Efsaneler yeniden bir arada

30 Kasım 2019

Netflix, uzun süredir beklettiği ‘The Irishman’ filmini gösterime soktu. Martin Scorsese’in yönettiği Robert De Niro, Joe Pesci, Al Pacino, Harvey Keitel gibi efsane oyuncuları bir araya getiren, 209 dakikalık bir dönem filmi. Scorsese, başyapıtları ‘Sıkı Dostlar’, ‘Casino’ zamanlarına geri dönüş yapmış. Ellili yılların başlarından başlayarak doksanlı yılların sonuna uzanan zaman diliminde, mafya tetikçisi Frank Sheeran’ın (Robert De Niro) anılarını anlatıyor. Charles Brandt’ın ‘Evleri Boyadığını Duydum’ adlı romanından, otobiyografik bir uyarlama. Olaylar ve karakterler gerçek hayattan.

Sokak arası işlerden, dönemin güçlü sendikacısı Jimmy Hoffa’nın (Al Pacino) önce yakın korumalığına, ardından danışmanına dönüşen Sheeran, dönemin birçok politik olayının yakınında yer alıyor. Arka planda, Domuzlar Körfezi Hareketi, Kennedy Suikasti, Nixon dönemi, Watergate, Bosna Savaşı gibi önemli olaylar akıyor. Öykü enerjisinin önemli bölümünü, Hoffa’nın yaptığı işlere, onun yükselişine ve düşüşüne veriyor. Mafya liderlerinin huzursuz yaşamları, acı sonları ise, öykünün omurgası.

Scorsese’nin anlatıcısı ve baş karakteri De Niro olmuş. Sheeran karakterinde son yılların en formda De Niro’sunu izliyoruz. Scorsese ve De Niro bir araya geldiklerinde muhteşem işlere imza atıyorlar. De Niro, Pacino veya Pesci’nin karşılıklı döktürdükleri sahneler tekrar tekrar seyredilecek güzellikte.  Bu tür bir filmi özlemişim.

Bu yılın önemli sinema olaylarından ‘The Irishman’. Sinemalarda gösterime girmemesi büyük kayıp. Uzunluğuyla mini dizi tadında olan film, Oscar adaylığı alır mı? Merakla bekliyorum.

Korku oteline dönüş

Overlook Oteli’ne dönmek, insanda nasıl etki yapar sorusunun peşine düşen Stephen King, ‘Shining’in devamı olan (olabilecek) ‘Doktor Uyku’yu kaleme almış. Yaşadıkları otelde gittikçe deliren bir yazarın elinde balta karısının ve oğlunun peşine düşmesini anlatan ‘Shining’ Stanley Kubrick’in detaycılığı ve yaratıcılığıyla birleşince unutulmaz bir başyapıt olmuştu. Tabi ki Jack Nicholson’ın unutulmaz deliren adam performansı, filmin gerilim türünde kilometre taşı olmasındaki en büyük etkendi. Sinema tarihinin zihinlere en fazla kazınan sekanslarından birisi, boş balo salonunda Nicholson’ın (Jack Torrence) hayalinde canlandırdığı barmen ve davetlilerle yaşadığı balodur. Çok kereler gönderme yapılan bu sekans, ‘Doktor Uyku’da bir kez daha karşımıza geliyor. Çok sevdiğim bu sekansın tekrar nasıl çekildiğini görebilmek için bile, bir filmi izleyebilirim. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Spielberg son filmi ‘Player One’da Overlook Oteli’nde yaşananlara bolca göndermeler yapmıştı.

Artık yetişkin bir adam olan Danny Torrance’in yaşamıyla başlayan yeni öykü, shining/ışıltı denilen zihinsel güce sahip karakterleri tanıtarak yoluna devam ediyor. Işıltılı ruhunu emerek yaşamlarını sonsuzluğa uzatmaya çalışan sayko-hippi görünümlü True Knot adlı bir tarikat ve yine özel güçlerin bahşedildiği 12 yaşlarında zenci bir kız çocuğu, Abra Stone (Kyliegh Curran) tanışıyoruz. Onların yollarının Danny ile kesişmesi ikinci bölümde gerçekleşiyor. Tarikatın karizmatik lideri Rose The Hut (Sarah Ferguson) çok güçlü hissettiği Abra’nın ruhunu emmek için peşine düşer. Dan mecburiyetten karıştığı bu kovalamacada, Abra’yı korumak zorunda kalır.

