YUNUS EMRE: GERÇEK VE ÖRNEK BİR DİNDAR

23 Nisan 2021

UNESCO; 2021’i, vefatının 700. yılı olması münasebetiyle “Dünyada Yunus Emre Yılı” olarak kabul ve ilan etti. Yunus Emre Türk milletinin bir ferdi olduğu için bu kabul elbette biz Türkler için de bir onurdur.

Yunus Emre; 13. Yüzyılda, halkının diliyle Türk tekke edebiyatını veya diğer adıyla tasavvufî halk edebiyatını başlatmış; bu edebiyatı büyük bir liyakatle temsil etmiş; şair, bilge, din ulusu bir şahsiyettir. Kurucusu olduğu edebiyatın da en büyük şairidir.

Yunus Emre, girişten anlaşılacağı üzere çok yönlü bir insandır. Şairliği, bilgeliği, dindarlığı, ermişliği gibi ayrı ayrı üzerinde durulmaya değer imtiyazlara sahiptir. Bunların hepsinden daha fazla öne çıkan,  onu farklı kılan ve bütün insanlığa mal eden yönü ise sınırsız, ayrımsız, evrensel insan sevgisidir. O, eşsiz ve benzersiz bir sevgi misyoneridir.

            Sevelim sevilelim

Bu dünya kimseye kalmaz.

gibi nice söyleyişleriyle sevgiyi evrensel tahtına Yunus Emre oturtmuştur. Onun sevgisinin sınırı yoktur. Canlı, cansız bütün varlıklar onun sevgisinin kapsamına girer. “Yaratılmışı severiz / Yaratandan ötürü” dizelerinin ifade ettiği kapsamda bir sevgi anlayışı Yunus Emre’ye kadar ortaya konamadığı gibi Yunus Emre’den sonra da konamamıştır. Kolayca söylenmiş gibi görünen bu iki dize evrensel sevginin ve kardeşliğin formülü gibidir.

            Yunus Emre, Mevlâna gibi Müslüman Türk’ün medeni dünyadaki yüz akıdır. Hiçbir başarımız, hiçbir özelliğimiz ve ayrıcalığımız, günümüz dünyasında, uluslararası din, düşünce, felsefe arenalarında bizi Mevlâna ve Yunus Emre kadar güçlü temsil etmez.

Yunus Emre’nin kimliğini ve kişiliğini bütünüyle İslam imanı oluşturmuştur. Şahsiyetinin ekseni bu imandır. Yunus Emre çok iyi, çok bilinçli bir Müslüman’dır. İslam’ın özünü, ruhunu, bütün inceliklerini içselleştirmiş bir Müslüman’dır. 

Yazının devamı...

DEİZM NEDİR, NİÇİN YÜKSELİYOR?

22 Nisan 2021

Deizm, Fransızca “déisme”in dilimizdeki söylenişidir ve “tanrıcılık” demektir. Dinlerden ve peygamberlerden bağımsız olarak akıl yoluyla ulaşılan, evreni ve içindekileri yaratan bir Tanrı’nın var olduğunun kabulüdür. Deistlere göre bu; saf, bozulmamış; üzerinden istismarlar yapılmamış bir tanrıcılıktır. Tersi ateizm (Fransızca athéisme) tanrı tanımazlık demektir. Tanrı tanımayana da ate (athé) denir.  Kendisi tanrı tanımamakla yetinmeyip bunu başkalarına da telkin etmeye çalışan kişiye ateist (athéiste) deniyor. Teoloji (théologie), tanrıbilimidir. Teoloji’nin Osmanlıcası ilahiyat’tır.

            Geleneksel deizmde, Tanrı evreni ve içindekileri yaratıp kendi haline bırakmıştır. Evrendeki işleyişe müdahalesi yoktur. Dolayısıyla insanların yapıp ettiklerinden sorumluluğu konusu muğlaktır. Fakat deistler içinde her çağda Tanrının insanları iyilik yaptıklarında, dürüst davrandıklarında ödüllendireceği; kötülük, zulüm ve haksızlık yaptıklarında cezalandıracağı inancına sahip olanlar hep olmuştur. Yeni zamanlarda deizmi bu şekilde algılama eğilimi artmaktadır.

