İsyankar sarışın JEAN SEBERG

22 Şubat 2020

Amerika doğumlu olmasına rağmen, kariyerinin büyük bölümünü Fransa’da geçirmiş, kısa kesilmiş saçlarıyla unutulmaz bir yüzdür aktrist Jean Seberg. Yaşamının 3 yılını, 1969-71 arasını anlatıyor, ‘Seberg’. Jean Paul Belmondo ile oynadığı Fransız Yeni Dalgası’na damga vurmuş, ‘Serseri Aşıklar-Au Bout De Souffle’ filminin (1960) unutulmaz karakteri, Paris’te yaşayan Amerikalı sarışını olarak anımsamak da mümkün. Otto Preminger’le çevirdiği Joan D’Arc (1957) ve ‘Günaydın Hüzün-Bonjour Tristesse’ (1958) filmleri kariyerine sağlam bir başlangıç olmuştu. Joan D’arc çekimleri sırasında gerçekten yanma tehlikesi geçirir ve vücudunda yaşamı boyu izleri kalır.

1969’da Western müzikali ‘İki Kabadayı-Paint Your Wagon’ çekimleri için Amerika’ya gelmesiyle Seberg’in hayatında yeni bir dönemi başlatır. Fransız kocası ve çocuğu Paris’te kalır. İsyankar ruhu, onu o yıllarda zenci hakları için mücadele eden Hakim Jamal (Anthony Mackie) ile bir araya getirir. Uçak yolculuğu sırasında Black Panthers örgütün liderlerinden olan hakim ile tanışması ve onunla yakınlaşması birtakım olayların hızla gelişmesine neden olur. Örgüt elemanları FBI’nın 24 saat takibi altındadır. Her türlü konuşmaları ve buluşmaları kayıt altına alınmaktadır. Bu işle görevli FBI ajanları Jack Salomon (Jack O’Connell) ve Carl Kowalski’nin (Vince Vaughan) radarına takılan Seberg’in hayatı da yavaş yavaş bir cehenneme döner. Örgüte para yardımı yapması ve toplantılarına katılması onu 24 saat izlenen ve dinlenen bir hedefe dönüştürür.

Yönetmen Benedict Andrews ve senaristler Joe Shrapnel ile Anna Waterhouse takip edilmenin insan psikolojisinde yarattığı paranoya üzerine odaklanmışlar. Yoksa karşımızda Jean Seberg’in fırtınalı hayatı üzerine biyografik bir hikaye işlenmemiş. Seberg’in, FBI takibi sırasında kırılgan psikolojik yapısının çöküşü, Amerika’nın insan hakları konusundaki agresif ve haksız yaptırımları ve onca kötü içinden çıkan tek vicdanlı ajan Jack üzerine bir hikaye var. Jack gerçekten vicdanının sesini mi dinliyor yoksa Seberg’e platonik bir aşk mı hissediyor? Seyirciye bırakılmış bir soru olarak kalıyor.

Kristen Stewart, kariyerinin en iyi performansını gösteriyor. Depresif karakterler onun beden diliyle inandırıcı bir uyum içinde. Kamera yakın plan çekimlere ağırlık vererek onun ruhsal çöküşünü hissettirmeyi başarmış. Yüz hatları kadrajı sırıtmadan dolduruyor.

Öykünün tek yönlülüğü, yaşamı çok fırtınalı geçmiş Jean Seberg’i anlatmakta yetersiz kalıyor. Yine de ilgisiz kalınmayacak bir film.

Yazının devamı...

Parazit neden kazandı?

15 Şubat 2020

Herkes aynı soruyu soruyor, “Parazit Oscar alacak film mi?” Oscar ödülünü gözünde çok büyütüp hiçbir filme yakıştıramayan bir kesim var. Ah Amerika! Gözün kör olsun, insanların gözünü boyamakta üstüne yok diyorum. ‘Parazit’ Cannes’da Altın Palmiye Ödülü kazanmasaydı, son derece sessiz sakin bir hayatı olabilirdi. Sinemaya meraklıların keşfedeceği, pırıltılı bir Güney Kore filmi olarak da kalabilirdi. Benim için tüm ödüllerin en keşfedicisi her zaman Cannes sınırları içinde dağıtılıyor.