Yazının devamı...

Duygusallığın en güzel anlatımı

23 Kasım 2019

‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’ son yıllarda izlediğim en güzel aşk filmlerinden. 1770’lerde, iki kadın arasında yaşanmış bir aşkı, olağanüstü duyarlılıkta anlatıyor. Fransız yönetmen ve senarist Céline Sciamma ve görüntü yönetmeni Claire Mathon, duyguyu seyircinin kalbine aktaran sekanslar sunuyor. Her film karesi, dönemin tablo renklerinde sanatsal bir çalışma. Öykünün sanatla da yakın ilişkisi var. Marianne (Néomie Merlant) adlı portre ressamı, Fransa’da Bretogne açıklarında bir adada yaşayan Eloise (Adéle Haenel) adlı bir genç kızın portresini yapmak üzere teklif alır. Teklifi yapan kızın annesi, dul kontes Valeria Golino, tablonun kıza evlilik için talip Milanolu bir soyluya gönderileceğini söyler. Kız daha önce tablosunu yapmak isteyen ressama poz vermeyi ret ettiği için tablo bitirilememiş. Kontes Marienne’dan ona doğa yürüyüşlerinde eşlik etmesini ve ressam olduğunu söylemesini ister. Marianne, tabloyu yaptığı gözlemlerle kafasından çizecektir. Her gün ada sahilinde yapılan yürüyüşlerde, her iki kadın birbirini tanımaya başlar. Eloise sorunlu bir kızdır, ablasının intiharından çok etkilenmiş ve yaşadığı manastırı bu nedenle terk etmiştir. Manastırda olma sebebini orada olan dini nedenlerden çok, orada olan kütüphane ve müzik olanaklarına bağlar. Marianne, ona yol gösteren bir rol üstlenmeye başlar. Gizlice odasında, kafasında kalan eskizlerle tablosunu da çizmektedir. Her geçen gün, iki kadın arasındaki ilişki derinleşmeye başlar.

Filmde, müzik yerine sadece doğanın ve yaşadıkları şatonun tıkırtılarını duyarız. Müzik, canlı performanslarla gelir. Marianne, piyanoda fırtına melodisini çalar, köylü kadınlar folklorik bir şarkıyı koro halinde seslendirir ve final de Vivaldi çalan bir orkestradan gelir. Sahneler son derece doğal ve masalsı bir duygu içinde akıyor. Kadın görüntü yönetmeni Mathon, renk ve ışığı 18. yüzyıl dışavurumcu ressamlarından ilham aldığını söylüyor. Yakın plan portre çekimlerinde Ingmar Bergman filmlerinden çok esinlenmişler. Finale doğru her iki kadın arasında, Bergman’ın ‘Persona’ filminin unutulmaz dönüşüm sahnesini hatırlatan bir sekans var. Her bir psikolojik değişim yüzlerden okunuyor. 

Mutlaka seyredin

Filmin aşk sahneleri hiçbir provokasyon duygusu yaratmıyor, duygu ve şefkat dolu. Hemen, erkeksi yönetmen bakış açısının bu tür sahnelerdeki bedensel şovu sahnelemesi akla geliyor. Örneğin, son yılların bu konuda en çok konuşulan filmlerinden ‘Mavi, En Sıcak Renktir’ gibi...

Oyunculuklarda olağanüstü performanslar izliyoruz. Fransızların son yıllarda yükselen yıldızı Adele Haenel, kendisini üst kategoriye çıkaran bir oyunculuk sergiliyor. Hele final sahnesinde, opera salonundaki beden dili muhteşem. Daha az tanıdığımız Néomie Merlant ise duyguyu ve üzüntüyü o kadar güzel aktarıyor ki, izlerken ona odaklanmamak imkânsız. Filmde hiç erkek oyuncu karakter olarak ortaya çıkmıyor. Duyguyla yazılmış safkan bir kadın manifestosu.