Deizmin her çağda hem yandaşları hem de karşıtları olmuştur. Özellikle din kurumları ve onların mensupları bu felsefeye hep karşı çıkmışlardır. Hâlbuki dindarlar açısından deistler ateistlerle mukayese edildiğinde daha makbul bir konumda olmalıdır. En azından Tanrı inancında bir ortaklık (asgari müşterek) söz konusudur. Ate bir şahsa, “dinsiz, Allahsız” denebilir;  ama deist bir şahsa, “dinsiz, Allahsız” denemez. Çünkü deist din kabul etmez, ama Allah’a yani yaratıcı bir kudrete inanır.

Deizm ülkemizde de dünyada da yükselme eğiliminde. Zamanımızda, “Niçin?” diye soracaklara verilecek yanıt hiç zor değil. Çünkü dinlerin buyruk ve yasaklarının, özellikle ahlaki talimatlarının dindarlar tarafından kolayca ihmal edilmesi; inananların ve onları temsil edenlerin doğru, dürüst, düzgün insan olma konusunda iyi örnek oluşturamaması; en yüksek dinsel değerlerin bile inananlarca çıkarlara alet edilmesi deizme rağbeti artırmıştır. Bu durum İslam dünyası için de geçerlidir. İnanmak, insan doğasındaki baskın eğilimlerden biri. İnsanlar bu eğilimi dinle karşılayamayınca alternatif aramaya yöneliyorlar. Deizm bu anlamda bir alternatif. Bu yüzden deizmin yükselmesi bir sürpriz değil, anlaşılabilir bir tepkidir.

             “Din” adı altında toplanan her sistem dünyevi davranışlar bakımından teorik olarak iyilik yanlısı, kötülük karşıtıdır. Ama bu teorinin pratiğe yansıması her devirde çok sınırlı olmuştur. Var olan bütün dinlerin mensuplarının büyük çoğunluğu sanki din yokmuş gibi davranmışlardır. Hemen her dinde ibadete ilişkin buyruklara büyük oranda uyulurken ahlaki buyrukların kolayca göz ardı edilmesi yaygın hale gelmiştir.

 Sözgelişi, Yahudilikteki ünlü “10 Emir”in, “insan öldürmemek; kimsenin bir şeyini çalmamak; yalan şahitlik yapmamak; zinaya yaklaşmamak; komşu haklarına titizlikle saygı göstermek gibi her zaman evrensel insan hakları arasında yer alan esasları; bazı değişiklik ve ilavelerle Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta da tekrarlanmıştır. Ama söz konusu üç dinin hiçbirinde bunların tam bir uygulamasına şahit olunmamaıştır.         

İyiliğin, güzelliğin, dürüstlüğün gerektirdiği en basit bir davranışın ihmal edilmemesinde; en önemsiz, en marjinal kötülüklerden bile uzak durulmasında olabildiğince ısrarlı bir din olan Müslümanlığın mensupları da çoğunluğu itibariyle tam aksi yönde kötü örnek oluşturdukları, bu da giderek yaygınlaştığı için deizmin İslam dünyasında ve Müslümanlar arasında da yükselme trendine girmesinde şaşılacak bir taraf yoktur.

 

Yazının devamı...

PEYGAMBERİMİZ VE ÇOCUK

21 Nisan 2021

Bugünün çocuğu, yarının büyüğüdür. Ülkenin ve milletin kaderinin kendisine emanet edileceği varlıktır. Bunun için bütün dünyada sonucu en garantili yatırım çocuğun maddi ve manevi bakımdan iyi yetişmesi için yapılan yatırımdır. Hz. Ali’nin buyurduğu üzere çok önemli bir nokta da çocukları kendi yaşadığımız zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre eğitmemizdir. 

