Olaylar böyle olsaydı herkes daha mutlu olurdu değil mi?” der gibi.

Yazının devamı...