MÜSLÜMANLIKTA KADER İNANCI

10 Mayıs 2021

Kur’an’da Yüce Rabbimizin her şeyi ölçüp biçerek, hesaplı ve dengeli olarak yarattığına ilişkin ayetler bulunmaktadır.

O’nun katında her şey bir ölçü iledir.”[1]

“Şüphesiz ki biz her şeyi bir takdir (ölçü, hesap, plan) ile yarattık.”[2] bu anlamdaki ayetlerdendir.

Bu ayetler bize şunu anlatmaktadır: Evrende ve onun bir parçası olan dünyamızda hiçbir varlık (yaratık), hiçbir olay kendiliğinden veya tesadüfen (rastlantı sonucu) meydana gelmez. Ancak Allah’ın takdiriyle, iradesiyle, dilemesiyle ortaya çıkar, gerçekleşir.

Kur’an ayetlerinde, “ölçü”, “hesap”, “takdir” kelimeleri karşılığı hep “kader” ve ondan türeyen (takdir de aynı köktendir) sözler kullanılmıştır. Kader, iman esaslarından biri olarak şöyle tanımlanıyor: “Allah’ın, tüm evrende olmuş, olmakta ve olacak olan şeylerin nerede, ne zaman, nasıl ve nice olacağını önceden bilmesi ve buna göre takdir etmesi (kararlaştırması) dir.” Bu takdir tüm varlıklar için geçerlidir. İnsan, hayvan, eşya, canlı, cansız hiçbir şey bunun dışında değildir. Evrende hiçbir şekilde başıboşluktan, tesadüften söz edilemez. İlk çağın ünlü filozofu Sokrates “Evrende tesadüfe tesadüf edilmez.” diyor. 20. yüzyılın büyük fizik bilgini Einstein ise “Tanrı zar atmaz.” (hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz) sözüyle Sokrates’i onaylıyor. Ünlü yazar Anatole France da, “Tesadüf, Tanrı’nın kendi imzasını atmak istemediği yerde kullandığı takma addır.” diyerek, dünyada hiçbir olayın, hiçbir gelişmenin, kimi insanların sandığının aksine kendiliğinden ortaya çıkmadığını anlatmak istiyor. Gerçekten evrende her şey, en ince ayrıntısına kadar Allah tarafından önceden programlanmıştır. Evrende ve dünyamızda gelişen olaylar, durumlar Allah’ın önceden belirlediği programa göredir. Buna din dilinde “kaza” denir. Kaza Allah’ın önceden, ta başından bildiği ve takdir ettiği (programladığı) şeylerin o programa uygun olarak saati, dakikası gelince ortaya çıkması, gerçekleşmesidir. Buradaki kaza, verilmiş bir kararın infaz edilmesi, uygulanması anlamındadır. Kader, karar verme; kaza da onun uygulanmasıdır.

Evrenin bir parçası olarak insanların da bir kadere sahip olduğu açıktır. Yüce Allah bizimle ilgili her şeyi, bizim asla bilemeyeceğimiz şeyleri de bilir. Çünkü her bilgi O’nun katında mevcuttur. Nerede, ne yapacağız; hangi sevabı, hangi günahı işleyeceğiz; nerede neyle karşılaşacağız? Hepsini Allah bilir. Allah’ın bunları bilmesi, bizim kaderin mahkûmu olduğumuzu göstermez. Çünkü biz bir şeyi Allah bildiği için yapmayız, biz zaten yapacağımız için Allah bilir. İrademiz dışında gerçekleştiğini düşündüğümüz bazı olayların da, tedbirli ve temkinli davranmamak yüzünden başımıza geldiği söylenebilir. Ama “Kulun tedbiri takdirin sınırına kadardır.” sözü de bir gerçeği ifade etmektedir. Sonuç olarak biz insanlar irade ve insiyatif sahibi varlıklarız. Buna bağlı olarak da yapıp ettiklerimizden sorumluyuz. Her şeye rağmen kaderle ilgili olarak kafamızı kurcalayan bütün sorulara cevap verecek ve açıklama getirecek bilgi ve birikimden yoksunuz.