Dinimizde çocuğa çocuk olarak yaklaşmak en önemli ilkedir. Çocuk çocuktur, robot değildir. Onu otur denince oturan, kalk denince kalkan bir varlık olarak eğitmek asla doğru bir eğitim değildir. Her çocuk çocukluğunu yaşamalıdır. Çocukluğunu yaşaması için de gerekli ortam hazırlanmalıdır. Bu da ana babaların başta gelen görevleridir. Peygamberimizin çocuğa ilişkin uyarısı bu noktada gündeme geliyor. Şöyle buyuruyor Efendimiz: "Çocuğu olan, onun hatırı için çocuklaşsın. (Gerekiyorsa çocukça davranışlarda bulunsun).

            Hz. Peygamber bütün hayatı boyunca çocuklara yakın olmuş, onları anlamış, çocukluklarını kolaylık içinde geçirmeleri için tavsiyelerde bulunmuştur.

Medine’de bir gün bir çocuğun kuşu ölmüş. Peygamberimiz çocuğun buna çok üzüldüğünü duyunca ziyaretine gitmiş ve “Kuşunun öldüğünü duyunca ben de çok üzüldüm” diye onun üzüntüsünü paylaşmış. Benzer bir durumda bugün bile bu inceliği gösterecek yetişkinlerin sayısı çok azdır.

Onun imam olan kişilere, namazı kısa tutmaları uyarısının bir sebebi de, cemaatin içinde anneler olabileceği düşüncesidir. Ayrıca şöyle buyurmuştur: "Bazen cemaate namazı uzunca kıldırmak düşüncesiyle namaza dururum da, bir çocuk ağlaması duyarsam hemen kısaltırım. Çünkü ağlayan çocuğun annesi benim cemaatimin içinde olabilir, diye düşünürüm."             Tanıdığı, tanımadığı her çocuğa şefkatle yaklaşan Allah resulü, öksüz ve yetimlere ayrı bir ilgi gösterir, herkese de onları kollamalarını tavsiye ederdi. Bir gün uzaktan gelen bir adam peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’i öpüp koklayarak sevdiğini görünce “Benim on tane çocuğum var, hiçbirini böyle sevmedim” dedi. Peygamberimiz de ona, “Senin kalbinde sevgi yeşermediyse ben ne yapabilirim” buyurdu.

Bir adam da Efendimize, “Kalbimin katılaştığını, merhametimin azaldığını hissediyorum" diye şikâyette bulundu. Efendimiz bu adama, "Yetimin başını okşa ve buna devam et. Kalbinde merhametten yana bir kıpırtı hissedeceksin" tavsiyesinde bulundu.
             Âlemlere rahmet olan peygamberimizin sözleri içinde, özel bir dikkatle değerlendirmemiz gerekenler var. Bunlardan biri şöyle: "Sizden biri çocuğunu, komşu çocuklarının sahip olamayacakları pahalı oyuncaklarla onların arasına göndermesin." Yani mali gücü iyi olup, çocuğuna istediği lüks ve pahalı oyuncakları satın alabilen aileler, bu imkâna sahip olamayan ailelerin çocuklarını bu yolla imrendirmekten, gözlerinin kalmasına sebep olmaktan kaçınsınlar.

            Peygamberimizin bu tembihi de değerini ebedi olarak koruyacak çok büyük bir inceliği içermektedir. Çocukları her bakımdan kollanması gereken bir varlık, bir değer olarak ele aldığının ifadesidir.

Yazının devamı...

