SALGINDA 2. RAMAZAN BAYRAMI

13 Mayıs 2021

İsmail Özcan

Âfak bütün hande, cihan başka cihandır;

Bayram ne kadar hoş, ne şetaretli zamandır.

A. Ersoy

2020 yılının Ramazan ve Kurban Bayramlarını dünyayı sarsan, her güzel geleneği ve alışkanlığı hayatımızdan çıkaran Covid-19 küresel salgınının etkisinde geçirdik. Bu yüzden bu iki bayramı görülmemiş kısıtlamalarla çok sönük, çok neşesiz, çok mahzun olarak kutlamıştık. Kutlamıştık, lafın gelişi, aslında her iki bayramda, geçmiş bayramlarımızla mukayese edildiğinde salgın öncesindeki sıradan günlerimiz kadar bile bir sevinç, bir mutluluk duyamamıştık. Geçmiş bayramların birçok özelliğinden, güzelliğinden, birçok renginden vazgeçmek zorunda kalmıştık. Bayramı bayram yapan şen şakrak birliktelikler; sevdiklerimizle, eşimiz dostumuzla bir arada yemeler, içmeler birden bire hayatımızdan çıkıvermişti. En yeni en güzel giysilerimizi giymenin de bir anlamı kalmamıştı.

Ne yazık ki 2021’in bu Ramazan Bayramını da bir yıl önceki bayramdan farklı, yani daha şen, daha canlı, daha renkli geçiremeyeceğiz. Mehmet Akif’in yazımızın başındaki beytinde tasvir ettiği şekilde bayramın tadına vardıracak, gerçek bayram duygusu yaşatacak hiçbir etkinlikte bulunamayacağız. Çünkü salgın bütün şiddetiyle sürüyor; her güzel alışkanlığı, her güzel etkinliği engelliyor.

Müslümanların Ramazan ve Kurban bayramları herhalde bayram olmalarından bu yana Covid-19 salgınının gölgesinde geçen son iki yılın bayramı kadar sönük, neşesiz, mahzun geçmemiştir. 

            Geçen yıl teravihsiz Ramazan ayı yaşamış, bayram namazsız bayram yapmıştık. Bu yıl da teravihsiz Ramazan yaşıyoruz, büyük ihtimalle bu yıl da namazsız bayram idrak edeceğiz. Hâlbuki teravih Ramazanın, bayram namazları da iki dini bayramın sembolleridir.

Yazının devamı...

TÜRK MÜSLÜMANLIĞI

12 Mayıs 2021

Tanrısı, kitabı, peygamberi itibariyle tek bir Müslümanlık olduğunda şüphe yoktur. Ama bu tek Müslümanlığı kabul eden toplumların, milletlerin anladığı, yorumladığı ve yaşadığı şekilde farklı, değişik Müslümanlıklardan bahsetmek de imkân dışı değildir. Dolayısıyla İslam’ı Türklerin anladığı, algıladığı, yaşadığı şekliyle bir Türk Müslümanlığından da pekâlâ bahsedilebilir. Böyle bir anlayış asla İslam’ın değiştirilmesi, kaynağına yabancılaştırılması, reforme edilmesi anlamına gelmez.

İşin doğrusu şudur: Türk Müslümanlığı spontane bir olgudur. Birtakım manipülâsyonlar sonucu meydana çıkmamıştır. Türklerin Müslüman oluşlarından itibaren yaşadığı; Müslüman olmadan önceki ve sonraki kültürlerinden, örf ve adetlerinden renkler kattığı Müslümanlıktır. Bu durum sadece Türklere has da değildir. Araplar da Müslüman olduktan sonra İslam öncesi örf ve adetlerinden, yaşama tarzlarından makul ve güzel (maruf) olanlarını peygamberimizin izniyle devam ettirmişlerdir. Türk Müslümanlığı ile anlatılmak istenen bundan farklı bir şey olamaz. Dinin aslına, vahiyle kesinleşmiş olan itikat, ibadet ve ahlak kurallarına (nasslara) yan çizme söz konusu değildir.

