Zaman Kıstası

24 Şubat 2021

İnsanların tümü zaman algısının işleyişinden dolayı çeşitli şekilde memnuniyetsizliklerini dile getirirler. Biliriz ki zaman, akışkandır. Fakat bu akış neredeyse kimseyi memnun etmez. Hep ama hep zamanın tersi yönüne kürek çekmek isteriz. Çünkü geçen zamanın bir kayıp olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten korkarız. Bu yazının başında söylemek isterim ki; bu yazı kesinlikle bir kişisel gelişim türünde kaleme alınmış bir notlar bütünü değil. Bir serzeniş de değil. Belki bir yanılsamadır. Belki de bir iç döküştür. Fakat hayata sırtımızı yaslarken, yere kapaklanmalarımızın belirli bir nedeni olmadığını biliriz ve suçu zamana atmaktan başka bir yol bulamayız. Bu yazı zamanla derdi olanların bir serzenişi...

Zaman, kimi zamanlarda durağanlaşmış gibi gelir kimi zaman ise sanki hiç geçmez. Veya tam tersi de olur dönem dönem. Tam da şimdilerde bu dönemlerin içerisinde, sudan çıkmış balığa döndüğümüz günlerdeyiz. Neredeyse kayıp bir yılın ardından hayatlarımız farklı şekilde şekilleniyor. Bu olgu, her gün yeni bir forma bürünüyor ve bizler de şaşkınlıkla bu değişime şahitlik ediyoruz.

Einstein’ın da dediği gibi, gerçeklik ona baktığınız açıya göre değişebilen bir şeydir. Gelecek aşılması gereken koca bir engel gibi karşımızdadır ve bu karşılaşmanın çetin geçeceği doğrudur. Güvencesiz geleceklerimizin yirmili yaşlarımızda bizlerin yakasına yapışması hepimizi silkeleyen bir gerçektir ve bu açıdan bakıldığında gerçekler, bakış açısına göre değişkenlik gösterir. Peki, gelecekten umutlu olmak için ne yapmalıyız?

Aslında buna bir cevap bulamadığımı hissediyor ve küçük başarımların, ardından oluşan kilometre taşlarının, sıcak bir his ile “aslında oldu” deyişlerimiz bizleri tatminkar kılmaktan öteye geçmediğini anlıyor gibi oluyorum. En beklenmedik anlarda doğan kısacık bir anların ve birden ortaya çıkan tasasız güzel tınıların hayatın karşısında bizleri ancak küçük bir zaman diliminde her şeyi unutturabildiğini sanıyorum. Ya da tam aksine, uzun uğraşlar ya da bu uğraşlar sonucunda hayatın ortaya koyduğu bilançolar, bilançolardan kurulu bir düzende yaratılan gerçeklik algısı ve buna paralel olarak kurulan gelecek planları hayatımızı kontrol mekanizmasını egale ediyordur. Bu noktada verecek bir cevabım yokmuş gibi hissediyorum. Açıkcası bu durum benim için pek de tanıdık gelmiyor.

"Zamanın Ruhu"

Zaman, birçok kişinin perspektifinden bakıldığında dün, bugün ve yarın biçimindedir. Böyle de akıp gitmektedir. Şimdiki zamandan bahsetmek imkansız olsa da “geçmiş ve gelecek görecelidir” diyebiliriz. Bu da zamanın akışı olmadığını bize gösterir. Fakat eğer öyleyse, bu yalnızca bizim zihnimizdeki bir yansıma mı? Bunu kim bilebilir? Bu noktada fizikçi Julian Barbour, zaman kavramı için “Sürekli birbirine değişen ardışık görüntüler, ardışık fotoğraflardır. Ben size bakıyorum, siz kafanızı sallıyorsunuz. Bu değişim olmadan herhangi bir zaman kavramımız olmazdı” der. Bu tanım zamanın değişim ve yansıması olarak algılanır. Peki, öyle mi?

