MÜSLÜMANLARIN HAYATINDA TEORİ VE PRATİK ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

5 Mayıs 2021

Zamanımızda var olan hiçbir dinin ve hiçbir ideolojinin teorisi/nazariyesi ile mensuplarının pratikleri, yani davranışları arasında, Müslümanlık ve Müslümanlarınki kadar terslik, uyuşmazlık, çelişki yoktur. Günümüzde Müslümanların büyük çoğunluğu İslam’ın iyilik, güzellik, bilhassa dürüstlük adına verdiği buyrukların neredeyse hiçbirine uyma gereği duymadan, bu konuda en küçük çaba göstermeden hayatını sürdürüyor ve gerine gerine de, “Müslümanım!” diyorlar. Bunu söylerken de İslam’ı yalnızca namaz, oruç gibi belirli ibadetlerin yapılmasıyla; kadınların örtünmesiyle; alkollü içkilerden uzak durulmasıyla gereği

yerine getirilen bir din olarak algılıyorlar.

            Müslümanlar; Müslümanlığın Hak ve adalete, kul (insan) haklarına riayete; verilen sözü tutmaya; yalandan, hileden, sahtekârlıktan mutlak bir şekilde uzak durmaya; gerçek Müslümanlığın ancak bunlarla mümkün olduğuna dair açık seçik buyruklarından hiç haberleri yokmuş gibi yaşıyorlar.

            İslam’ın teorisi ile Müslümanların pratiği arasındaki en önemli çelişkilerden biri; hak ve adalete uyma, insan (kul) haklarına saygı gösterme konusunda yaşanmaktadır. Müslümanlığın üzerinde eşsiz bir duyarlılık gösterdiği ilke, her alanda hak ve adaletin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi; kimliği, aidiyeti, mensubiyeti ne olursa olsun hiçbir kimsenin ve hiçbir toplum kesiminin zerre kadar zulüm ve haksızlığa uğramamasıdır. Pratik ise bunun tam tersidir.

“Küfür ile âbâd olunur, zulüm ile âbâd olunmaz!”

            Bu, tarihte İslam dünyasından yükselen; bir devletin dinsiz, inançsız bile olsa varlığını sürdürebileceğine; ama zulme saparsa yaşamasının mümkün olmayacağına güçlü vurgu yapan bir sestir.

Yakınlarda vefat eden ABD’li ünlü tarihçi Bernard Lewis, Müslümanlıkta adalete verilen öneme; halkın dinli-dinsiz, Müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmadan herhangi bir zulme ve herhangi bir haksızlığa uğramamasının temel amaç olduğuna her fırsatta değinmiştir. Lewis’e göre Batı’nın parlak devirleri nasıl özgürlükler sayesinde vücut bulduysa, Müslümanların parlak dönemleri de adalet sayesinde vücut bulmuştur. Yani Batı’nın yükselişinde özgürlük, Müslümanların yükselişinde adalet aynı role sahip olmuştur.

Son yüzyıllarda ve özellikle bizim yüzyılımızda İslam toplumlarında egemen olan uygulama, geçmişteki bu adalet duyarlılığıyla hiç örtüşmemekte; yolsuzluk, hırsızlık, sahtekârlık, kayırmacılık vb. görülmemiş bir hızla yayılmaktadır.

Yazının devamı...

SAVURGANLIK

4 Mayıs 2021

İsraf; yemek, içmek, giyinmek, süslenmek, herhangi bir ihtiyacımızı gidermek için yapılacak harcamada ölçüyü kaçırmak, aşırı gitmektir.

Dinle daha uyumlu bir tanım ise şöyle: Zaruret ve ihtiyaç sebebiyle yapılmayan; sevap ve iyilik amacı da gütmeyen; bilakis zararlı, meşru olmayan şeylere yapılan harcama.