Cannes, her zaman sürpriz filmler çıkarır. Bu yıl ilk kez gösterime girdiği bu festivalde, en iyi senaryo ve Kuir Film ödülü kazanan yapım ayakta alkışlandı. Bu filmi ne yapıp edin seyredin.

Yazının devamı...

Hiçbir monarşi meşru değildir

16 Kasım 2019

Disney rekabetinin yaklaşmasıyla Netflix gaza bastı. ‘The King’ son günlerin dikkat çeken yapımı. Shakespeare’in 1599’da yazdığı V. Henry sahne oyunundan esintiler taşıyan bir dönem filmi. 15. yüzyılın başlarında İngiltere tahtına çıkan V. Henry’nin erken dönem yaşamını anlatıyor. Babası IV. Henry’nin savaş yanlısı kararlarından ve egosantrik kişiliğinden nefret eden prens Hal (Timothée Chalamet) başına buyruk, hedonist bir yaşam içindedir. Kraliyet geleneklerine aykırı bu serseri yaşamı içinde en büyük dostu, büyük savaşlar yaşamış şövalye Falstaff’dır (Joel Edgarton). Hasta yatağında ölümün yaklaştığını hisseden baba Henry, tahta küçük oğlu Thomas’ı layık görür. Thomas’ın Galler’le yapılan bir savaşta yaşamını kaybetmesi sonrası Hal mecburen kral yapılır. Babasının başlattığı Fransa Savaşı, krallığının ilk sınavı olarak kapıda durmaktadır.
V. Henry olarak tahta çıkan Hal savaş karşıtı, dönemi için hippi sayılacak bir yaşamın içindedir. Savaş karşıtlığını her fırsatta dile getirir, karşıt görüşlerdeki babasını sert bir dille eleştirir. Hatta ona olan nefretini hasta yatağında bile yüzüne kusar. Tahta çıkmasıyla kimliği üzerindeki tartışmalar alevlenir. Meşrutiyetini kanıtlaması, varlığını kral olarak sürdürmesi ancak ülke politikalarına uygun davrandığında mümkün olacaktır. ‘O insan’ olmadığı halde, ‘o insan’ gibi davranmak zorundadır. Kelleler kesilmeye, kan akmaya başlar. Fransa’ya karşı savaş kararı, onun gövde gösterisi olarak açıklanır.
Bu sözü üste yazın!
‘Beni Adınla Çağır’la Oscar adaylığı alan genç yıldız Timothée Chalamet, çelişkiler içindeki kral portresini inandırıcı bir şekilde canlandırıyor. Verdiği kanlı kararlarda, içinde bulunduğu tereddütlü ruh durumu seyirciye yansıyor. Filmin en çok eleştirilecek yönü, Robert Pattison’un canlandırdığı Fransa veliahtı, The Dauphin yorumlaması. Bir veliahtın bu denli karikatür ve beceriksiz olması mümkün değil. Falstaff’ı canlandıran Avustralyalı oyuncu Joel Edgarton ise karakterine verdiği derinlik ve samimiyetle dikkat çekiyor.
Çamurlar içinde geçen Agincourt Savaşı, filmin zirve noktası. Tarihe göre, 8500 kişilik yorgun İngiliz ordusu, 20 bin kişilik Fransız ordusunu Falstaff’ın düşündüğü savaş taktiğiyle yenilgiye uğratır. Gri, çamurlar içinde geçen savaş sahneleri gayet iyi çekilmiş.
Aklımda kalan sözler, savaş karşıtı olanlar oldu: “Barışa nasıl ulaşılır? Savaş sonrası bir zaferle mi?” Genç Fransız prensesi Catherine’in (Lilly-Rose Deep) “Hiçbir monarşi meşru değildir” sözünü ise en üste yazmak lazım.

Dans ederek kendini keşfetmek

Bu yıl İsveç’i Oscar yarışmasında temsil edecek olan film, Gürcistan Tiflis’te bir dans okulunda geçiyor. Gençler, yaşadıkları yoksulluk ve çıkmaz sokaktan kurtuluş için tek yol olarak dans etmeyi görüyor. Gürcü folklor disiplini içinde, küçücük yaştan başlayarak bu okulda zorlu provalar ve sert hocaların egosu altında dans ediyorlar.