Son yıllarda Oscar ödülü kazanan filmleri hatırlayalım: Moonlight, Üç Bilboard Ebbing Çıkışı Missouri, Yeşil Rehber... Bu yılki Joker adaylığı... Hepsi bir karşı duruşu simgeleyen filmlerdi. Bir haksızlığa, ezilmeye, hukuksuzluğa karşı gelen temaları işlediler. ‘Parazit’ bunu bir adım daha öteye taşıyarak gelir farkının ortaya çıkardığı sınıfsal ayrımcılığın bir isyanını anlattı. Alt sınıfın üst sınıfa karşı olan mücadelesi yanında kendi alt sınıfına karşı olan ayrı bir paylaşım savaşını da öyküledi. Alt sınıfın kendi arasındaki kapital savaşı da oldukça vahşi geçiyordu. Sürprizlerle dolu hikâyenin nerelere gideceğini seyirci tahmin edemiyordu. Mizahi bir tonda başlayıp sağlam bir gerilim atmosferine dönüşen yapısıyla seyircisine farklı duygular yaşatmayı başardı. Tüm dünyadaki hasılatın şu ana kadar 167 milyon dolar olması, büyük ölçüde bu duygu ve düşünce paylaşımının sonucu değil mi? Amerika, bir süredir İskandinav sosyal demokrasisini keşfetti. Bu, Trump ve temsil ettiği kapitalist değerlere panzehir olarak görülmeye başlandı. Bernie Sanders, solcu bir aday olarak etiketlendi.

Böyle bir ödülün kazanılmasında bir ülke sinemasının prestijini de göz ardı etmemek gerekir. Güney Kore sineması, dünden bugüne var olan bir sinema değil. Oscar sinyallerini son 15 yıl içinde, çeşitli festivallerde kazandığı ödüllerle, Park Chan-wook, Kim Jee-woon ve Kim Ki-duk gibi artık markalaşmış yönetmenleriyle verdi. Farklı türler arasında ustalıkla dolaşabilen, yerine göre seyirciyi ters köşe yapan, duygudan duyguya savurabilen filmleriyle, başlı başına bir kategori oldu Güney Kore sineması. Filmlerinde geleneksel toplum yapısı ile Batı’ya dönüklük arasındaki toplumsal çelişkilere, alt sınıflar ile ultra zenginler arasındaki uçuruma dair, söyleyecek sözü olan öyküler anlattılar.

Dünyadaki hukuksuzluğun ve gelir farkının artması, insanları bunalttı. ‘Parazit’ filminde söylendiği gibi, “Zenginler zengin oldukları için iyi insanlar, zenginsen iyi olmak kolaydır. Para ütü gibidir, tüm kırışıklıkları düzeltir” sözlerine sahip çıkan milyonlarca insan var. Film, zenginlere karşı ezilmişlerin yanında saf tutmaya çağırıyor seyirciyi. Alt sınıftan gelenlerin üçkâğıtçılık ve yalancılıkla işleri götürdüğünü bilerek onların yanında saf tutuyoruz. Kapitalizm artık tüm dünyayı tahakkümü altına almış tek sistem. Ona karşı mücadele neyse, yapanın yanında durma duygusu hâkim insanlarda.

Yazının devamı...