Türkiye’de dar, sabit, orta, yüksek hangi gelir grubuna mensup olursa olsun, insanımızın büyük çoğunluğu özellikle satın aldığı birçok gıda maddesini iyi değerlendirememekte, bir şekilde israf yapmaktadır. Halkımızın çok azı elini vicdanına koyduğunda israf yapmadığını, bir şeyi atmadığını, dökmediğini iddia edebilecek durumdadır. Şehirlerden köylere kadar hemen her evde, her mekânda başta ekmek, sebze ve meyveler, hayvansal gıdalar dikkatsizlik ve bilinçsizlik sebebiyle israf edilmektedir. Yenilecek, içilecek, kullanılacak nitelikte birçok şey tam anlamıyla ziyan olmaktadır.

Ülkemizde en büyük savurganlığa sahne olan mekânlardan biri mutfaklardır. En çok israf edilen şey de nimetlerin başı olarak bildiğimiz ekmektir. En yoksul mutfaklarda bile ekmek israfı bulunmaktadır. Türkiye genelinde bir yılda yapılan ekmek israfının parasal karşılığı dudak uçuklatıcı rakamlara ulaşmaktadır.

Gerek aydınlanmak gerekse ısınmak için kullandığımız enerjiyi, temizliğin olmazsa olmazı olan suyu kullanırken tasarruf kurallarına uymadığımız hep dile getirilen, ama düzeltilemeyen yanlışlarımızdandır.

Ülkemizde evlerden okullara, otel ve lokantalardan fabrikalara bireysel ve toplumsal bütün mekânlarda israf bulunmaktadır. En basitinden, son derece medeni bir temizlik aracı olan ve günlük yaşamımızın vazgeçilemezi haline gelen havlu kâğıtlar, peçeteler, plastik bardak, tabak vb. çok gelişigüzel kullanılmakta; bir hizmet sırasında kullanılmış olanlarla birlikte kullanılmamış olanlar da toplanıp çöplere gönderilmektedir. Çok etkili bir temizlik aracı olan ve aynı şekilde günlük yaşamımızın bir parçası haline gelen çeşitli deterjanlar,  evler de dâhil yararlanıldıkları her ortamda bilinçsizce, gereğinden çok fazla kullanılmakta, hem gereksiz harcamaya hem de çevrenin daha çok ve hızlı kirlenmesine sebep olmaktadır.

Oysa mensubu olduğumuz İslam dini, bizi tutumlu olmaya, asla saçıp savurmamaya davet ediyor. Dinimizde savurganlık yoruma gerek bırakmayacak açıklıkta ifadelerle haram kılınmıştır. Bir Müslüman çok zengin bile olsa, gereğinden fazla harcamada bulunamaz, gösteriş harcamaları yapamaz.

Kur’an-ı Kerim’de,

Yazının devamı...

KADİR GECESİ

3 Mayıs 2021

Dinimizde müminlere armağan edilen beş değerli gece vardır. Kameri aylara göre bunlar: 1- Rebiulevvel ayının 12. gecesi (Mevlid Kandili), 2- Üç ayların ilki olan Recep ayının ilk Cuma gecesi (Regâib Kandili), 3- Yine Recep ayının 27. gecesi (Mirac Kandili), 4- Şaban ayının 15. gecesi (Berat Kandili), 5- Ramazan ayının 27. gecesi ki konumuz olan Kadir Gecesi’dir.

            Kadir Gecesi bu itibarlı gecelerin en değerlisidir. Kuran’da adıyla anılan tek muteber gecedir ve hakkında müstakil bir sure bulunmaktadır. Bu surenin anlamı şöyledir:

            “Biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sana haber veren oldu mu? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Zira o gecede her iş hakkında birtakım emirler alarak Rablerinin izniyle melekler ve ruh (Cebrail) yere iner. O gece selamettir. Fecrin doğuşuna kadar devam eder.”[1]

            Bu surenin indirilmesi hakkında tefsirlerde çeşitli bilgiler verilmektedir. Bunlardan birini örnek olarak alıyoruz:

            Bir defa Peygamberimize önceki peygamberlerin ümmetlerinin ömürleri gösteriliyor. Onların ömürlerinin kendi ümmetinin ömründen daha uzun olduğunu görünce üzülüyor. Üzüntüsünün nedeni şu: Uzun ömürlü olan Allah’a daha uzun süre ibadet ve kulluk eder, daha çok O’nun rızasını (hoşnutluğunu) kazanır. Ama ömür kısa olunca böyle bir imkân söz konusu olmaz. Bunun üzerine bu sure indiriliyor. Bu surede Kuran’ın kendisinde indirildiği Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı, daha üstün olduğu bildiriliyor. Dolayısıyla Muhammed ümmeti, yani Müslümanlar, Kadir Gecesi’ni tavsiyeler doğrultusunda akıllıca değerlendirdikleri takdirde en uzun ömürlü ümmetleri bile Allah’a kullukta ve rızasını kazanmakta geride bırakabileceklerdir.