            Bu açıklamalar kadere teorik bir yaklaşım denemesidir. Pratik ve pragmatik olarak kadere nasıl yaklaşmamız gerektiğini ise peygamberimizden öğreniyoruz. Peygamberimiz, ashabını kader konusunu çok fazla kurcalamamak yönünde uyarmış, daha önce birçok kavmin kader hakkında ileri geri konuşmak, dipsiz tartışmalara girmek yüzünden sapıttıklarını ifade etmiştir. Ashabının bu uyarıları doğru değerlendirdiğinin şöyle bir belgesi de vardır: Bir gün bir sahabî,  bir başka sahabîye soruyor:

—Kader konusunda ne düşünüyorsun?

Yazının devamı...

DİNİMİZDE AĞAÇ SEVGİSİ

9 Mayıs 2021

Ağaç ve yeşillik, son yıllarda nüfusu milyonu aşan büyük kentlerde, beton yığınları arasında doğup büyüyüp yaşamak zorunda olan insanların en büyük hasreti olmuştur. Bu hasret giderek yoğunlaşmaktadır. Yakın bir gelecekte, sokağa çıkınca gökyüzünden başka bir yanın görünmediği kentlerde doğup büyümeye başlayan çocuklar, eğer resimlerini de görmeyecek olurlarsa, ağacı ruh gibi soyut bir varlık olarak algılayacaklardır. İnsanoğluna, sağladığı oksijenle nefes alışından evindeki mobilyaya, okuduğu kitaba, yazdığı kâğıda kadar sayısız alanda hizmeti dokunan ağaç, kent halkının hayatından maalesef bu kadar uzaklaştırılmış olacaktır. Bu durum herhangi bir millet için önemsenmeyebilir, ama Türk milleti gibi din ve tarihinden çok ciddi bir ağaç sevgisi ve saygısı miras almış bir toplum için acı verici bir gelişmedir.     

            Türk milleti, ağaç yetiştirmede, ağacın dilinden anlamada, başka milletlere örnek olacak bilgi ve kültür birikimine sahiptir. Bundan da önemlisi atalarımız, ağaca yalnızca canlı bir varlık olarak değil, bir insan gibi ruh sahibi, acı duyan; yetişmesi kolay olmayan bir varlık olarak yaklaşmışlardır. Fatih, bugün İstanbul’un kıyısında adıyla anılan ormanı kastederek, “Kim ormanımdan bilgim dışında bir ağaç keserse, ben de onun kellesini keserim!” diyerek ağaca verdiği değeri ilan etmiştir. Yine atalarımızın, “Yaş kesen, baş keser”, “Yaş ağaca balta vuran el onmaz”, “Yaş kesen, baş kesen, taş kesen iflah olmaz” gibi sözleri bu anlayıştan doğmuştur.           

            Edebiyatımız ağaç güzellemeleriyle, ağaç yüceltmeleriyle doludur. İslamî Türk edebiyatının ilk değerli örneklerinden olan Dede Korkut hikâyelerinde birçok ağaç güzellemesi yer alır.

            Ağaç ağaç der isem sana üzülme ağaç

            Mekke ile Medine’nin kapısı ağaç

            Erlerin şahı Ali’nin Düldülünün eyeri ağaç        

            Şah Hasan ile Hüseyin’in beşiği ağaç

           

Yazının devamı...