            Dini yaşamada ve uygulamada her Müslüman ülkede ufak tefek ayrılıklar bulunduğu zaten bilinmektedir. Elbette bu Türkler için de geçerlidir.

Sözgelişi, Türk Müslümanlığının daha hoşgörülü olduğunu, dinin özünde var olan hoşgörüyü başka Müslüman ülkeler gibi daraltma yoluna gitmediğini kim kabul etmez? Mevlânalar, Yunuslar, Hacı Bektaş-i Veliler her Müslüman toplumdan çıkıyor mu?

Ramazanı yaşamak, teravih kılmak, kandil gecelerini değerlendirmek, bayramlaşmak, cenaze törenleri, Kur’an ve mevlit cemiyetlerindeki uygulamalar hangi Müslüman ülkeyle tıpa tıp aynıdır? İslam mimarisinde, diğer İslam sanatı dallarında bir Türk stili olduğu bir gerçek değil midir? Hat sanatını güzelliğinin zirvesine Türk hattatları taşımamış mıdır? Mahya (Ramazanlarda minareler arasına ışıklarla yazı yazma sanatı)’nın bütünüyle bir Türk icadı olduğunu, yüzyıllardır yalnız Türklerce uygulandığını kim kabul etmez? Ord. Prof. Süheyl Ünver, mahya ile ilgili olarak şu sözleri naklediyor:

Yabancı bir seyyah demiş ki, Türklerin yeryüzünde medeniyet adına hiçbir eserleri bulunmasa bile gökten yıldızları indirip onlarla mahyayı icat etmeleri onları medeni yapmak için tek başına yeterlidir.

Söylenecek odur ki; kabul edilse de edilmese de, Türk Müslümanlığı diye bir realite vardır ve bu, Yüce İslam Dini‘nin Türklere özgü yaşama ve uygulama biçimidir.

 

Yazının devamı...

BİR CİNNET HALİ: ÇIĞ GİBİ BÜYÜYEN CİNAYETLER

11 Mayıs 2021

Bir karşılaştırma yapılacak olsa Türkiye’nin dünyada en çok cinayet işlenen ülkeler arasında yer alacağına şüphe yoktur. Bir şeye daha şüphe yoktur: Türkiye çok cinayet işlenen ülke olmasının yanında en ilkel en çağdışı gerekçelerle ve en vahşi yöntemlerle insan yaşamına son verilen ülkeler arasında da yine ilk sıralardadır.

Ülkemizde hemen hemen cinayet işlenmediği gün olmuyor. Kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk, bebek herkes bu cinayetlerin kurbanı olabiliyor. Ama en çok, en sık ve bunun yanında en haksız, en vahşi cinayetlere hedef olan insanlarımız, her yaştan kadınlarımız. Neredeyse hemen her gün ülkemizin şurasında burasında bir veya birkaç kadın töre cinayetlerine, karşılıksız aşk ve kıskançlık cinayetlerine, kadının tek taraflı ayrılma isteğine tahammülsüzlük cinayetlerine, ülkemizde sayısı çok bol olan magandaların tecavüz girişimlerine karşı koyma cinayetlerine kurban gidiyor.

Zamanımızda, “En kutsal insan hakkı nedir?” diye aklı başında kime sorulsa, vereceği yanıt, “Yaşama hakkıdır!” olacaktır. Bütün uluslar arası sözleşmelerde, insan haklarına ilişkin evrensel bildirilerde tanımlanan 1 numaralı insan hakkı yaşama hakkıdır. Bunun dışında tanımlanan diğer bütün insan hakları yaşama hakkından sonra gelir. Çünkü insanın yaşama hakkı yoksa diğer hakların hiçbir anlamı ve değeri kalmaz.

Kur’an-ı Kerim’de cana kıymanın ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade eden ünlü ayet mealen şöyle: “Kim bir insanı haksız yere (dince ve toplumca tanınmış bir meşruiyeti olmadan) öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir insanın hayatını kurtarırsa bütün insanlara hayat vermiş gibi olur.” (Maide suresi: 32).