Bence değil. Çünkü zamanın akışı, o anın kalitesi ve kişinin ruh halinden öte bir anlam taşır. Eğer birey, o an zamanın akışına, ritmine, tınısına, kısacası; zamanın ta kendisine ait ise akışkanlığının farkına varır. Aksi halde zamanın içerisinde sıkışıp kalan bir perspektiften bakmak beyhude bir çabadır. Zamanın ruhu varsa, belki de birilerimiz için bu ruh çoktan ölmüştür. Delhizleri, boşlukları, yerinin doldurulması güç olanı ve umut kaynağı olsa da zaman, zamanla yerini pişmanlık ve özleme bırakır. Belki de bu durumun bilimsel bir gerçekten öte, kişisel bir hal almıştır.

Tek yönlü bir boyut, sonsuz bir açmaz. Bazen geçip gitmediği olduğu gibi, bazen ise hiç yaşanmamış kadar kısa. Fransızlar zamanla ilgili olarak “korkanlar için uzun, mutsuzlar için yavaş, mutlular için çabuk, sevenler için sonsuz” olduğunu savunur. Öyleyse eğer, acaba biz zamanın neresindeyiz?

Yazının devamı...

Akademik Enflasyon

5 Aralık 2020

Enflasyon yalnızca ülke ekonomilerinde olmuyor. Çünkü akademik enflasyon denilen bir olgu var. Sektörden sektöre farklılık gösterse de mezun bireyler kendilerine uygun bir pozisyon için iş aramaya koyulduklarında karşılaştıkları birçok sorun var. O sorunun kaynağı ise aslında akademinin enflasyon değeridir. Geride kalan sürecin bize gösterdiklerine bakıldığında ise sorunun ne olduğu apaçık belirginlik gösterir.

“Alaylılık”

Günümüzde birçok kişi için diploma artık bir kâğıt parçasından öte bir şey olarak sayılmıyor. Yaklaşık on beş yıldır alaylı kesimin birçok sektörde var olması sonrası sorunsal olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir durumda yetkinlik öne çıkan ilk faktör oluyor ve birçok sektörde artık alaylı ile mektepli ayrımı var. Ki alaylılık bu bağlamda, iş hayatında bazı sektörlere bağlı olarak, belirli bir süre geçirdikten sonra iyi bir konuma eren biri için bulunmaz bir nimet. Fakat bu durum her iki taraf için taraftarlık içeriyor olsa da iki uç birbiriyle yarışıyor mu?

Her gün yenisi açılan üniversiteler, her yıl yüzbinlerce öğrenciye kucak açar. Diplomaların sayısı yükselse de bu süreç sonucunda, mezun olan bireylerin sayısı da elbette artar. Bu artış, sektöre yeni giren bireyler için, aynı ücret ve yetkinlik gereken işlere talebin yükselmesine neden olur. Talebin artması da başvuru koşullarını yani istenen nitelikleri yükseltir. Bir bakarsınız üç kişinin yapacağı işi bir kişi yapar olmuş. Bu durum süregelen bir şekilde devam eder. Artan diploma sayısı da akademinin enflasyon değerini artıran unsur olur.

Birçok sektörde olduğu gibi, medya sektöründe de çeşitli şekilde işe yerleşmeler var. Beş yıl ya da daha fazla zaman sonra yapılan projeler, görev alınan şirketler, elde edinilmiş başarımlar bireyin kendi sektöründe öne çıkmasını sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında farklı bir arz talep dengesi oluşur. Mekteplilik değil, alaylılık daha önem arz ediyor gibi duruyor. Sebepleri arasında gösterilecekler arasında ise gerçekleştirilen projeler, yapılan çalışmalar, elde edinilmiş kazanımlar oluyor.

“Kompleksler”

Sektörü elinde bulunduranlar ise çeşitli komplekslere sahip. Alay ve mektep arasındaki bu çekişmenin sonucunda ise her ikisi de kendilerine bir taraf seçmek durumunda kalırken, işverenler de bu durumda üçüncü bir taraf olmamak için özveri gösteriyor gibi durmuyor. Yakın bir gelecekte, diplomanın öneminin kalmayacağı bir dünya inşa edilmiş olacağı konuşuluyor. Haksız da değiller. Çünkü okullarda verilen eğitimle sektörde kazanılan deneyim birbiri arasında çok fark içeriyor.