DİNİ TEBLİĞDE HOŞGÖRÜ VE DİYALOG

20 Nisan 2021

Günümüzde, toplumun bütününe veya cami cemaati, öğrenci gibi belirli toplum kesimlerine hitap eden din görevlileri ve din öğretmenleri, bir görev üstlenmiş insanların en nazik konumda olanlarıdır. Yaptıkları iş, çok büyük bir dikkat, titizlik ve fedakârlığı gerektirmektedir İmam-hatiplik, vaizlik gibi din görevi, fakat bilhassa din-ahlak öğretmenliği aynı zamanda bir sanattır. Bir düşünür, sanatkârı, "elleri, kafası ve kalbiyle birlikte çalışan insan" diye tanımlıyor. Dini bir görev ifa eden kimse, maddî manevî bütün yeteneklerini harekete geçirmeye, kullanmaya, ondan yararlanmaya manevî bakımdan en fazla mecbur olan kimsedir. Ne pahasına olursa olsun, din görevlisi, hitap ettiği insanı kazanmayı, İslâm'a zayıf bağlarla bağlı olanları kuvvetli bağlarla bağlamayı ilke edinecektir. Dine, dini bir atmosfere hiç ilgi duymayan, hatta karşı tavır alan insanlara bile yaklaşmanın, onlarla diyalog kurmanın ve bunu sürdürmenin yollarını bulacak ve bu yolu daima açık bulunduracaktır.                                

Genel olarak zamanımız şartlarının, özel olarak da İslâmî tebliğe hedef seçilen kimsenin içinde bulunduğu ortamı ve çevreyi göz önüne almanın kaçınılmaz olduğu kanaatine sahibiz. Bazıları, böyle bir kanaat öne sürüldüğünde, bunu İslâm'dan, dindarlıktan taviz olarak anlıyorlar ki, bu günümüzün görünür gerçekleriyle hiç bağdaşmıyor. Günümüzde, dini bir yaşayış anormal, din dışı bir yaşayış ise normal kabul edilir hale gelmiştir. Toplumdaki gelişmeler hep dinin aleyhinde, insanları dinden, maneviyattan uzaklaştırıcı bir rolü yerine getirir durumdadır. Böyle bir ortamda dine az çok eğilim gösteren, bu yönde az çok bir çaba içinde bulunan bilhassa gençleri kazanmak din görevlilerinin, bilinçli Müslümanların en değerli vazifeleridir. Bunun için en çok gerekli olan şey hoşgörüdür.

Çağımızda hiç kimse, bir din tebliğcisinin muhtaç olduğu kadar hoşgörüye muhtaç değildir. İmanını ve İslâm'a karşı sempatisini cumadan cumaya, hatta bayramdan bayrama camiye gelmekle belli eden kimseleri, çoğu zaman itiyoruz. Nice gençler sadece bayram namazına geldikleri için incitici eleştirilere muhatap oluyor, ama o andan itibaren hevesle geldikleri o bayram namazına da gelmemeye başlıyorlar. Hâlbuki prensip kaybetmek değil, kazanmaktır.

Mevlana ve Yunus sevgisinde birleşen milyonların, bu gerçekten büyük insanların engin hoşgörülerinin cazibesine kapıldıklarını görmemek mümkün değildir. Mevlana ve Yunus'un bu engin hoşgörülerinin kaynağı ise Allah'ın kitabı Kur'an ve bizzat Allah'ın Resûlü’dür.
            "İnsan" denen varlığın inanmaya eğilimli, hatta muhtaç olarak yaratıldığını kabullenmemek, bu alandaki araştırmalara ters düşmektedir. Yıllarını eğitime vermiş bir öğretmen olarak yıllarca gençler arasında müşahede ettiğimiz en göze batıcı gerçeklerden biri budur.

Bilinmektedir ki, hidayete kimin daha çok yatkın olduğunu önceden kestirmek kolay değildir. Çok katı tavırlar içinde, hidayete en uzak görünen biri beklenmedik bir anda dönüş yapabilmektedir. Bazen dine yakın gibi görünen, yumuşak tavırlar sergileyen birini kazanmakta büyük engellerle karşılaşılabiliyor. Bu itibarla din tebliğcisinin kendisi gibi düşünmeyen, sert çıkışlar yapan, din dışı yaşantıda ısrar eden kimselerle ilgisini kesmeye, ideolojik nedenlerle darılmaya, kabuğuna çekilmeye hakkı yoktur. Önce de belirttiğimiz gibi diyalog yolunu daima açık tutacaktır. Günümüzde en az dikkat edilen nokta budur.