Tarih boyunca bu en kutsal insan hakkını yani yaşama hakkını ortadan kaldırmanın, bir hayata son vermenin toplumca meşru sayılan nedenleri olmuştur. Ama her zaman bir hayatı ortadan kaldırmanın kuralları, koşulları olmuştur. İnsan onuruyla bağdaşmayan, vahşet ve işkence sayılacak bir yöntemle insan öldürmek örgütlü hiçbir toplumda meşru sayılmamıştır. Dinler açısından da durum farklı değildir. Sözgelişi, İslam dini, bir insanın dirisine işkence yapmayı, işkenceyle öldürmeyi yasakladığı gibi ölüsüne de işkence yapmayı yasaklamıştır. Ölü birinin kolunu bacağını kesmek, doğramak, vücudunu delik deşik etmek, iç organlarını yerinden çıkarmak, parçalamak, yakmak gibi işlemleri haram kılmıştır.

Şu dünyada insandan ve onun hayatından daha değerli, terazide ondan daha ağır çekecek ne olabilir? İnsan bu evrende her şeyin kendisiyle değer kazandığı varlıktır. Hangi menfaat, hangi sebep böyle bir varlığın hayatına son vermeyi meşrulaştırabilir? Mevlâna ve diğer bütün maneviyat önderlerine göre insanın değeri ve yüceliği, Tanrı'nın onu varlıkların en üstünü ve en onurlusu (eşref-i mahlûkat) olarak yaratmasından kaynaklanır. Bu yüzden hiçbir bilgisi, görgüsü, marifeti, liyakati, statüsü olmayan sıradan bir kimse bile sırf insan olduğu için değerlidir ve hürmete layıktır. Ünlü bilge Sadi, “Dünyanın bütün servetleri, bütün dünyanın saltanatı, haksız yere akıtılan bir damla insan kanına değmez” diyor.

Dikkat edilmesi gereken bir nokta da işlenen cinayetlerin büyük bir bölümünün tuzak kurarak, pusuya düşürerek, baskın yaparak kalleşçe, namertçe işlenmiş olmasıdır. Düşmanını er meydanına davet edip kozunu mertçe pay etmeye kalkışan hemen hemen yok gibi.

            Kimi cinayetlerin gerekçesi tipik bir feodal zihniyetin aynası gibidir: “Bana yan baktı, işini bitirdim!”, “Oy verdiğim partiye, tuttuğum takıma hakaret etti, çektim vurdum!”, “Trafikte yol istedim, vermedi, bir de tantana yaptı; ben de haddini bildirdim!” Böyle bir sürü dokunulmazlık, sataşılmazlık kibir ve ilkelliği! Diyalog ve uzlaşma kültüründen nasipsizlik, magandalık!

Yazının devamı...

MÜSLÜMANLIKTA KADER İNANCI

10 Mayıs 2021

Kur’an’da Yüce Rabbimizin her şeyi ölçüp biçerek, hesaplı ve dengeli olarak yarattığına ilişkin ayetler bulunmaktadır.

O’nun katında her şey bir ölçü iledir.”[1]

“Şüphesiz ki biz her şeyi bir takdir (ölçü, hesap, plan) ile yarattık.”[2] bu anlamdaki ayetlerdendir.

Bu ayetler bize şunu anlatmaktadır: Evrende ve onun bir parçası olan dünyamızda hiçbir varlık (yaratık), hiçbir olay kendiliğinden veya tesadüfen (rastlantı sonucu) meydana gelmez. Ancak Allah’ın takdiriyle, iradesiyle, dilemesiyle ortaya çıkar, gerçekleşir.