Aradaki bu uçurum derinleştikçe, diplomanın yerini yetkinlik alacak gibi duruyor ama diploma odaklı bir eğitim anlayışının iflasına çoktandır şahit oluyoruz. Öyleyse birçok üniversite mezununun işsizlik sıralamasının tepesinde bayrak sallamasının nasıl bir açıklaması olabilir? İşverenlerin tutumları mı, mekteplilerin zaman kaybı mı, yoksa mesleki kazanımlar açısından eğitim anlayışının kusurlu olması mı? Nitekim burada bir durmak, soluklanmak ve düşünmek gerekiyor.

Yazının devamı...

Mizantropi Nesnesi: İnsan

27 Kasım 2020

Şiddetin kökenine indiğinizde, insanlığın yaşamında çağlar boyunca yer edindiğine rastlarız. Önceleri bu his, hayatta kalmaya, avlanmaya ve korunmaya yarıyor olsa da bugün çok farklı şekilleriyle hayatımızın içerisindeki yerini koruyor. Şiddetin geçerliliği ancak nefsi müdafaa gibi durumlarda olması gerekirken, gündelik yaşamımızda nerede konumlanıyor?

İlkel bir güdüyle ortaya çıksa da şiddet, insanın kendisini ve varoluşunu garanti etmeye yarar. Tabii, bu durum çok ama çok geçmiş zaman içerisinde geçerliydi. İnsan ve çağ modernleşse de fikirler ilkel. Yaşama tutunmak için geçmişteki bu ilkel kodlamalar sayesinde bugünün insanı yaşamını devam ettirebilmesinde çok önemli bir güç olarak algılamaya devam ediyor.

Bugün sarhoş edici olan bu güç, yarın ya da yakın bir gelecekte çok farklı bir boyutta kendini var ettiğini gösterecek şekilde ortaya çıkacak ama insan, insan olarak kalabiliyor olacak mı? İşte bu noktada benim düşüncemce; birçok kişi, mizantropinin kişinin kendisinden nefret etmekle ilgili olduğunu düşünmemesinden kaynaklanıyor. Çünkü mizantropların düşündüğü gibi dünyanın berbat bir yer olduğuyla alakası yok.

“İnsanları Degrade Etmek”

Günümüzde insanlar zihinlerini, insan hayatına yönelik saygısız, umursamaz ve nefret dolu ithamlarla donatır. Kurulan bu tahakküm, diğer insanları degrade ederek, hor görerek katlanır. İleri boyutunda ise insan gerçek bir nefret nesnesine döner. Bu durum ise kaçınılmaz bir son hazırlar: mizantropi!

Mizantrop, insanın yaratılıştan kötü olduğuna inanıyor olsa da Hrant Dink’in eşi sevgili Rakel Dink’in bir sözü kulağımda çınlıyor. Rakel Hanımın da dediği gibi, “bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim!”

Şiddet bu açıdan bakıldığında, özellikle modern toplumlarda, günümüz yaşantısında insanların birbirlerine olan tahammülsüzlüğünü gözden kaçırmak mümkün mü? Hiç şüphesiz değil, çünkü şiddet bugün tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önünde. Öyleyse, birbirlerine sevgi besleyen veya hiçbir nötr hisler hisseden bireyler, bir diğerine neden zarar vermek ister?

Bireyleri birbirinden uzaklaştıran birçok etken var. Fakat fikir ayrılıklarından doğan ve mizantropi ile beslenen kitleler için derin araştırmalar gerektirse de bu olayların temelinde nefret söylemi yatıyor. Birinden nefret etmek için çok da sebep gerekmiyor. Çünkü çoğu zaman nefretin sebepsizce nedenleri olur; olmuştur.

Yazının devamı...

Mitoman ve Yarım Saat

13 Eylül 2020

Dün, günün yorgunluğunu atmak için bir çay, kahve içmek için soluklandığımız bir kafede, bu yazının ana karakteri olan kadının oturduğu masanın sol çaprazında çayımı yudumluyordum. O ise, oturduğu masanın tam karşısında bulunan iki kadına hararetli bir biçimde bir şeyler anlatıyor, nasıl oluyor ise konu bir anda ne kadar mal varlığı olduğuna, ne kadar vergi verdiğine ve neredeyse otuz yıllık hayatına sığdırdığı başarılı kariyerine geliyordu. Tabii hepsi bir safsata. Yalanlarının ise sadece o farkında değildi. Kulaklarım hiç olmadığı kadar yalan ve izansız söz işitti ki; bu yazıyı yazma gereksinimi duymuş olmalıyım.