           

Dini bilgiler

Yazının devamı...

MÜSLÜMANLIKTA KİTAP

19 Nisan 2021

Bizde ayrı sayılmaz bir kitap bir mihraptan,

Ki uğuldar kubbemiz “oku!” diyen hitaptan.

Kitap denince Müslümanların aklına ilk gelen eserin Kur’an-ı Kerim olduğunda şüphe yoktur. Bununla beraber her kitap Müslümanlar arasında önyargısız, iyi niyetli bir değerlendirmenin konusudur. İslam medeniyetinde insanlığa yararı, hizmeti dokunabilecek olan bütün kitaplar, kim tarafından yazılmış olursa olsun incelenmiş, değerlendirilmiş ve korunmuştur. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “İlmi, içinde bulunduğu kabın şekline bakmadan alınız”[1] sözünün Müslümanlarda ilme ve kitaba hürmetkâr bir bakış açısı oluşturduğundan şüphe edilemez. Bu sayede İslam dünyasında başka medeniyetlerde görüldüğü gibi kitapların yakılması, kütüphanelerin yıkılması şeklinde tecelli eden bir kitap düşmanlığı görülmemiştir. Bu, Müslüman medeniyetinin çok büyük bir artısıdır. Goethe’nin “Bir iyi yanı bulunmayacak kadar kötü kitap yoktur.” sözü, Müslümanlar için de geçerli bir tespittir. Müslümanlar eski Yunan medeniyetinin vücuda getirdiği ilmî eserleri Arapçaya çevirip insanlığın hizmetine sunmasalardı bugünkü Batılıların rönesansı yaşamaları, her sıkıştıklarında bu medeniyete gönderme yapmaları asla mümkün olmazdı.

Müslümanlık, ilim tahsil etmeyi ve tahsil edilen ilmi kitaplaştırmayı, mensuplarına kaçınılmaz bir görev olarak yüklemiştir. Bu görevin ciddiyetle benimsendiği yüzyıllarda Müslüman şehirlerde inşa edilen kütüphaneler, akıl almaz sayıda kitapla doldurulmuştur. Bunların yalnızca din kitapları oluğu sanılmamalıdır. Müsbet bilimlerin her dalına ait kitaplar da bunlar arasındadır. Üstelik bu kitaplar hep elyazmasıdır.

Abbasi Halifeliği (751-1258) döneminde başkent Bağdat, dünyanın en zengin kütüphanelerine sahip bir merkezdi. İlmî ve kültürel çalışmalar dünyanın başka hiçbir yerinde görülemeyecek kadar yoğundu. Gerek Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi din bilimleri;  gerekse matematik, astronomi, fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi müsbet ve sosyal bilimler üzerinde harıl harıl çalışmalar yapılıyordu. Bu arada Eski Yunan uygarlığına ait bütün eserler Arapça’ya çevriliyor, üzerlerinde gerekli açıklama ve düzeltmeler yapılarak onlardan yararlanılıyordu. Bütün bu çalışmalar kitaplaştırılıyordu. Yüz binlerce cilt kitap ihtiva eden kütüphaneler oluşmuştu.

Bütün medeniyetlerin olduğu gibi İslam medeniyetinin de itici gücü olan kitaplar iki büyük darbeye, iki büyük barbarlığa hedef olmuşlardır. Bunların ilki 1258’de vuku bulan Moğol istilasıdır. Cengiz soyundan Hulagu Han liderliğindeki istilacılar görülmemiş bir barbarlıkla bütün Bağdat’ı yağmalamışlar;  camileri, köşkleri, sarayları yakıp yıkmışlar; binlerce insanı kılıçtan geçirmişler; Bağdat kütüphanelerinde birikmiş yüz binlerce cilt kitabı da Dicle nehrine dökmüşlerdir. Dicle nehri bu sebeple haftalarca mürekkep renginde akmıştır. 