ÖZÜR DİLEME VE ÖZELEŞTİRİ KÜLTÜRÜ

8 Mayıs 2021

Biz Türkler, birey olarak da tolum olarak özür dileme ve özeleştiri kültüründen nasipsiziz. Hâlbuki özür dileme ve özeleştiri, uygar bir insan olmanın en başta gelen gereğidir. Bilerek ya da bilmeyerek dışımızdaki insanları inciten, üzen bir yanlış yapıldığında o yanlışın itiraf edilmesi ve özür dilenmesi, çağdaş bir insan olmanın çok basit bir kuralıdır. Sanıldığı gibi bizi küçültmez, aksine güvenilirliğimizi arttırır. Batılılar bunu hiçbir komplekse kapılmadan çok kolay, çok rahat yapabiliyorlar. Geçekte ise böyle bir tutum biz Müslümanlara herkesten çok yakışır. Çünkü peygamberimiz insanların yanlış yapmasının tabii olduğunu belirterek yaptığımız yanlışları itiraftan çekinmememizi istemiştir. Bir kimse yanlışını itiraf ettiğinde de bu yanlışa muhatap olanların hiç mırın kırın etmeden bunları bağışlamasını emretmiştir. Şu hadis en güzel referanstır: “Sizin içinizde en kötü, en hayırsız olanlar; hata ve mazeret kabul etmeyenler, kusurları bağışlamayanlardır.”

Böyle bir referansa rağmen ne eskide ne yenide, hiçbir devirde bizim toplumumuz kadar özeleştiri kültürü oluşturamamış başka toplum azdır. Bireysel alanda, kişisel ilişkilerimizde böyle olduğu gibi toplumsal ve resmi hayatımızda da böyledir. Samimi bir özürle aramızdaki buzların eriyeceğini, inandırıcı bir pişmanlıkla kilitli kalplerin ardına kadar açılacağını düşünemiyor,  böyle bir olgunluğu sevdiklerimizden bile esirgiyoruz. Feodalite Batıda doğmuş ve yaşamış olmasına rağmen “dediğim dedik, çaldığım düdük” şeklindeki etkisini en çok bizim üzerimizde göstermiştir. Bu yüzden her sözümüzün, her davranışımızın, her icraatımızın doğruluğu konusunda kendimize çok güveniyor, tersine bir ihtimale yer vermiyoruz. Kendimize böyle baktığımız için özür dilediğimizde, özeleştiri yaptığımızda bütün prestijimizin yok olacağını, itibarımızın dibe vuracağını, otoritemizin yok olacağını sanıyoruz.

Böyle sandığımız için de hemen her devirde ehliyetsizliği, kayırmacılığı, yanlışlığı, yolsuzluğu açığa çıkmış mevki ve makam sahiplerimiz özür dileyip istifa edeceklerine hiçbir şey olmamış gibi konumlarını korumaktadırlar. Bir Japon bürokrat böyle bir noktaya geldiği zaman istifa ile yetinmez, intihara kadar yol alabilir. Çoğu Avrupalı bürokrat ve devlet adamı da yanlış yaptığı,  iltimas yaptığı, yolsuzluğa bulaştığı kanıtlandığında tereddütsüz istifaya başvurur. Biraz düşünüldüğünde Avrupalı çok sayıda politikacının, devlet adamının, bürokratın afişe olmuş yetersizlikleri, yanlışlıkları veya yolsuzlukları karşısında tereddütsüz istifaya başvurdukları hatırlanır. Böyle durumlarda istifa etmeyen Batılı son derece istisnadır. Bizde ise kural olarak değil, istisna olarak bile istifa eden hatırlanmaz. İstifa diye bir müessesenin olduğu bile bilinmez.

Avrupalının en önemli farkı, geçmişiyle yüzleşmek, günah çıkarmaktır. Hıristiyanlığın tarih boyunca Avrupalıya sağladığı en büyük kazanç; günahlarını, suçlarını itiraf etme geleneğidir. Bunu çok rahat yapabiliyorlar. Feodalite bu kıtada kurulmuş, burada hüküm sürmüş olmasına rağmen yaptıkları her şeyin doğru olduğu gibi feodal bir tutumda ısrar etmiyorlar. Kendimize bakınca bunun ne kadar imrenilecek bir erdem olduğunu anlayabiliyoruz. Türkiye’de sıradan vatandaştan her kademedeki yöneticiye kadar, “Ben ne istersem yaparım, yaptığım da doğrudur!” feodal mantığı geçerlidir. Kimsede hatasını kabul etme ve özür dileme olgunluğu görülmüyor. Çünkü dünyada hatasını kabul etmenin veya yanıldığını itiraf etmenin Türk insanı kadar kendisine zor gelen bir başka millet ferdi yoktur. Herhalde bu da az gelişmişliğin bir sonucudur.