Mitomani, yalan söyleme hastalığı olarak bilinir. Bilinir bilinmesine de bu hastalığa yakalanmak kadar neyin yol açtığını da bilmek gerekiyor. Mitomanlar, yalan söyleme hastalığına kapılarak, karşısındaki insanın dikkatini çekmek ve bir topluluk içerisinde odak noktasına gelmek için çeşitli bir dizi yola başvururlar. Öyle ki; birçok konuda, hatta bir uçtan diğer uca farklı olsa da bir şekilde ortak nokta yaratmaya çalışır, kendini karşısındaki insanı aldatmak için kıyasıya kontrolü ele alır. Belki de sadece aldığını sanar. Bunu yapmak için küçük yalanlarla başlar ama bir noktadan sonra iplerin kontrolünü öyle kaybeder ki, günlük yaşamındaki gerçek dışı fikirlerle insanları yönlendirmeye ve amaçsız bir biçimde anlık da olsa önemli hisseder. Bu, bir mitoman için fazlasıyla yeterlidir.

Hastalık derecesine varsa da alışkanlık haline vardığını anlamaz. Bir noktadan sonra da kendi söylediği yalanlara inanmaya başlar. Hakkındaki birçok şey hakkında yalan söyleyen bu kişiler, çoğunlukla bu yaptıklarının hastalık derecesinde olduğunu düşünmezler. Hatta akıllarından bile geçmez. Bu nedenledir ki; tedavi dahi ihtiyaç duymazlar. Fakat arka planında birçok sorun vardır. Birçok araştırma bu hastalığa yol açan sorunları incelemiş ve başta çocukluk yıllarında istismara uğrama, kişilik bozuklukları, narsistik, histerik ve asosyal kişilik gibi etkenlerin önemli bir rolü olabileceğini yaptığı araştırmalarla açıklamıştı. Peki, modern çağın hastalıkları arasında sayılan mitomani nasıl değerlendirilmeli?

“Sosyopsikolojik İşlevler”

İnsanın beden ve zihni deneylerle gözlemlenebildiğini söyleyebiliriz. Fakat ruh ve kalp, gözlemler ve deneylerle anlaşılmakta güçlük çeker. Bu anlaşılamaz oluş da “kibir” tabiriyle örtüşür. Bir noktadan sonra bu narsizm olarak karşımıza çıkar. Kibir kavramını sosyopsikolojik işlevleriyle gerçekleşen olumsuz bir karakter özelliği olarak lanse edebilsek de kendini beğenme, bireyin kendisinde başlayan ama kibri besleyen ve destekleyen hastalıklı bir karakter özelliktir diyebilmeliyiz. Tüm bu durumların sonunda cereyan eden tipoloji size de tanıdık gelmiş olmalı. Modern insanın hayatta belli bir sosyal çevreye ait olma isteği vardır. Bu yer edinme çabası beraberinde birçok olumsuz davranış sergilemesini, bunun için yalan söyleme hastalığına kapılmasını, sosyal çevreyle uyumsuzluğu neticesinde kibir vücut bulur.

Hubris sendromu ya da bir diğer adıyla kibir sendromu da bu konuyla yakından ilişkili. Genelde siyasetçilerde görülen bu hastalık “tanrısal ego” olarak da biliniyor olsa da ilk kez, psikiyatrist David Owen ve Jonathan Davidson tarafından dile getirilen bu sendrom, 2010 yılında Brain adlı dergide yayınlanmıştı. Owen ve Davidson’a göre sendrom bir “güç zehirlenmesi” ve diktatörler Hubris sendromuna özel bir eğilim taşıyor. Fakat siyasetin tüm dünyadaki yansıması artık pek çok kez şekil değiştirmiş ve toplumları dizayn ediyor olmuştur.