            İkinci büyük darbe ise 15. yüzyıl sonlarında(1492) yaşanmıştır. İspanya’da yaklaşık sekiz yüzyıl sürmüş Müslüman egemenliğine, İmparator Şarlken tarafından görülmemiş zulümlerle son verilirken, bu medeniyetin vücuda getirdiği çok değerli camiler, köşkler, saraylar tahrip edilmiş; bu arada, Granada’nın Babü’r-Remle Meydanı’nda da, Müslüman kütüphanelerinde birikmiş bir milyon cilt kitap yaktırılmıştır.

            20.yüzyılın başında, ünlü fizikçi

Yazının devamı...

DİNDE ŞEKİL VE RUH

18 Nisan 2021

Günümüzde bazı kişi ve çevreler, İslam'ı; sevgi, hoşgörü, bağışlama... gibi evrensel ilkelerinden soyutlayarak giyim, sakal, bıyık gibi şekle indirgemiş durumdalar. Her devirde bu bakış açısına sahip kişi ve gruplar var olmuşsa da, zamanımızda bu çok göze batıcı hale gelmiştir. O kadar ki, bazılarının gözünde teferruat dediğimiz şeyler, öz ve ruh yerine geçmiş; dinde esas olan öz ve ruh ise ikinci plana veya geri plana itilmiştir. Bu, ebedi ve evrensel bir din olan İslam'ı, bu niteliğinden uzaklaştırmaya yarayan yanlış bir çabadır. Günümüzde her inanç, her felsefi sistem, bakış açılarını alabildiğine genişletme mecburiyeti duyarken, İslam'ın özünde var olan geniş bakış açısını daraltmak bu dine kötülük etmektir. İslam itici değil, çekici; ayrımcı değil kucaklayıcı bir dindir. Şekil unsurunu öne çıkaranlar veya ona ağırlık tanıyanlar, toplumda zaten mevcut olan kutuplaşma eğilimine de bilerek veya bilmeyerek hizmet etmiş oluyorlar.

Bu memlekette samimi olarak hac görevini yerine getirmek isteyen, ama hacdan döndüğünde çeşitli nedenlerle sakal bırakamayacağını ifade eden bir Müslüman'a, "Senin haccın geçerli olmaz" denebilmektedir. Sakal bırakan hacı, sakal bırakmayanı, görüşülüp konuşulmaya layık görmeyebilmektedir.

Bazı hoca efendiler, "Beş vakit namazını kılmayan, boşuna oruç tutmasın", veya "Beş vakit namazını, Cuma namazını kılmayanlar bayram namazına da gelmesin" gibi itici sözleriyle İslam'ı yaşamaya az çok hevesli olan insanları bilhassa gençleri bu heveslerinden soğutabilmektedirler. Bazı dini gruplar, cemaatler, bırakın bir grup ve cemaate dâhil olmayanı, başka, bir dinî grup ve cemaate dâhil olana bile iyi gözle bakmamaktadır. Hâsılı, Müslümanlık iddiasındaki bazı kimselerin ölçüleri o kadar dar ki, içine kendilerinden başka kimse sığmamaktadır.

Yüce Rabbimizin, kutsal kitabımızda yer alan sınırsız af ve merhamet fermanları; âlemlere rahmet olan peygamberimizin; kâfirlere, münafıklara bile şamil olan ılımlı, bağışlayıcı, hoşgörülü tutumu dikkate alındığında, hiçbir tür fanatizmin, şekilcilik hegemonyasının dinde prim yaptığını söylemek mümkün olmaz.

