Suç, toplumlarda bireylerin arasındaki ilişkiyi zedeleyen, dayanışmayı zayıflatan, geniş bir açıdan bakıldığında ise toplumun sosyal yapısını zarara uğratan bir problem olarak algılanır. Bu kavramın insanlık başlangıcından günümüze dek çeşitli formlarda kendini gösterdiğini de düşündüğümüzde suç işleme ya da suça meyil etme durumu sıklıkla kendini var kılar. Peki, birey, neden suç işler ya da suç işleme potansiyeline yaklaştıran motivasyonu nasıl edinir?

Suçlu olduğu iddia edilen veya suçlu olduğu kesinleşen bir bireyin motivasyon kaynağını irdelediğinizde, suçun mevcut potansiyel ile meydana geldiğini görebiliriz. Karşımıza çıkan argümanlar kişiden kişiye değişiyor olsa da suçun temelinde olağan bir akış mevcut. Bu durum olaylara paralel bir şekilde gelişirken, suçu işleyen birey nezdinde haklı gerekçeler olabilir. Çünkü her suç, kendine özgü sebepleri içerisinde barındırırken, terazinin bir ucunda sonuçlar diğer ucunda ise katılımcısı bulunur. Bu bir sosyal vaka olduğu kadar, toplumda yer arayışı veya bireyin kendine özgü güdülerin ayyuka çıkmasıyla alakalı da olabilir. Bir cinayet ya da hırsızlık suçunu işleyen bireyin motivasyonu birbirinden tamamen farklıdır. Bu açıdan bakıldığında, her suç tipi başlı başına ayrı bir biçimde incelenmesi gerekilen bir olgudur.

"Yoksunluk ve Dürtüler"

Hırsızlık suçunu işleyen bir birey, eğer kleptomani değil ise büyük ölçüde herhangi bir olgunun yoksunluğunu çekiyor olabilir. Hatta yoksunluğunun yanı sıra, daha fazlasına sahip olma ya da toplumda kendine yer bulma isteği sebebiyle de suça karışabilir. Birçok açıdan bu eylem, farklı psikolojik dayanaklara sahip olsa da temelde birey, eyleme geçmeden önce aldığı riskleri göz önüne alır veya alma gereği duymaz ama suçun büyüklüğü, eylemin nihai sonucuna ya da başlangıç noktasına dair ipuçları sunabilir. Bunu biraz daha açmak gerekirse, hırsızlık suçunu işleyen bir birey, eğer başka bir şansının olmadığına inanıyorsa eyleminin sonucunda her şeyin planladığı gibi gitmemesi halinde olacakları kabul eder bir biçimde eylemini sürdürebilir ama kendisiyle yapmış olduğu adalet terazisinde sonuçlardan çok nedenlerin ağır bastığını söylenebilir. Çünkü suç, kişisel olduğu düşünülse de toplumsaldır ve suç, bu sebeple topluma mal olur.

Sürekli olarak artma eğiliminde olan hırsızlık suçunu, birey ve toplum nezdindeki zararları değerlendirildiğinde, artık gelirin, hakların ve daha birçok olgunun adil bir biçimde dağıtılmadığı için neredeyse suç sayılmıyor. Suçun büyüklüğü uğrattığı zarar ile hesaplanıyorken, yine bir başka açıdan da suçun ayıplanıyor oluşu yalnızca değer algısı ile oluşturuyor. Nitekim bu da eylemin derecesine yönelik bir tavır takınılmasına ve suçun boyutunun bu ölçütte şekillenmesiyle değerlendiriliyor. Unutmamak gerekiyor ki; hırsızları fırsatlar yaratır ve bu fırsatlar genellikle sorunların varlığıyla fark edilir hale gelir. Suç, bireyin içerisinde tavşan uykusuna yatmışken belki de toplumu hırsızlar değil, hırsızları toplum bu uykuya uğurluyordur.