Oscar bu yıl da kapıya dayandı

8 Şubat 2020

92. Oscar ödülleri, 9 Şubat gecesi Hollywood Dolby Theatre’da, 2020 yılının sahiplerini bulacak. Geçen yıldan sonra, bu yıl da törenin sunucusu yok. Kevin Hart, geçen yıl sunucu olarak seçilmesine karşın homofobik açıklamaları nedeniyle son anda kadro dışı bırakılmıştı. Sunucusuz program, süresinin uzamaması ve akışın hızlı olması nedeniyle beğenilmişti. Bu yıla baktığımızda, en büyük çekişme En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında yaşanacak. Eylül ayındaki Toronto Festivali’yle başlayan favorilik ataklarında ‘Bir Zamanlar Hollywood’da’ ve ‘The Irishman’ arasına son aylardaki atağıyla ‘1917’ girdi. Ve öne bile geçti... En son Yönetmenler, Yapımcılar Birliği ve Bafta ödüllerini de kucaklayan ‘1917’ büyük favori olarak gidiyor ödül törenine. ‘Bir Zamanlar Hollywood’ta’ ise eleştirmen ödüllerini sildi süpürdü. 3 Şubat gecesi dağıtılan İngiliz Film Akademisi ödülleri olan Bafta sonuçları çok küçük değişikliklerle Oscar gecesine yansıyacak gibi... Orada en büyük kazanan ‘1917’ oldu.

Tavşan Jojo

Yönetmen: Taika Waititi
Oyuncular: Roman Griffin David, Scarlett Johansson, Sam Rockwell, Thomasin McKensie


Akademiye, Oscar ödülleri için davet edilen uluslararası sinema insanlarıyla oy veren sayısı bu yıl 8 binli rakamlara ulaştı. Davet edilen yabancı sinema sanatçısı sayısı her yıl artıyor. Bu durum festivallerde ödül kazanan filmlerin kazanma şansını da artırıyor. Tüm zamanların en fazla hasılat yapan filmi ‘Avengers: Son Oyun’un sadece efekt dalında tek adaylık alması, Hollywood’un endüstriyel bakışının artık kırıldığını gösteriyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde yabancı dilde yapılmış bir filmin En İyi Film ödülüne uzanması mümkün olacak gibi. ‘Parazit’ bu yıl bu ödüle çok yakın konumlanmasına rağmen olmayacak. Sadece En İyi Yabancı Dilde Film ödülüyle yetinecek.

Yazının devamı...

Watchmen, yılın en iyi dizisi mi?

4 Ocak 2020

Klasik Watchmen çizgi romanı, gerçek dünya olaylarına kostümlü kahramanlar aracılığıyla metaforik göndermeler yapan, emsalsiz bir eserdir. Alt metin okumaları, 80’lerin sosyopolitik değişimlerini temel alır. Nükleer savaş paranoyası, Amerikan emperyalizmi, Nixon döneminin düzenbazlıkları; yaratıcısı Alan Moore’un kahramanlarının, sistem karşıtlığı ile birleşince muhteşem bir süper kahraman destanı olmuştur. 1985 yılında geçen ‘Watchmen’de, hikâyenin başlangıcı 1940’lara uzanıyordu. Amerikan halkı içerisinde kötülere karşı dövüşen kahramanlar çıkmaya başlamıştı.

Kadının yükselişi...

Farklı güçleri olan insanlar bir araya gelerek ‘Watchmen’i oluşturmuşlardı. Zamanla toplum karşısında imajları olumsuz şekilde etkilenmeye başlayan kahramanlar, 1977 senesinde hükümet tarafından kanun dışı olarak değerlendirilmeye başlanır. Yaşanan olumsuz şeyler, kahramanların emekliliği tercih etmesine neden olur. Öykünün ana karakterlerini mekanizmanın farklı dişlileri olarak düşünebiliriz. Siyasi görüşleri, değer yargıları ve güçlü-zayıf yönleri birbirine hiç benzemeyen karakterler arasındaki köklü geçmişler, ortaya güçlü bir ilişki ağı çıkarmayı başarmıştı.