Bir insan için olgunluğun, medeniliğin şaşmaz kriteri; hatasını, yanlışını, eğer işini gerektiği gibi yapamıyorsa ehliyetsizliğini hiçbir eziklik duymadan, “yanılmak, başaramamak insancadır” deyip itiraf edebilmesi ve özür dileyebilmesidir. Bunun ötesi, aması maması yoktur!

 Dini bilgiler

ENE’L-HAK

“Ben hakkım”

Yazının devamı...

CAMİ MİMARİSİNDE TÜRKLER

7 Mayıs 2021

Müslüman mabedinin hususi adı camidir. Cami, “toplayan, bir araya getiren” anlamındadır. İmparatorluk döneminde mahalle aralarında beş vakit namazın edası için yapılmış daha küçük ölçekli camilere mescit denmiştir. Mescit de “secde edilen yer” demektir. Mescit adı yavaş yavaş terk edilmekte, artık her İslam mabedine cami denmektedir.  Bursa, Edirne, İstanbul gibi imparatorluk merkezi olmuş şehirlerde padişahlar tarafından yaptırılmış büyük ölçekli camilere de “selâtin camileri” (sultanlar/padişahlar tarafından yaptırılan camiler) denmiştir.

            Camiler, hem estetik hem de işlevsel açıdan mükemmel olmasına özen gösterilmiş yapılardır. Bilhassa Müslüman Türkler, camilerin her iki bakımdan da kusursuz olmasına çok önem vermişler, bu yapıların mimarisinde birçok yeniliklere ve orijinalliklere imza atmışlardır. Cami mimarisi Türklerin elinde hat sanatında olduğu gibi güzelliğinin zirvesine tırmanmıştır. Bu yapılar, manevî yönden dinî havayı en güzel şekilde teneffüs etmeye hizmet ettiği kadar, fizikî bakımdan da sağlamlığı ve kusursuzluğu temsil ederler. Bugün bir Süleymaniye’nin, bir Selimiye’nin, günümüzün son derece gelişmiş mimarlık teknolojisi, malzeme bilgisi ve sahip olunan maddî imkânlarıyla dahi inşa edilebileceğine şüphe ile bakılmaktadır. Mehmet Akif, Sinan’ın şaheseri Süleymaniye için bu duruma işaret ederek şöyle diyor:

                        Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

                        Onu en çulpa herifler de emin ol becerir.

                        Sade sen gösteriver “işte budur kubbe” diye,

                        İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.

                        Ama gel de kaldıralım dendi mi heyhat, o zaman

                        Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.

Yazının devamı...

ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK

6 Mayıs 2021

Alçak gönüllülük, kimseye tepeden bakmamak, kimseyi küçümsememek, kendini kimseden üstün görmemek, yaptıklarıyla, başarılarıyla, övünmemek ve şımarmamaktır. Tevazu da aynı anlamda kullanılmaktadır. İslam dininde tevazu övülmüş, müminlerin tevazu sahibi olmaları istenmiştir. Alçak gönüllülüğün karşıtı kibirdir, kendini beğenmedir. Bu ise dinimizde haram kılınmıştır. Dinimize göre insanların salt insan olmak bakımından birbirinden üstünlüğü yoktur. Peygamberimiz, “İnsanlar, tarağın dişleri gibidir, birbirinin eşidir”[1] “Müslümanlıkta şunun bunun soyundan gelme ne övünme ne de yerinme sebebidir[2] gibi hadisleriyle insanların insan olmak hasebiyle birbirinden üstünlüğünü reddeder. Mevki, mal-mülk, servet gibi değişici, yok olucu unsurlar da dinimizde üstünlük sebebi olarak görülmez. İnsanın üstünlüğü ancak iman gibi, salih amel gibi, doğruluk gibi temel insanî değerlerle ölçülür. Tevazu da bu değerlerden biridir.