Yazının devamı...

Feminist sularda bir Terminatör

9 Kasım 2019

Terminatör: Kara Kader
Yönetmen: Tim Miller
Oyuncular: Linda Hamilton, Nathalia Rayes, Gabriel Luna, Arnold Scwarzenegger, Mackenzie David

Şaka gibi, Terminatör serisi hâlâ devam ediyor. Hem de ABD’de en yüksek hafta sonu hasılatıyla giriş yaparak... 35 yıldır süren dizi, yeni bölümüyle kökenlerine dönüş yapmış. Senarist ve yapımcı olarak James Cameron’un da ekipte olması, serinin ikincisi ‘Judgemant Day’le bir akrabalık bağı ortaya çıkarıyor. En önemlisi, Sarah Connor ve T-8 yani Arnold karşı karşıya geliyor. Terminatör nostaljisinin daha üstü olabilir mi?

Öykünün omurgası, bildik sularda ilerliyor. Gelecekten gönderilen siyah metalden mamul, Terminatör REV-9 (Gabriel Luna), insanlığın gelecekteki kurtarıcısı olacak Dani Ramos’un (Nathalia Reyes) peşine düşüyor. Ramos, Meksiko City’de, otomotiv fabrikasında işçi olarak çalışan, düşük gelirli bir aile kızı. Gelecekte insanlığı kurtaracağından bihaber. Her zaman öykünün gereği olan koruyucular da, haliyle sahne alıyorlar. Koruyucular, bu kez yarı insan, yarı makine kadın Grace (Mackenzie Davis) ve kanun kaçağı olarak yaşamını sürdüren bildiğimiz Sarah Connor. REV-9 ölümsüz, üst teknolojiyle donanmış bir robot olarak geliyor dünyaya. Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde Arnold’un da T-8 olarak koruyucu ekibe katılmasıyla baş döndüren bir kovalamaca başlıyor.
Bu kez kadın kahramanların ön planda olması ‘metoo’ hareketine, kurtarıcının Meksika kökenli olması öyküyü Trump politikalarına bir yanıt gibi duruyor. ‘Deadpool’ yönetmiş Tim Miller, filmin bildik referanslarına yeni dokunuşlar için elinden geleni yapmış. Demek bu kadar oluyor. Aksiyon, bilhassa ilk 40 dakikada nefes nefese, zirve yapıyor, final bölümünde ise fazlasıyla tekrara giriyor, ilginçliğini yitiriyor.

Yazının devamı...

Hikâye anlatıcı Cem Yılmaz

26 Ekim 2019

Cem Yılmaz, 60’ar dakikalık iki filmi bir araya getirdiği ‘Karakomik Filmler’de, hikâye anlatıcılığını ön plana çıkarmak istiyor. ‘İki Arada’ ve ‘Kaçamak’ adlı öyküleri, farklı iki damardan besleniyor. İlkinde ‘Hokkabaz’ türü, kaybeden sınıfından bir karakteri, Ayzek’i odaklıyor öyküsüne. İkincisinde ise komik ve sıkışık durumlara düşürmeyi sevdiği lümpen tipleri ele alıyor. Cem Yılmaz, 60’ar dakikalık iki filmi bir araya getirdiği ‘Karakomik Filmler’de, hikâye anlatıcılığını ön plana çıkarmak istiyor. ‘İki Arada’ ve ‘Kaçamak’ adlı öyküleri, farklı iki damardan besleniyor. İlkinde ‘Hokkabaz’ türü, kaybeden sınıfından bir karakteri, Ayzek’i odaklıyor öyküsüne. İkincisinde ise komik ve sıkışık durumlara düşürmeyi sevdiği lümpen tipleri ele alıyor. 