‘Lost’, ’Leftovers’ gibi dizilerin yaratıcısı Damon Lindelof, öyküyü, yeni bir kimlik kazandırarak 9 bölümlük bir TV dizisine dönüştürdü. 80’ler sonrası dönemde olan olayları yeni bir bakış açısıyla ele alan hikâyenin temeli ırkçılık üzerine kuruldu. İlk bölüm, siyahların katledildiği Oklohama, Tulsa olaylarıyla açılır. Buradan günümüze geçer, Robert Redford adında bir başkanın yönettiği ABD vardır. Yedinci Süvari adlı ırkçı bir grubun eylemlerine karşı duran zenci kadın polis Angeline Akbar (Regina Miller) ve FBI ajanı Laurie Blake (Jean Smart) vardır. Akbar, geceleri süper kahraman kıyafetine bürünerek Sister Night olarak ırkçıları avlar. Serinin güçlü kadın karakterleri arasında, ilaç endüstrisinde dâhiyane işler yapan Lady Trieu (Hong Chau) var. 

Süper kahramanlar dünyasında, kadın yükselişi Watchmen’de devam ediyor. Altıncı bölümle birlikte dizi şaha kalkıyor. Eski dostlar Dr. Manhattan ve Ozymandias daha fazla devreye giriyor. Başlangıçta Watchmen takipçilerini biraz hayal kırıklığına uğratacak alternatif tarih olarak başlayan dizi, ilerledikçe hikâyeyi sevdirmeyi başarıyor. Sürprizler ve mükemmel yan öyküler ortaya çıkıyor. Bakalım, 2. sezon kararı HBO tarafından verilecek mi?

Atiye’nin macerası başladı

Atiye dizisi daha şimdiden gönüllerin şampiyonu oldu. Netflix, 27 Aralık’ta yayımlamaya başladı ve 3 günlük izlenme oranlarına bakarak yaptığı ileriye doğru projeksiyonla, yılın en çok izlenen dizisi olarak ilan etti. Matematiksel doğruluk oranını bilemem de reklam olarak etkili oldu.

Yazının devamı...

Bir efsanenin sonu

28 Aralık 2019

George Lucas’ın 1977’de başlattığı ‘Star Wars’ macerası, dokuzuncu filmle son buldu. Yapımcı Disney Stüdyosu, gelecek filmlerin artık üçleme olarak değil, tek maceralarla devam edeceğini belirtti. George Lucas’ın yaratıcı fikirleriyle gelişen, sırtını biraz mitoloji, doğu mistizmi, demokrasi slogancılığı ve Western estetiğine dayayan Star Wars Saga’sının sona ermesi gerekiyordu.

Disney yapım haklarını almasından sonra Star Wars evrensel değişimler yaşadı. Lucas’ın yarattığı iskelet üzerinde yeni karakterlerle ilerlemeye çalıştı. Yenilikçi dokunuşlar, serinin tutkunlarının sert tepkileriyle karşılandı. Onlar, nostaljinin değişmesine sıcak bakmadılar.

Disney’den ilk ‘Güç Uyanıyor’ geldi. Nostaljik bağlarına sıkı tutunan bu bölümde, Harrison Ford ve Carrie Fisher yanında genç jenerasyon, Ren, Poe, Rose, Finn ile Kylo Ren yeni kötülük sembolü olarak ilk girişini yaptı. Arkasından gelen ‘Son Jedi’, Luke Skywalker’ın inziva adasındaki mevcudiyeti dışında yeni bir şeyler sunmaya çalıştı. Bu değişim rüzgârı, hayranların hiç hoşuna gitmedi. Her iki bölümün geliştirdiği yeni karakterler arasında Rey (Daisy Driver) ve Kylo Ren (Adam Driver) ön plana çıktı.

Bu son bölümün, üçlemenin kaderi hakkında karar verici olacak olması, J.J. Abrahams’ı yönetmen koltuğuna dönmeye mecbur bıraktı. Ryan Johnson’ın ikinci bölümde fabrika ayarlarıyla çok oynaması hayranları kızdırmıştı.

Yazının devamı...