            Tevazu’nun en güzel örneği Peygamberimiz (s.a.v.)’dir. O, herkese karşı alçak gönüllü davranır, kimseyi incitmez, kimseyi kırmazdı. Çocuklarla, kimsesizlerle, öksüz ve yetimlerle bilhassa ilgilenir, ihtiyaçlarını sorar, gönüllerini alırdı. “Alçakgönüllülüğü dolayısıyla Allah’ın şerefini yükseltmediği kimse yoktur”[3] hadisiyle de alçak gönüllülüğün değerini pekiştirmiştir.

            Tasavvuf büyüklerinin en fazla önemsedikleri erdem tevazudur. Bunu Allah yolunda ilerlemekte ilk adım olarak görürler. Hiçbir din ulusu, tevazu sahibi olmadan Allah yolunda mesafe alınabileceğini kabul etmez. Tevazu özünde nefsi, bir anlamda da benliği öldürmektir. Tasavvuf yolcusunun ilk aşacağı baraj, nefsin, nefs-i emmare denen, insana her kötülüğü telkin eden, şartlar oluşunca da kötülüğü işleten en ham safhasıdır.

            Büyük veli Hasan Basrî’nin ilkesi şudur: “Sabah evden çıktığın andan itibaren karşılaştığın hiç kimseden kendini üstün görmeyeceksin.”

            Yine bu din uluları, tevazuda toprak gibi olmayı öğütlemişlerdir. Çünkü toprak en iyi tevazu örneğidir. Biz insanlar her türlü pisliği ona atarız, o bizim için en güzel hububatı, sebze ve meyveleri, gülleri, karanfilleri yetiştirir. Alçakgönüllü insanlar da toprak gibidir, kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Kimseyi aşağılamaz.

Âşık Veysel,

            Karnın yardım kazmayınan, belinen

            Yine beni karşıladı gülinen

Yazının devamı...

MÜSLÜMANLARIN HAYATINDA TEORİ VE PRATİK ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

5 Mayıs 2021

Zamanımızda var olan hiçbir dinin ve hiçbir ideolojinin teorisi/nazariyesi ile mensuplarının pratikleri, yani davranışları arasında, Müslümanlık ve Müslümanlarınki kadar terslik, uyuşmazlık, çelişki yoktur. Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu İslam’ın iyilik, güzellik, bilhassa dürüstlük adına verdiği buyrukların neredeyse hiçbirine uyma gereği duymadan, bu konuda en küçük çaba göstermeden hayatını sürdürüyor ve gerine gerine de, “Müslümanım!” diyorlar. Bunu söylerken de İslam’ı yalnızca namaz, oruç gibi belirli ibadetlerin yapılmasıyla; kadınların örtünmesiyle; alkollü içkilerden uzak durulmasıyla gereği

yerine getirilen bir din olarak algılıyorlar.

            Müslümanlar; Müslümanlığın Hak ve adalete, kul (insan) haklarına riayete; verilen sözü tutmaya; yalandan, hileden, sahtekârlıktan mutlak bir şekilde uzak durmaya; gerçek Müslümanlığın ancak bunlarla mümkün olduğuna dair açık seçik buyruklarından hiç haberleri yokmuş gibi yaşıyorlar.

            İslam’ın teorisi ile Müslümanların pratiği arasındaki en önemli çelişkilerden biri; hak ve adalete uyma, insan (kul) haklarına saygı gösterme konusunda yaşanmaktadır. Müslümanlığın üzerinde eşsiz bir duyarlılık gösterdiği ilke, her alanda hak ve adaletin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi; kimliği, aidiyeti, mensubiyeti ne olursa olsun hiçbir kimsenin ve hiçbir toplum kesiminin zerre kadar zulüm ve haksızlığa uğramamasıdır. Pratik ise bunun tam tersidir.

“Küfür ile âbâd olunur, zulüm ile âbâd olunmaz!”