Kur’an ayetlerinde, “ölçü”, “hesap”, “takdir” kelimeleri karşılığı hep “kader” ve ondan türeyen (takdir de aynı köktendir) sözler kullanılmıştır. Kader, iman esaslarından biri olarak şöyle tanımlanıyor: “Allah’ın, tüm evrende olmuş, olmakta ve olacak olan şeylerin nerede, ne zaman, nasıl ve nice olacağını önceden bilmesi ve buna göre takdir etmesi (kararlaştırması) dir.” Bu takdir tüm varlıklar için geçerlidir. İnsan, hayvan, eşya, canlı, cansız hiçbir şey bunun dışında değildir. Evrende hiçbir şekilde başıboşluktan, tesadüften söz edilemez. İlk çağın ünlü filozofu Sokrates “Evrende tesadüfe tesadüf edilmez.” diyor. 20. yüzyılın büyük fizik bilgini Einstein ise “Tanrı zar atmaz.” (hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz) sözüyle Sokrates’i onaylıyor. Ünlü yazar Anatole France da, “Tesadüf, Tanrı’nın kendi imzasını atmak istemediği yerde kullandığı takma addır.” diyerek, dünyada hiçbir olayın, hiçbir gelişmenin, kimi insanların sandığının aksine kendiliğinden ortaya çıkmadığını anlatmak istiyor. Gerçekten evrende her şey, en ince ayrıntısına kadar Allah tarafından önceden programlanmıştır. Evrende ve dünyamızda gelişen olaylar, durumlar Allah’ın önceden belirlediği programa göredir. Buna din dilinde “kaza” denir. Kaza Allah’ın önceden, ta başından bildiği ve takdir ettiği (programladığı) şeylerin o programa uygun olarak saati, dakikası gelince ortaya çıkması, gerçekleşmesidir. Buradaki kaza, verilmiş bir kararın infaz edilmesi, uygulanması anlamındadır. Kader, karar verme; kaza da onun uygulanmasıdır.

Evrenin bir parçası olarak insanların da bir kadere sahip olduğu açıktır. Yüce Allah bizimle ilgili her şeyi, bizim asla bilemeyeceğimiz şeyleri de bilir. Çünkü her bilgi O’nun katında mevcuttur. Nerede, ne yapacağız; hangi sevabı, hangi günahı işleyeceğiz; nerede neyle karşılaşacağız? Hepsini Allah bilir. Allah’ın bunları bilmesi, bizim kaderin mahkûmu olduğumuzu göstermez. Çünkü biz bir şeyi Allah bildiği için yapmayız, biz zaten yapacağımız için Allah bilir. İrademiz dışında gerçekleştiğini düşündüğümüz bazı olayların da, tedbirli ve temkinli davranmamak yüzünden başımıza geldiği söylenebilir. Ama “Kulun tedbiri takdirin sınırına kadardır.” sözü de bir gerçeği ifade etmektedir. Sonuç olarak biz insanlar irade ve insiyatif sahibi varlıklarız. Buna bağlı olarak da yapıp ettiklerimizden sorumluyuz. Her şeye rağmen kaderle ilgili olarak kafamızı kurcalayan bütün sorulara cevap verecek ve açıklama getirecek bilgi ve birikimden yoksunuz.

            Bu açıklamalar kadere teorik bir yaklaşım denemesidir. Pratik ve pragmatik olarak kadere nasıl yaklaşmamız gerektiğini ise peygamberimizden öğreniyoruz. Peygamberimiz, ashabını kader konusunu çok fazla kurcalamamak yönünde uyarmış, daha önce birçok kavmin kader hakkında ileri geri konuşmak, dipsiz tartışmalara girmek yüzünden sapıttıklarını ifade etmiştir. Ashabının bu uyarıları doğru değerlendirdiğinin şöyle bir belgesi de vardır: Bir gün bir sahabî,  bir başka sahabîye soruyor:

—Kader konusunda ne düşünüyorsun?

Yazının devamı...

DİNİMİZDE AĞAÇ SEVGİSİ

9 Mayıs 2021

Ağaç ve yeşillik, son yıllarda nüfusu milyonu aşan büyük kentlerde, beton yığınları arasında doğup büyüyüp yaşamak zorunda olan insanların en büyük hasreti olmuştur. Bu hasret giderek yoğunlaşmaktadır. Yakın bir gelecekte, sokağa çıkınca gökyüzünden başka bir yanın görünmediği kentlerde doğup büyümeye başlayan çocuklar, eğer resimlerini de görmeyecek olurlarsa, ağacı ruh gibi soyut bir varlık olarak algılayacaklardır. İnsanoğluna, sağladığı oksijenle nefes alışından evindeki mobilyaya, okuduğu kitaba, yazdığı kâğıda kadar sayısız alanda hizmeti dokunan ağaç, kent halkının hayatından maalesef bu kadar uzaklaştırılmış olacaktır. Bu durum herhangi bir millet için önemsenmeyebilir, ama Türk milleti gibi din ve tarihinden çok ciddi bir ağaç sevgisi ve saygısı miras almış bir toplum için acı verici bir gelişmedir.     