Gayretkeşlik, kraldan fazla kralcılık herhalde bazı insanların doğasında mevcut bir özelliktir. Böyleleri her devirde bulunmuştur. Peygamber devrinde bile. Bunlardan birkaçı, Cenabı Hakkın en sevgili peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)in Müslümanlığını az bulup; hiç evlenmemek, devamlı namaz kılıp oruç tutmak suretiyle ondan daha fazla Müslüman olmaya kalkışmışlardır. Bu girişimleri duyulunca, Hz. Peygamberin, İslam'da ruhbanlık olmadığı, her işte kendisini örnek almaları gerektiği konusunda ikazına hedef olmuşlar, tutumları da Peygamber tarafından kınanmıştır Efendimiz şu hadisiyle de bu ikazını herkese ve her devre şamil hale getirmiştir: (Ağır ve yıpratıcı olanı seçmek suretiyle) "dinle yarışa giren her kişi mutlaka yere serilir." (1)

Dinimizde şeklin değil, ruhun; kabuğun değil, özün önemli olduğunu ise şu hadisiyle perçinlemiştir: "Allah sizin suretlerinize (dış görünüşünüze) ve mallarınıza (zenginliğinize) değil, kalplerinize ve amellerinize (davranışlarınıza) değer verir." (2)

1)Buhari, İman :69

(2)Müslim, Birr:33

Yazının devamı...

ANA BABAYA HÜRMET

17 Nisan 2021

İslam’ın ana baba hakkını güvence altına almak için getirdiği esaslar, kimsenin itiraz edemeyeceği, tartışma konusu yapamayacağı kadar etkili, anlaşılır ve sağlamdır. Ana babalar, yaşadığımız şu çağda, 21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde, bu esasların uygulanmasına, daha önceki hiçbir çağdaki ile mukayese edilemez ölçüde muhtaçtırlar. Günümüzde, evlatlarının ilgisine, şefkatine, himayesine şiddetle ihtiyaç duyan sayısız ana-baba, bunları bulamamaktan dolayı gerçek bir dram yaşamaktadır. Ana-baba haklarına riayetsizliğin, şahıslarına karşı hürmetsizliğin acıklı sonuçlarına, bu yüzden doğan mağduriyetlere sık sık şahit olunmaktadır. Birçok ana-baba, yemeyip yedirdikleri, giymeyip giydirdikleri, kendileri uğruna en ağır fedakarlıklara katlandıkları evlatları tarafından terk edildikleri huzur evlerinde, düşkün yurtlarında, gönülleri kırık bir halde son günlerini tamamlamaya çalışmaktadırlar. Atalarımızın, “Baba oğula bir bağ vermiş, oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş” sözüyle kurallaştırdıkları evlat nankörlüğünü çok acı şekilde, ekranlardan da anons ederek yaşamaktadırlar.

            Talat Halman’ın, “Ağacından utanandır yemişlerin en acısı” diye nefis şekilde dile getirdiği, ana-babalarından, onların çeşitli hallerinden utanan evlatların türediği bir devri yaşıyoruz. “Ölmedin, gebermedin gitti moruk!” hakaretlerine maruz kalan ana-babaların ıstırabını hissetmek hiç de zor olmasa gerektir. Ana rahmine düştüğü andan itibaren onun keyfine tâbi ol; doğuşundan itibaren besle büyüt; rahatı için uykunu, istirahatını terk et; eğitimi için elindekini avucundakini saç savur; sonunda kazancın, “gebermedin moruk!” olsun. Gerçekten çok acı. İnsafla, izanla bağdaşmaz bir evlatlık.

            Müslümanlıkta ana-baba hakkı, ne yapılırsa yapılsın tam olarak ödenemeyecek,  yüceliğinden ötürü zirvesine hiçbir zaman çıkılamayacak olan bir haktır.