Bazı insanlar, özellikle de mitomaniye ve narsizme kapılanlar, dünyayı, güç kullanımı yoluyla kendini yücelteceği bir yer olarak görür. Sırf belki de bu yüzden hiç tanımadığı birine dahi kişisel imajını geliştirmek amaçlı hareket etme eğilimlerde bulunur. Görüntüsü ve ifadeleri ile orantısız bir endişe içinde bir şeyler anlatır. Aşırı özgüven gösterse de kendisi için öteki olan grubu açıkça hor görmeye bayılır. Kendi gerçekliğine o kadar yabancılaşmıştır ki; gerçeklikle arasındaki bağ kopmuştur. Pervasız, tezcanlı, vesveseli, huzursuzdur, dürtüsel eylemler sergiler. Kim bilir, belki de bu sebeple dün oturduğum bir kafede bana bu yazıyı yazdıracak kadar rahatsız edici olabilir.

Oysa, kibir tek bir kişiye yönelik bir davranış biçim olarak ifade edilemez. İnsanın içinde yaşayan, kişinin derinliklerine yerleşen, habis ruhlu bir hastalık değil de nedir? O nedenle, eğer biri kendi imajını geliştirme peşinde ve kendinden olmayanı ötekileştirme eğilimindeyse veya gerçeklikle bağı kopuk ve aşırı bir özgüven içindeyse, hemen oradan uzaklaşılmalı. Ya da o kişiyi sessizce dinleyip, sonrasında bir yazı da yazabilirsiniz. Bu kişiye bağlı. Fakat itiraf etmeliyim ki; kibir çevresel etkenlerle güçlenirken, dinamikler değiştiğinde o kibirli insandan eser kalmayabiliyor. İoanna Kuçuradi’nin de dediği gibi, “Yaşamanın temel koşulu, insanın daha doğrusu kişinin ana değer, kayıtsız şartsız ana değer olduğunu kavrayabilmek ve bunu gözden kaçırmadan davranmak, Don Kişotça da olsa bir şey yapmaktır.” Belki de o kadın kendince Don Kişotça bir şey yaptı. Belki de milyonlarca Don Kişot'umuz vardır da haberdar değilizdir. Ne dersiniz?

Yazının devamı...

Nefretin Rasyonalizasyonu

20 Temmuz 2020

Günümüzde birçok insan değerli olduğunu düşünmez ve kendilerini içten içe dışlamaya boyun eğer. Bu durum kendilerini aşağılamaya layık olarak görmesi ya da kendilerini utanç kaynağı olarak bulmakla sonuçlanır. Buna maruz kalan bireyler de kimi topluluklarda kendini rahat ifade etse ve benimsendiğini hissetse de bazı topluluklar arasında silik bir görünüme kavuşabilirler. Bu aşılması gerekilen bir kişilik eşiğidir ve eğer birey, bu durumu aşamaz ise kendini bazen zaman zaman, bazen de yaşamının büyük bir kısmında değersiz görme eğilimiyle baş başa kalır. Fakat bu periyodik ve olağan gibi görünen durum, bir bakıma hayatının birçok alanında bireye eşlik eder.

“Aşağılık Görmek Kendini Aşağılamaktır”

Kendini diğerlerinden aşağılık görmenin ya da birini aşağılamanın birçok sebebinin olduğunu söylemek mümkün. Günümüzde birey, ister büyükşehir, isterse de bir sahil kasabasında yaşamını sürdürürse sürdürsün, yine de bu duygudan çıkamıyor olabilir. Eylemlerini sorgulamak ve bu sebeple diğer bireyler tarafından yargılanacağını düşünmek onun kendiliğini kaybetmesine dek varabilir. Nihayetinde ise değersiz hissetmesinin en somut örneği de bu anlamda yine kendisiyle yaptığı çelişkilerdir. Fakat psikolojide her şeyin çocukluk dönemindeki süreçlere dayandığını yinelemek gerekir.