            Türk milleti, ağaç yetiştirmede, ağacın dilinden anlamada, başka milletlere örnek olacak bilgi ve kültür birikimine sahiptir. Bundan da önemlisi atalarımız, ağaca yalnızca canlı bir varlık olarak değil, bir insan gibi ruh sahibi, acı duyan; yetişmesi kolay olmayan bir varlık olarak yaklaşmışlardır. Fatih, bugün İstanbul’un kıyısında adıyla anılan ormanı kastederek, “Kim ormanımdan bilgim dışında bir ağaç keserse, ben de onun kellesini keserim!” diyerek ağaca verdiği değeri ilan etmiştir. Yine atalarımızın, “Yaş kesen, baş keser”, “Yaş ağaca balta vuran el onmaz”, “Yaş kesen, baş kesen, taş kesen iflah olmaz” gibi sözleri bu anlayıştan doğmuştur.           

            Edebiyatımız ağaç güzellemeleriyle, ağaç yüceltmeleriyle doludur. İslamî Türk edebiyatının ilk değerli örneklerinden olan Dede Korkut hikâyelerinde birçok ağaç güzellemesi yer alır.

            Ağaç ağaç der isem sana üzülme ağaç

            Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç

            Erlerin şahı Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç        

            Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç

           

Yazının devamı...

ÖZÜR DİLEME VE ÖZELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ

8 Mayıs 2021

Biz Türkler, birey olarak da tolum olarak özür dileme ve özeleştiri kültüründen nasipsiziz. Hâlbuki özür dileme ve özeleştiri, uygar bir insan olmanın en başta gelen gereğidir. Bilerek ya da bilmeyerek dışımızdaki insanları inciten, üzen bir yanlış yapıldığında o yanlışın itiraf edilmesi ve özür dilenmesi, çağdaş bir insan olmanın çok basit bir kuralıdır. Sanıldığı gibi bizi küçültmez, aksine güvenilirliğimizi arttırır. Batılılar bunu hiçbir komplekse kapılmadan çok kolay, çok rahat yapabiliyorlar. Geçekte ise böyle bir tutum biz Müslümanlara herkesten çok yakışır. Çünkü peygamberimiz insanların yanlış yapmasının tabii olduğunu belirterek yaptığımız yanlışları itiraftan çekinmememizi istemiştir. Bir kimse yanlışını itiraf ettiğinde de bu yanlışa muhatap olanların hiç mırın kırın etmeden bunları bağışlamasını emretmiştir. Şu hadis en güzel referanstır: “Sizin içinizde en kötü, en hayırsız olanlar; hata ve mazeret kabul etmeyenler, kusurları bağışlamayanlardır.”

Böyle bir referansa rağmen ne eskide ne yenide, hiçbir devirde bizim toplumumuz kadar özeleştiri kültürü oluşturamamış başka toplum azdır. Bireysel alanda, kişisel ilişkilerimizde böyle olduğu gibi toplumsal ve resmi hayatımızda da böyledir. Samimi bir özürle aramızdaki buzların eriyeceğini, inandırıcı bir pişmanlıkla kilitli kalplerin ardına kadar açılacağını düşünemiyor,  böyle bir olgunluğu sevdiklerimizden bile esirgiyoruz. Feodalite Batıda doğmuş ve yaşamış olmasına rağmen “dediğim dedik, çaldığım düdük” şeklindeki etkisini en çok bizim üzerimizde göstermiştir. Bu yüzden her sözümüzün, her davranışımızın, her icraatımızın doğruluğu konusunda kendimize çok güveniyor, tersine bir ihtimale yer vermiyoruz. Kendimize böyle baktığımız için özür dilediğimizde, özeleştiri yaptığımızda bütün prestijimizin yok olacağını, itibarımızın dibe vuracağını, otoritemizin yok olacağını sanıyoruz.