            Kadir Gecesi’nin değeri, erdemi şüphesiz, insanlığa ebedi yol gösterici olan Kuran-ı Kerim’in bu gecede inmeye başlamasından kaynaklanmaktadır. Kuran’ın Kadir Gecesi’nde inmeye başladığı kesindir; çünkü Cenab-ı Hak bunu haber vermektedir. Fakat Kadir Gecesi’nin Ramazan’ın son on günü içinde bulunduğuna dair hadis vardır. Bu hadiste, “Kadir Gecesi’ni Ramazan ayının son on günü içinde arayınız.”[2]  buyrulmuştur. Ancak konuyla ilgili bazı araştırma ve incelemeler ve Peygamberimizin uygulamaları dikkate alınarak, Kadir Gecesi’nin Ramazanın 26’sını 27’sine bağlayan gece olduğu yolunda adeta ittifak hâsıl olmuştur. Yüz yıllardan beri de böyle uygulanmaktadır.

            Kadir Gecesi’nin mevcudiyeti gibi, Rabbimizin bu geceye özgü lütuf ve bağışlamalarının bolluğu da kesindir. Bu nedenle mümin böyle bir fırsattan yararlanmak konusunda titizlik göstermelidir. Peygamberimizin tavsiyeleri de bu doğrultudadır. “Kim erdemine inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesi’ni ihya ederse, Allah onun bütün geçmiş günahlarını bağışlar”[3] hadisi bunlardan biridir.

            Bu gece mümin neler yapabilir?

Yazının devamı...

DİN BUYRUKLARININ YAŞANILAN ÇAĞA GÖRE ANLAŞILMASI VE YORUMLANMASI BİR MECBURİYETTİR

2 Mayıs 2021

Gerek ülkemizde gerekse diğer Müslüman ülkelerde geleneksel din yorumlarına bağlılık her zaman ağır basıyor. Günümüzün hayat şartlarıyla bağdaşması asla mümkün olmayacak geleneksel din yorumlarına bugün de uyulmasında ısrar ediliyor. Bu ısrar sanıldığı ve beklendiği gibi dine sempati kazandırmıyor; tersine iyi niyetli insanları bile caydırıcı, dinden uzaklaştırıcı bir etkiye sebep oluyor. Çünkü dünün şartlarıyla bugününki aynı değil. Yarının şartları da bugünküyle aynı olmayacak. Dinin anlaşılması ve yorumlanması da buna göre olmak zorunda.

Zamanımızda yurt içinde Hüseyin Ataylar, Yaşar Nuriler, Mustafa Öztürkler; yurt dışında Fazlurrahmanlar, Hasan Hanefiler, Muhammed Tahalar ve benzerleri bütün muhalefetlere, karalamalara, iftiralara rağmen bu alanda bir çıkış yolu arıyorlar. Bu arayış sırasında yanlış da yapabilirler; ama çabaları ve hedefleri doğrudur, yerindedir ve gereklidir. İşte size bu gereklilikle ilgili somut bir örnek:

            Yakın bir geçmişte Diyanet İşleri Başkanlığına bir Müslümanın kazaya kalmış farz namaz borcu varken sünnet namaz kılmayıp onun yerine vaktinde kılınamamış farzları kılması doğru olur mu, diye sorulmuş.

            Verilen cevap şöyle: Sünnetlerin de kılınması gerekir. Sünnet yerine kaza namazı kılınamaz. Ama kazaya kalmış farz namaz borcu olan kimselerin, kendilerinin ve ailelerinin geçimlerini sağlamak için gerekli olan zamanın dışındaki bütün zamanlarını söz konusu namazların kazası için kullanması gerekir.