Freud’a göre çocukluk dönemi, bireylerin hayatı boyunca kalıcı izler taşıdığını açıklar niteliktedir. Bireyin, çocukluk döneminde annesiyle kurulan enerji bağının sağlıklı olmaması duygusal hezeyanlara sürükleyebilir ve birey, bu dönemdeki izleri hayatı boyunca taşır. Tabii ki bu, bireyin düşünceleriyle gelişigüzel bir biçimde meydana gelmez. Bir başka bireyi aşağılamaktan zevk duyan ve bu duruma gayet hazır insanların da var olduğunu da düşündüğümüzde, bir başka bireyi aşağılayarak alt edeceğini düşünenlerin de etki payı büyüktür. Fakat birini aşağılık görmek, bir bakıma kendini aşağılamaktır.

Spinoza bu konuyla ilgili bir notunu da aktarmak gerekirse, “Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır,” diye uyarır. Çünkü kibrin de farklı boyutları bulunur. Kendine güveni olmayan bireyler, endişe ve korkularını saklamak için çeşitli yollar denemeye bayılır. Bu da kendilerini başkalarından kendini üstün görme eğilimi içerisinde olduğunu gösterir. Kendine güveni olmayan bir birey, aşağılık kompleksi ardına saklanır fakat Adler’e göre ise, kendilerini, diğerlerine göre aşağı bir konumda gören insanlar, fırsat buldukları bir anda üstünlük mücadelesi ile bu açığı kapatma eğilimi gösterirler.

“Nefret Hissi”

Yapıcı çözümler üretmek yerine, bir başka bireyi aşağılamak insanın kendisinden de nefret etmeyi sağlamaz mı? Bana göre, bu durum kibri perçinler ve bu nefret hissini rasyonalize etmekten başka bir şeye yaramaz. Kendisinden nefret eden bireyler, belki de bu yüzden bir başka bireye nefret duygusu besler. Fromm’un “Bencillik ve Kendini Sevme” adlı kitabında bencilliğin ve kendini çok beğenme gibi duyguların altında hep kendini küçük görmek gibi duyguların yattığını belirtmiştir. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında, kibir de tıpkı kendini aşağılık görmekle aynı safta.

Tüm bu sözlere ek olarak, aşağılık duygusunun altında özgüven eksikliği yattığını, bireylerin kendini daha iyi ve başarılı hissetmeleri için eline geçtiği ilk anda karşısındaki insanı aşağılama isteğinin doğduğunu ve her iki açıdan da bakıldığında iki fikrin de birey için zehirli olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü birey, istediklerini elde edebilmek için özgüvene sahip olmalıdır. Eğer birey, çocukluk yıllarında ebeveynlerinin yargılayıcı, suçlayıcı söylemleriyle karşılaşıyorsa, gelecekte ya kendini aşağılık olarak görecek ya da tam aksine kendisi dışındaki birçok bireyi aşağılayarak kendini tatmin edecek yollar seçecektir. Bu bağlamda, değersizlik hissi yaratan hatalı davranışların sonucunda, benliğinde yetersizlik, eksiklik ve değersizlik hissetmesi kaçınılmazdır. Hiçbir bireyi bu duruma sokmamak için yapılacak şey ise, çocukluk döneminden itibaren duygusal alışverişin yeterince sağlıklı kurulması ve geleceğe dair negatif kalıcı izler bırakmama gayretidir. Bu sayede, eylemlerin yalnızca karşıdaki bireyi değil, eylemi gerçekleştiren bireyin bizzat kendisini de ilgilendirdiğini bilmekten geçiyor.

Yazının devamı...

Engellenmişlik ve Tükenmişlik

20 Mayıs 2020

Günümüz yaşam koşullarında birçok kimse çok fazla işi bir arada yapmak zorunda kalıyor. Büyükşehirlerin büyük stresi kadar, küçük şehirlerin ise kendince bireye yüklediği sorumluluklar var. İş, okul, ev ve özel hayatın bireye yüklediği stresler de yaşamın her alanında kendini fark ettirecek cinste. Peki, şehirler de bireyler kadar depresyonda olabilir mi?