Böyle sandığımız için de hemen her devirde ehliyetsizliği, kayırmacılığı, yanlışlığı, yolsuzluğu açığa çıkmış mevki ve makam sahiplerimiz özür dileyip istifa edeceklerine hiçbir şey olmamış gibi konumlarını korumaktadırlar. Bir Japon bürokrat böyle bir noktaya geldiği zaman istifa ile yetinmez, intihara kadar yol alabilir. Çoğu Avrupalı bürokrat ve devlet adamı da yanlış yaptığı,  iltimas yaptığı, yolsuzluğa bulaştığı kanıtlandığında tereddütsüz istifaya başvurur. Biraz düşünüldüğünde Avrupalı çok sayıda politikacının, devlet adamının, bürokratın afişe olmuş yetersizlikleri, yanlışlıkları veya yolsuzlukları karşısında tereddütsüz istifaya başvurdukları hatırlanır. Böyle durumlarda istifa etmeyen Batılı son derece istisnadır. Bizde ise kural olarak değil, istisna olarak bile istifa eden hatırlanmaz. İstifa diye bir müessesenin olduğu bile bilinmez.

Avrupalının en önemli farkı, geçmişiyle yüzleşmek, günah çıkarmaktır. Hıristiyanlığın tarih boyunca Avrupalıya sağladığı en büyük kazanç; günahlarını, suçlarını itiraf etme geleneğidir. Bunu çok rahat yapabiliyorlar. Feodalite bu kıtada kurulmuş, burada hüküm sürmüş olmasına rağmen yaptıkları her şeyin doğru olduğu gibi feodal bir tutumda ısrar etmiyorlar. Kendimize bakınca bunun ne kadar imrenilecek bir erdem olduğunu anlayabiliyoruz. Türkiye’de sıradan vatandaştan her kademedeki yöneticiye kadar, “Ben ne istersem yaparım, yaptığım da doğrudur!” feodal mantığı geçerlidir. Kimsede hatasını kabul etme ve özür dileme olgunluğu görülmüyor. Çünkü dünyada hatasını kabul etmenin veya yanıldığını itiraf etmenin Türk insanı kadar kendisine zor gelen bir başka millet ferdi yoktur. Herhalde bu da az gelişmişliğin bir sonucudur.

Bir insan için olgunluğun, medeniliğin şaşmaz kriteri; hatasını, yanlışını, eğer işini gerektiği gibi yapamıyorsa ehliyetsizliğini hiçbir eziklik duymadan, “yanılmak, başaramamak insancadır” deyip itiraf edebilmesi ve özür dileyebilmesidir. Bunun ötesi, aması maması yoktur!

 Dini bilgiler

ENE’L-HAK

“Ben hakkım”

Yazının devamı...

CAMİ MİMARİSİNDE TÜRKLER

7 Mayıs 2021

Müslüman mabedinin hususi adı camidir. Cami, “toplayan, bir araya getiren” anlamındadır. İmparatorluk döneminde mahalle aralarında beş vakit namazın edası için yapılmış daha küçük ölçekli camilere mescit denmiştir. Mescit de “secde edilen yer” demektir. Mescit adı yavaş yavaş terk edilmekte, artık her İslam mabedine cami denmektedir.  Bursa, Edirne, İstanbul gibi imparatorluk merkezi olmuş şehirlerde padişahlar tarafından yaptırılmış büyük ölçekli camilere de “selâtin camileri” (sultanlar/padişahlar tarafından yaptırılan camiler) denmiştir.