            “Rabbin, ‘Kendisinden başkasına kulluk etmeyin, ana ve babaya iyi muamele edin’ diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin nezdinde yaşlanırlarsa sakın onlara ‘öf!’ bile deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel, gönül alıcı söz söyle.” “Onlara acıyarak tevazu (şefkat) kanadını (yerlere kadar) indir. ‘Ya Rab! Onlar beni çocukken nasıl esirgedilerse sen de onları öyle esirge” de.”[1]

            Kuran- ı Kerim’de konumuza ilişkin olarak yer alan ayetlerden sadece iki tanesi olan bu ayetler bile tek başına yeterlidir. Ana-baba haklarının bu kadar yüceltildiği ilahi veya beşeri bir başka metne zor rastlanır.

            Bir evlat, ana-babasına ne ölçüde hizmet ve hürmet ederse etsin, ona yine “Bravo sana, evlatlık görevini yaptın!” denemez. Çünkü bunun üst sınırı yoktur.

            “Ana-babaların ihtiyarlık zamanlarında bunlardan birine veya her ikisine yetişip de onlara layık oldukları hizmet ve hürmette bulunamamaktan dolayı cenneti hak edemeyen evlatların burnu yerde sürtsün!”[2]

            Bu da bir hadis. Peygamberimizin beddua ettiği enderdir. Kendi şahsı için en zor durumlarda bile beddua etmemiştir. Burada beddua edişinin sebebi, anne- babanın hayır duasını alamayarak cenneti yani ebedi kurtuluş fırsatını elden kaçırmaktır. Çünkü anne- babaların duaları da bedduaları da Allah katında makbuldür. Duaları, evlatları ihya ettiği gibi, bedduaları da süründürür. Bundan kaçınmak da Müslüman’ın görevidir.

Yazının devamı...

İSLAM’DA TEMİZLİK

16 Nisan 2021

Temizlik; bedenimizi, elbisemizi, evimizi, işimiz ve görevimiz gereği bulunduğumuz ortamı ve çevremizi kirlerden arındırmaktır.

Müslümanlık dışı toplumların temizlik konusundaki bilgi ve kültürlerinin geçmişi pek uzun değildir. İslam ise temizliği doğuşuyla birlikte gündeme getirmiştir. İslam’dan önceki dönemde temizlik adına yapılan şeyler basit ve bilinçsiz birtakım davranışlardan ibarettir. İslam temizliğe açıklık ve bilinç getirmiştir. İslam, müminlerden yalnız temiz olmalarını istemekle kalmamış, bunun nasıl, ne şekilde yapılacağını da belirtmiştir. İnsan, Müslüman olmadan da temiz olabilir; ama temiz olmadan doğru dürüst Müslüman olamaz.

            İslam’da temizlik maddî-manevî diye kısımlara ayrılırsa da biz burada yalnız maddi temizlik üzerinde duracağız. Maddi temizlikten amaç vücudumuzu, elbisemizi, evimizi, çevremizi vb. kir ve pisliklerden arındırmaktır. Maddî temizliğin en önemli konusu ise bedenimizdir. Bedenimiz ve onun çeşitli organları, dış dünya ile sürekli temasta olmaktan ötürü sık sık temizlenmeye muhtaçtır. Bu nedenle İslamî temizlik kuralları bilhassa beden temizliği üzerinde yoğunlaşır. Beden temizliğinin Kuran’da bildirilen şekilleri abdest ve gusüldür. Kuran’da ayrıca temizliğin önemine işaret eden ayetler vardır. Bunlardan biri şu anlamdadır: “Şüphesiz Allah çok temizlenenleri sever.”[1]

            Peygamberimizin en çok üzerinde durduğu, titizlik gösterdiği konulardan biri belki de birincisi temizliktir. O, Kuran’da ana hatlarıyla bildirilen abdest ve gusülü detaylandırdığı gibi, bunlardan bağımsız olarak da sayısız buyruklar vermiştir.

            “Temizlik imanın yarısıdır.”[2]

            “Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur.”[3]

            “Cennete ancak temiz olanlar girer.”[4] gibi hadislerle temizliğin önemini vurgulayan Hz. Peygamber, uygulamaya ilişkin de birçok buyruklar vermiştir.

           

Yazının devamı...