            Bu, tarihte İslam dünyasından yükselen; bir devletin dinsiz, inançsız bile olsa varlığını sürdürebileceğine; ama zulme saparsa yaşamasının mümkün olmayacağına güçlü vurgu yapan bir sestir.

Yakınlarda vefat eden ABD’li ünlü tarihçi Bernard Lewis, Müslümanlıkta adalete verilen öneme; halkın dinli-dinsiz, Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmadan herhangi bir zulme ve herhangi bir haksızlığa uğramamasının temel amaç olduğuna her fırsatta değinmiştir. Lewis’e göre Batı’nın parlak devirleri nasıl özgürlükler sayesinde vücut bulduysa, Müslümanların parlak dönemleri de adalet sayesinde vücut bulmuştur. Yani Batı’nın yükselişinde özgürlük, Müslümanların yükselişinde adalet aynı role sahip olmuştur.

Son yüzyıllarda ve özellikle bizim yüzyılımızda İslam toplumlarında egemen olan uygulama, geçmişteki bu adalet duyarlılığıyla hiç örtüşmemekte; yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, kayırmacılık vb. görülmemiş bir hızla yayılmaktadır.

Yazının devamı...

SAVURGANLIK

4 Mayıs 2021

İsraf; yemek, içmek, giyinmek, süslenmek, herhangi bir ihtiyacımızı gidermek için yapılacak harcamada ölçüyü kaçırmak, aşırı gitmektir.

Dinle daha uyumlu bir tanım ise şöyle: Zaruret ve ihtiyaç sebebiyle yapılmayan; sevap ve iyilik amacı da gütmeyen; bilakis zararlı, meşru olmayan şeylere yapılan harcama.

Türkiye’de dar, sabit, orta, yüksek hangi gelir grubuna mensup olursa olsun, insanımızın büyük çoğunluğu özellikle satın aldığı birçok gıda maddesini iyi değerlendirememekte, bir şekilde israf yapmaktadır. Halkımızın çok azı elini vicdanına koyduğunda israf yapmadığını, bir şeyi atmadığını, dökmediğini iddia edebilecek durumdadır. Şehirlerden köylere kadar hemen her evde, her mekânda başta ekmek, sebze ve meyveler, hayvansal gıdalar dikkatsizlik ve bilinçsizlik sebebiyle israf edilmektedir. Yenilecek, içilecek, kullanılacak nitelikte birçok şey tam anlamıyla ziyan olmaktadır.

Ülkemizde en büyük savurganlığa sahne olan mekânlardan biri mutfaklardır. En çok israf edilen şey de nimetlerin başı olarak bildiğimiz ekmektir. En yoksul mutfaklarda bile ekmek israfı bulunmaktadır. Türkiye genelinde bir yılda yapılan ekmek israfının parasal karşılığı dudak uçuklatıcı rakamlara ulaşmaktadır.

Gerek aydınlanmak gerekse ısınmak için kullandığımız enerjiyi, temizliğin olmazsa olmazı olan suyu kullanırken tasarruf kurallarına uymadığımız hep dile getirilen, ama düzeltilemeyen yanlışlarımızdandır.

Ülkemizde evlerden okullara, otel ve lokantalardan fabrikalara bireysel ve toplumsal bütün mekânlarda israf bulunmaktadır. En basitinden, son derece medeni bir temizlik aracı olan ve günlük yaşamımızın vazgeçilemezi haline gelen havlu kâğıtlar, peçeteler, plastik bardak, tabak vb. çok gelişigüzel kullanılmakta; bir hizmet sırasında kullanılmış olanlarla birlikte kullanılmamış olanlar da toplanıp çöplere gönderilmektedir. Çok etkili bir temizlik aracı olan ve aynı şekilde günlük yaşamımızın bir parçası haline gelen çeşitli deterjanlar,  evler de dâhil yararlanıldıkları her ortamda bilinçsizce, gereğinden çok fazla kullanılmakta, hem gereksiz harcamaya hem de çevrenin daha çok ve hızlı kirlenmesine sebep olmaktadır.

