İnsan, doğası gereği sırların peşinde koşar. Yaşamını sürdürmek için bu giz peşinde ömür çürütür. Çözmeye çalıştığı gizem, parçası olduğu hayatın ta kendisidir ve yaşamı daha anlamlı hale getirme çabası neticesinde kendini tanıması gerçekleşir. Çünkü insan ancak düşünceyle kendini tamamlar ve gerçekleştirir.

Düşünmek eylemini irdelersek; bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aradaki dinamikten yararlanarak fikir üretir diyebiliriz ama zihinsel yetiler oluşturmak çeşitlilik gerektiren bir olgu olmasının yanı sıra, bu yaratım arayışın nihai sonucunda düşüncelerin ilerleyişinde değişiklikler olur dememiz de gereklidir. Düşünce bu nedenle incecik bir ip üstünde yürümekle eşdeğerdir. Yalpaladıkça denge kaybolur. Denge kaybolursa da yer çekiminin kuvvetini bilir hale geliriz.

Düşünceler de çeşitlilik içerdiği için iki grupta değerlendirilir. İlki; hiç şüphesiz yaşanılan deneyimden ders çıkarma safhasıdır. Feyz alma sürecini izleyen şey ise kişiye kattıklarından oluşur. İkincisi ise deneyim sonrası hayıflanmak olabilir. Çünkü eksilen noktalar ele alındığında “sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” tanımına erişiriz. Yani düşünce son derece sübjektif bir kavram olsa da keyfi çıkarsama, seçici soyutlama, ya hep ya da hiç kurallarının ortaya çıktığı rahatlıkla görülür.

Felaketleştirme, yani geleceğe aktarım sağlandığındaysa en nihayetinde kişinin yaşadığı bu olumsuz deneyim, geri dönüşü olmayan yargılar sunmaya dek varır. Peki, insanın tüm bu düşünceler sonrasında oluşan bu tabloyu zorunlu bir yaşam koşullanması olarak mı görür?

Sokrates’e göre “Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez.” Sokrates’in bu düşüncesinden yola çıkarsak, insan, kendi özünde yaşamını sürdürme ve kendini koruma gibi temel kabiliyetlerle değil, akıl denilen bir güçle hareket etmelidir. Aksi halde insan doğasına aykırı bir tutum sergilemiş sayılır. Fakat unutulur ki; insan, her şeyden önce düşünen bir varlıktır. Bu düşünce onu diri tutara ama insanın, düşünme eylemini gerçekleştiren bir varlık olarak olduğunun kabul etmek kolaycılık olur. Sebebi bilincin uyanışı ile ifade edilebilir.

Sokrates sonrası verebileceğimiz ikinci anektod örneğiyse Shakespeare’in Hamlet’inde bizlerin karşısına çıkar: “Hiçbir şey kendinde iyi ya da kötü değildir, her şey o şeyle ilgili düşüncemize bağlıdır.” Bundan yola çıkarsak; düşünce, en başta zihinsel bir etkinlik olsa da duyumsama ve anlamlandırma üzerine şekillenir. Yani düşünce, sığ ya da derin, yalın veya çok detaylı olabilse de nesne ve kayda değer bir konu olmadıkça varlığı çok da matah sayılmayan basit bir olgudan ibarettir.

Bilgileri ayrıştıran, birleştiren, çözümleyen ve fikri daha anlamı kılan yine insandır ama düşünceyle erişilen noktada eylemin tutarlılığı önem arz eder. Faydasız düşüncenin bir dizi dizge haline ulaşmaması için anlamlandırma yapmak gereklidir. Üstelik bu çabanın insanın bilinci üzerindeki tahakkümü kendi ve kendisi dışındakileri fark edebilme kabiliyetiyle biçimlenir. Örnekler üzerinden gideceksek, mutlaka Hannah Arendt’in şu cümlelerine de değinmeliyiz. “Özgür olmak, yalnızca korku ve baskının yokluğu anlamına gelmez, toplumsal süreçlere müdahil olmaktır, kişinin kendi sesinin olması, duyulması ve hatırlanacak olmasıdır. Kimsenin elimizden alamayacağı bir özgürlüğümüzdür bu!”

Arendt’e göre “kendi sesimiz” dediği şeyi açıklayacak olursak eğer, gerçek ses değildir. Dolayısıyla bu sesi eylemimiz olarak düşünmeliyiz.. Çünkü kendi sesimiz düşünme ve eylemde bulunmayı gerektiriyor. Bu noktada düşünceyi durdurma pek mümkün değildir belki ama öğrenilen çeşitli teknik ve çalışmalar, düşünce döngüsünü yavaşlatmaya yarıyor. Düşünceler arasında sürüklenmeyi engellemek yalnızca iyi hissettiren düşüncelere odaklanmakla mümkün. Bunu yapmaya çalışmadan da özgürlük diye bir şey mümkün olduğunu pek de düşünmüyorum.

Düşünmenin ve düşüncenin gücünü hafife almadan yaşamanın bize getirisi belki de düşüncelerin yaratım gücüne sahip olmalarından kaynaklıdır. Çünkü düşüncenin yaratım gücü gerek fiziksel gerekse psikoloji bir olguyken; özgürlük ve kendi sesini dinlemek için düşüncenin sırrına erişmek gerekli. Bu gize ulaşmak için de pozitif yaklaşımdan beslenmek zorundayız.