Bir nevi evet. Birey, doğası ve yaşam şartları gereğiyle her yerde olmak, her şeyi üstlenmek ve durmaksızın çalışmak zorunda. Ya da başka bir ifadeyle "dayatılanı yapmak" da diyebiliriz bunun adına. Bitmek, tükenmek bilmeyen bu sorunlar sebebiyle bireyin şehirdeki varlığı da kendi yoruyor olabilir. Şehirler de insanlar gibidir ve bir kimliğe sahiptir. Bu kimlik, kimi zaman kendini stres bazlı olarak bireyin üzerine bırakabilir. Fakat bireyin duygusal hezeyanlarının kaynağında psikolojik sebeplerden çok, kendi benliğinin dayattıkları yatıyor. Başka bir açıdan da şehirler de sırtlarında milyonlarca insanı taşımaya devam ediyor.

Şehrin gürültüsü, yaşam gailesi, bireysel problemler eşliğinde iş, ev, okul üçgeninde ruhlar tükeniyor. Hepsi bir araya gelerek bireyin yaşamını yozlaştırsa da bu sürecin tezahürleri neticesinde, bireyin kendini yapmaktan alıkoyduğu noktalara yoğunlaşmasını imkansızlaştırabilir. Ki birçok kimse hayattan ne istediğini bilmeyerek veya dayatılanı yaşayarak bu durumu bizzat ön ayak oluyor.

Kurulu bir düzende birçok kimse birçok şeyin önemini yitirdiğini fark etmiyor. Kararlarını etkileyen kararsız tutumlar neticesinde de kendisi için önemli olan birçok şeyi de unutur hale geliyor. Oysa, yaşamda birey için önem arz eden bu dengeler yine bireyin üzerine yeterince düşünmemesiyle birlikte sarsılır. Kayıpların farkında varmak için yarınlar ise hiç de iyi bir fikir değil. Çünkü bir şeyleri ertelemek ya da hiçbir şey yapmamanın tanımı tükenmişlik sendromu olarak tanımlanmaktadır.

Yazının devamı...

Farklılaşma

4 Mayıs 2020

Sosyal uyum neticesinde, çevremizdekilere entegre olmak ve/veya onlar gibi hareket etmek, birtakım davranışların ortak hale gelmesine neden olabilir. Bu da normal karşılanan bir durum. Fakat tüm bu süreçler, bir başka açıdan etrafı bireyin dünyayı algılama biçimini uyum sağlamak amacıyla şekillendirebildiğini gösterir. Kalıcı olmadığı gibi, kısa süreli bir heves olarak algılanabilmekte ve çoğu zaman da öyle olduğu gözlenebilir derecededir.

“Tipolojik Benzerlikler”

Tektipleşmenin ikircikliğiyle homojenize olan davranış arayışları içerisinde olmak, ideal bir davranış modelini meşrulaştırabilir. Tüm bu kabul görme esasları gerek psikolojik gerekse genetik faktörlerle birleşir ve çevresel koşullarla değişirse de bireyler ‘farklı’ olarak algılanabilir. Fakat nedir bu farklılık? Farklılıklar gerçekten bireyi etkiliyor mu? Yoksa ‘farklı olmak’ etiketi yerine ‘farklı olduğunu sanmak’ daha yerinde bir tanım mı?

İşte buradaki en gerçekçi davranış, gerçek anlamda biçimcilikten geçip geçmediğini bilmekte yatıyor. Çünkü neden farklı olduğumuzu ya da neden farklı olarak görüldüğümüzü anlamamıza yeterli olacak belki de tek argüman bu. Tuhaf ya da anormal bir hisse kapılmaktan çok, davranışlarımızın koşullara göre şekil aldığını kabul etmeliyiz.

Bireyler, özünde aynı görünse de birbirinden farklı olan ayrı ayrı birer kişilikken, farklı bakış açıları bu durumu değişken kılmaya yarıyor. İşte farklılık kavramı da tam olarak burada devreye girer. Bazen bu bakış açısı dezenformasyona da uğrar ama bazen tamamen zıt tutum ve davranış modelleriyle de alakalı olmadığı da görülebilir.

“Öznel Farklılıklar”

Farklılıklarımız çeşitliliğine sürekli değinip, dururum. Çünkü gerçek anlamda birbirimizden farklıyız. Bundan dolayı kimilerince yanlış anlaşılıyor ya da yorumlanıyor olsa da kimse birbirinden farklı değil. Belki farklı olanların ya da öyle olduğunu düşünenler, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde farklılaşanlardandır. Ya da farklı olanı dışladığını sananlar, baştan bu yana dışlananlar da olabilir. Buradaki o ince ayrım tamamen öznel.