Oysa mensubu olduğumuz İslam dini, bizi tutumlu olmaya, asla saçıp savurmamaya davet ediyor. Dinimizde savurganlık yoruma gerek bırakmayacak açıklıkta ifadelerle haram kılınmıştır. Bir Müslüman çok zengin bile olsa, gereğinden fazla harcamada bulunamaz, gösteriş harcamaları yapamaz.

Kur’an-ı Kerim’de,

Yazının devamı...

KADİR GECESİ

3 Mayıs 2021

Dinimizde müminlere armağan edilen beş değerli gece vardır. Kameri aylara göre bunlar: 1- Rebiulevvel ayının 12. gecesi (Mevlid Kandili), 2- Üç ayların ilki olan Recep ayının ilk Cuma gecesi (Regâib Kandili), 3- Yine Recep ayının 27. gecesi (Mirac Kandili), 4- Şaban ayının 15. gecesi (Berat Kandili), 5- Ramazan ayının 27. gecesi ki konumuz olan Kadir Gecesi’dir.

            Kadir Gecesi bu itibarlı gecelerin en değerlisidir. Kuran’da adıyla anılan tek muteber gecedir ve hakkında müstakil bir sure bulunmaktadır. Bu surenin anlamı şöyledir:

            “Biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sana haber veren oldu mu? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Zira o gecede her iş hakkında birtakım emirler alarak Rablerinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail) yere iner. O gece selamettir. Fecrin doğuşuna kadar devam eder.”[1]

            Bu surenin indirilmesi hakkında tefsirlerde çeşitli bilgiler verilmektedir. Bunlardan birini örnek olarak alıyoruz:

            Bir defa Peygamberimize önceki peygamberlerin ümmetlerinin ömürleri gösteriliyor. Onların ömürlerinin kendi ümmetinin ömründen daha uzun olduğunu görünce üzülüyor. Üzüntüsünün nedeni şu: Uzun ömürlü olan Allah’a daha uzun süre ibadet ve kulluk eder, daha çok O’nun rızasını (hoşnutluğunu) kazanır. Ama ömür kısa olunca böyle bir imkân söz konusu olmaz. Bunun üzerine bu sure indiriliyor. Bu surede Kuran’ın kendisinde indirildiği Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı, daha üstün olduğu bildiriliyor. Dolayısıyla Muhammed ümmeti, yani Müslümanlar, Kadir Gecesi’ni tavsiyeler doğrultusunda akıllıca değerlendirdikleri takdirde en uzun ömürlü ümmetleri bile Allah’a kullukta ve rızasını kazanmakta geride bırakabileceklerdir.

            Kadir Gecesi’nin değeri, erdemi şüphesiz, insanlığa ebedi yol gösterici olan Kuran-ı Kerim’in bu gecede inmeye başlamasından kaynaklanmaktadır. Kuran’ın Kadir Gecesi’nde inmeye başladığı kesindir; çünkü Cenab-ı Hak bunu haber vermektedir. Fakat Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on günü içinde bulunduğuna dair hadis vardır. Bu hadiste, “Kadir Gecesi’ni Ramazan ayının son on günü içinde arayınız.”[2]  buyrulmuştur. Ancak konuyla ilgili bazı araştırma ve incelemeler ve Peygamberimizin uygulamaları dikkate alınarak, Kadir Gecesi’nin Ramazanın 26’sını 27’sine bağlayan gece olduğu yolunda adeta ittifak hâsıl olmuştur. Yüz yıllardan beri de böyle uygulanmaktadır.

            Kadir Gecesi’nin mevcudiyeti gibi, Rabbimizin bu geceye özgü lütuf ve bağışlamalarının bolluğu da kesindir. Bu nedenle mümin böyle bir fırsattan yararlanmak konusunda titizlik göstermelidir. Peygamberimizin tavsiyeleri de bu doğrultudadır. “Kim erdemine inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesi’ni ihya ederse, Allah onun bütün geçmiş günahlarını bağışlar”[3] hadisi bunlardan biridir.

            Bu gece mümin neler yapabilir?

Yazının devamı...