Arabalı vapur seferlerinde çaycı olarak çalışan Ayzek, el değiştiren vapur şirketi nedeniyle işini kaybetmekten korkmaktadır. Diğer taraftan geminin düzenli yolcularından Songül’e (Cemre Ebüziyya) yanıktır. Onun yolunu gözler, tostuna el altından daha fazla peynir koyar, para almaz. En büyük kompleksi, ön iki dişinin olmamasıdır. Biriktirdiği parayla dişleri yaptırmak üzere randevuya hazırlanmaktadır. Gemide çekilen bir filmde garson olarak oynaması, hayatındaki eğreti taşları hepten oynatır.

Karakomik Filmler
Yönetmen, senaryo: Cem Yılmaz
Oyuncular: Cem Yılmaz, Özkan Uğur, Ozan Güven, Zafer Algöz

İlginçliğini yitirdi

Cem Yılmaz, Ayzek karakterini ‘Aşk Gemisi’ dizisindeki barmen Isaac’tan esinlenmiş. Ayzek’ın  kamarasında her yer Isaac posterleriyle donatılmış. Ezik bir karakterin, eline fırsat geçince çıkarları için çevresindekileri nasıl harcayabileceğine karanlık bir pencereden bakan öykü, finale doğru gergin, sayko bir biçim alıyor. Öyküyü güçlendiren bir dönüşüm olmuş. Sonuçta başarılı bir kara komik hikâye.‘Kaçamak’ ise hikâye anlatıcılığına içerik olarak yeni bir şey eklemeyen, bol karakterli bir güldürü. Parayla her şeyi halledeceğini zanneden lümpen 4 karakteri, hafta sonu kaçamağı şeklinde spa merkezine toplayan hikâye, fantastik bir mecraya akıyor.

Yazının devamı...

Efsane dizinin dönüşü: El Camino

19 Ekim 2019

"Breakinkg Bad" dizi olarak noktayı koyduktan sonra gündemde kalmayı hep başardı. Hayranı ve seveni çoktu. Dizinin yaratıcısı Vince Gilligan, beklentiler karşısında serüveni noktaladığı yerden, film olarak yoluna devam ediyor. Dizinin ana karakterlerinden Jesse Pinkman’ın üzerine kurulu olan filmde, onun esaretten kurtulup yeni bir yaşam kurma yolculuğuna tanık oluyoruz. Seriden alıştığımız kirli atmosferi, karanlık karakterleri üzerine kuran film, ‘Breaking Bad’in özel, uzun bir bölümü hissiyatını yaratıyor. Seriden tanıdığımız 10 karakter de kısa giriş çıkışlarla karşımıza geliyor. En başta Mike Ehrmant6raut, Old Joe, Skinnyüşü: Pate ve Badger, Todd Alquist, Ed Galbraith ve tabii ki Walter White...

Walter White’ın (Bryan Cranston) kanlı kamikaze saldırısından sonra tutuklu olduğu, haftalar boyu işkence gördüğü, çetenin elinden kurtulan Pinkman’ın (Aaron Paul) kaçışıyla başlıyor El Camino. Yolunun sonunda yeni yaşam kurabileceği belde olarak Alaska vardır. Geriye dönüşlerle, Jesse’in yaşadığı acı dolu, esirlik sürecine tanık oluyoruz. Finale yaklaştıkça açılan öyküyü, baştan sona Pinkman’ı canlandıran Aaron Paul sırtlıyor.

Gerilimi yükseltiyor

Filmin en zayıf noktası Pinkman’a eşlik edecek, öne çıkan başka bir karakterin olmaması. Onu zorlayacak kötünün olmaması, tüm filmi Aaron Paul’ün sırtına yüklüyor. Bu yükü taşımasına taşıyor da, yine de beklentilerin yüksek olduğu bir film için yeterli olmuyor. Finaldeki kovboy düellosunu anımsatan vuruşma dışında, harabeye dönüştürülmüş evdeki arama sahneleri gerilimi yükseltiyor.

Seriden alıştığımız panoramik resimler ile kıraç doğa sahneleri, bu kaçış yolculuğuna mükemmel eşlik ediyor. Hayranlarının ağzına bir parmak bal çalan bu filmi Netflix’te izleyebilirsiniz.

Filmekimi’nde kaçırılmayacak 10 film

18-23 Ekim arası Filmekimi şöleni İzmir’de. Küçük, aydınlatıcı bir liste aşağıda...

Yazının devamı...