            Camiler, hem estetik hem de işlevsel açıdan mükemmel olmasına özen gösterilmiş yapılardır. Bilhassa Müslüman Türkler, camilerin her iki bakımdan da kusursuz olmasına çok önem vermişler, bu yapıların mimarisinde birçok yeniliklere ve orijinalliklere imza atmışlardır. Cami mimarisi Türklerin elinde hat sanatında olduğu gibi güzelliğinin zirvesine tırmanmıştır. Bu yapılar, manevî yönden dinî havayı en güzel şekilde teneffüs etmeye hizmet ettiği kadar, fizikî bakımdan da sağlamlığı ve kusursuzluğu temsil ederler. Bugün bir Süleymaniye’nin, bir Selimiye’nin, günümüzün son derece gelişmiş mimarlık teknolojisi, malzeme bilgisi ve sahip olunan maddî imkânlarıyla dahi inşa edilebileceğine şüphe ile bakılmaktadır. Mehmet Akif, Sinan’ın şaheseri Süleymaniye için bu duruma işaret ederek şöyle diyor:

                        Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

                        Onu en çulpa herifler de emin ol becerir.

                        Sade sen gösteriver “işte budur kubbe” diye,

                        İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.

                        Ama gel de kaldıralım dendi mi heyhat, o zaman

                        Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.

Yazının devamı...

ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK

6 Mayıs 2021

Alçak gönüllülük, kimseye tepeden bakmamak, kimseyi küçümsememek, kendini kimseden üstün görmemek, yaptıklarıyla, başarılarıyla, övünmemek ve şımarmamaktır. Tevazu da aynı anlamda kullanılmaktadır. İslam dininde tevazu övülmüş, müminlerin tevazu sahibi olmaları istenmiştir. Alçak gönüllülüğün karşıtı kibirdir, kendini beğenmedir. Bu ise dinimizde haram kılınmıştır. Dinimize göre insanların salt insan olmak bakımından birbirinden üstünlüğü yoktur. Peygamberimiz, “İnsanlar, tarağın dişleri gibidir, birbirinin eşidir”[1] “Müslümanlıkta şunun bunun soyundan gelme ne övünme ne de yerinme sebebidir[2] gibi hadisleriyle insanların insan olmak hasebiyle birbirinden üstünlüğünü reddeder. Mevki, mal-mülk, servet gibi değişici, yok olucu unsurlar da dinimizde üstünlük sebebi olarak görülmez. İnsanın üstünlüğü ancak iman gibi, salih amel gibi, doğruluk gibi temel insanî değerlerle ölçülür. Tevazu da bu değerlerden biridir.

            Tevazu’nun en güzel örneği Peygamberimiz (s.a.v.)’dir. O, herkese karşı alçak gönüllü davranır, kimseyi incitmez, kimseyi kırmazdı. Çocuklarla, kimsesizlerle, öksüz ve yetimlerle bilhassa ilgilenir, ihtiyaçlarını sorar, gönüllerini alırdı. “Alçakgönüllülüğü dolayısıyla Allah’ın şerefini yükseltmediği kimse yoktur”[3] hadisiyle de alçak gönüllülüğün değerini pekiştirmiştir.

            Tasavvuf büyüklerinin en fazla önemsedikleri erdem tevazudur. Bunu Allah yolunda ilerlemekte ilk adım olarak görürler. Hiçbir din ulusu, tevazu sahibi olmadan Allah yolunda mesafe alınabileceğini kabul etmez. Tevazu özünde nefsi, bir anlamda da benliği öldürmektir. Tasavvuf yolcusunun ilk aşacağı baraj, nefsin, nefs-i emmare denen, insana her kötülüğü telkin eden, şartlar oluşunca da kötülüğü işleten en ham safhasıdır.

            Büyük veli Hasan Basrî’nin ilkesi şudur: “Sabah evden çıktığın andan itibaren karşılaştığın hiç kimseden kendini üstün görmeyeceksin.”

            Yine bu din uluları, tevazuda toprak gibi olmayı öğütlemişlerdir. Çünkü toprak en iyi tevazu örneğidir. Biz insanlar her türlü pisliği ona atarız, o bizim için en güzel hububatı, sebze ve meyveleri, gülleri, karanfilleri yetiştirir. Alçakgönüllü insanlar da toprak gibidir, kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Kimseyi aşağılamaz.

Âşık Veysel,

            Karnın yardım kazmayınan, belinen

            Yine beni karşıladı gülinen

Yazının devamı...