Benim düşüncemde, bireyler arasındaki farklılık tamamen öznelliğe dayalı. Farklı olmak ise dile pelesenk olmuş bir kelimeden başka bir şey değil. Ama bu, şu da demek olmuyor tabii ki; farklı olmak, farklı hissetmek değil, farklı olduğuna inanmanın ötesinde farklılıklarıyla ön plana çıkandır. Nitekim, modern insan tipolojisine ait olduğu kabul edilen her bulgu, farklılaşmak isteyen veya farklı olduğunu savunanlar ile farklı olmadığını inananlardan arasındaki bir fikir ayrılığından öteye gidebilir durumda değil. Bu durumda, belki de kimse farklı değildir ama herkes de aynı sayılmaz. Çünkü farklı olanların farklılıklarına takılı kalanlar, farklı olmanın farkına varamıyor da olabilir. Standartın normal kabul edildiği bu durumda, aksinin olması düşünülemez de denebilir.

Yazının devamı...

Değer Biçimi

27 Nisan 2020

Etiğin temelinde değer sorunu yer alıyor. Çünkü etik dışı bir değer sorunlu olarak kabul ediliyor. Bir birey, her eylemde karşısındakilerin değerini koruyacak biçimde eylemde bulunabileceği gibi, insan olarak değerine zarar verecek biçimde de eylemde bulunabilir. Bunun için her eylem biçilen değerle ve değer biçilen şey ile ilgilidir. O halde değer nedir veya daha da kapsamlı bakmak gerekir ise, bir şeyi değerli kılan ne olabilir?

"Değer Biçimi"

Bu durumda benim aklıma ilk gelen şey müzayedelerdir. Açık arttırmayla satılmakta olan bir şeyin değerini belirleyen etken, en yüksek değeri veren kişiye bağlı olarak işler. Çünkü müzayedenin de her şey gibi kendi usulleri vardır. Biri o şeye beş lira verebilir. Bir diğeri ise o rakamı beş yüz lira vereceğini tebliğ ederek, o şeyin değerini kendince biçebilir. O an bir başkası için sıradan görülen şey birden değerli olabilir. Bu durumda da görüldüğü gibi, bir şeyin değeri, yine o şeye biçilen değer ile ölçülebilir.

Dolayısıyla, bir şeyin değeri ona yüklenen anlamdan kaynaklanıyor. Değerler onlara anlam yüklendiği, anlamlı görüldüğü için değer kazanır. Bu, insan için de böyledir. Fakat bu anlayışta iki olgu çok önemlidir. Nitekim, hiçbir şey birisi ona anlam yüklemedikçe değerli olmaz. Öte yandan, atfedilen değer ancak birinin ona değer biçmesiyle olur. Değerlerden söz etmek için, anlam yükleyerek veya da yüklemeyerek değerli olup olmamayı tayin eden birinin varlığıyla ancak mümkün olacağını bilmek yerinde bir davranış. Bunu belirleyen şey, tamamen değer biçmek ile alakalı. Yani hayali de olsa gerçekten de bir değer endeksi var. Ve daha zor olanı, tartının başında yine siz varsınız.

Bazı zamanlar, bazı kişiler, bazı şeyler ya da bazı kişilerin değerini abartarak yanılsamaya da düşer. Hatta belki de tam tersini de yapabilir. Yani abartmak ya da küçültmek tam olarak bir değer biçmek veya değersiz görmek ile alakalı. Soru ve sorunlar da tam olarak burada başlıyor gibi duruyor. Yaşamımızda tarafsız kalmanın ve bireyleri bir birey olduğu için kabullendiğimizde, kimseye biçtiğimiz değerden rahatsızlık duyacağımızı düşünmüyorum. Ne az ne de fazla. Burada asıl önemli olan şey biçilen değerin taraflı, yani kusur içeriyor olması ya da olmaması ile alakalı.

"Değer Özneldir"

Yazının devamı...