            Sorun şurada: Namaz elbette dinimizi en yüce ibadeti. Bunda bir sorun yok. İnsanlar vaktinde kılamadığı namazlarını da ellerinden geldiği kadar kaza etsinler. Buna da eyvallah. Fakat insanlara zorunlu mesaisinden artan bütün zamanlarını kaza namazı kılmaya harcaması direktifi ya da yönlendirmesi bu zamana ne kadar uygundur? Bugünün şartlarıyla ne kadar bağdaşır?

            En basitinden bugün muhtaç bireylere, topluma, sahipsiz ve bakımsız hayvanlara hizmet için oluşturulmuş birçok örgütler, kuruluşlar var. Buralara destek olmak, ya da bireysel olarak bir çaba göstermek gereksiz ve önemsiz bir bir zaman harcama sayılabilir mi?

Geçtiğimiz kışın karlı günlerinde, oturduğu yerden beş km. uzaktaki ormanlık bir alanda yaşayan köpeklere her gün yiyecek götüren bir vatandaşımız bazı TV kanallarında haber olmuştu. Bu vatandaşımız kaza namazı kılan bir kimseden daha az önemli bir işe mi zaman harcamaktadır? 

Nice çaba, iyilik ve yardım örnekleri verilebilir ki hiçbiri için boşuna mesaiden, zaman israfından söz edilemez!

Yazının devamı...

BİR HOŞGÖRÜ VE KARDEŞLİK DİSİPLİNİ: TASAVVUF (2)

1 Mayıs 2021

Tasavvuf; sevgi, hoşgörü, tevazu, bağışlama, cömertlik, kardeşlik, hüsn-i zan... gibi İslamî erdemlerin, inceliklerin, güzelliklerin en yüksek boyutlarda yaşanmasıdır. Nefse hâkimiyetin tam olarak sağlanmasıdır. Nefisle mücadele tasavvufta en önemli ilke, onu mağlup etmek de en büyük hünerdir. Dünyaya ve dünya malına karşı hırs ve açgözlülük nefsin telkinlerindendir. Bu nedenle dünya malına karşı tokgözlülük, dünyanın bizzat kendisine metelik vermemek, nefsi mağlup etme yolunda ilk adımdır. Herkesin arkasından koştuğu para, mal, şöhret, iktidar... gibi dünya nimetlerine, yalnız dünyada itibara vesile olan şeylere karşı tenezzülsüzlük, nefsi denetlemenin ilk basamaklarıdır. Bir din ulusuna, bir tarikata intisap edip de dünyaya ve dünya nimetlerine ilgiyi gönlünden silememek büyük bir çelişki arz eder. Tasavvuf yoluna giren birçokları bunu başaramamıştır. Bazıları da Allah yolunda mesafe aldıklarını sandıkları bir sırada daha işin başında olduklarını fark etmişlerdir. Yunus Emre’nin şeyhi Tapduk’a, “Beni artık ele al, ben olgunlaştım, piştim...” dedikçe, şeyhin ona “Sen hâlâ dünya kokuyorsun” demesi, ele alma isteğini reddetmesi, bu işin çok zor oluşunun bir ifadesidir.

Tasavvuf ilmi, her ilim gibi teorik açıklamalar bütünüdür. Bunun pratiği de tarikatlarda yapılmıştır. Tarikatlar, bir tasavvuf büyüğünün, önderinin benimsenmesi, arkasından gidilmesiyle teşekkül etmiştir. Mutasavvıflar, kimseye, “Gelin bana tâbi olun, beni takip edin. Allah’a giden yol benden geçer” dememişlerdir. Onlara kendiliğinden bir tâbi oluş söz konusudur. Her tarikatın kendine has usul ve erkânı sonradan ortaya çıkmıştır.

Tarikatta kimseyi itmemek, dışlamamak, herkese kucak açmak esastır. Tarikat önderinin hususi adı “mürşit”tir. Mürşit, “yol gösteren” demektir. Gösterilen yol da Allah yoludur. Mürşit güneş gibi, rahmet gibi nimetini herkese sunan, insanlar arasında ayırım yapmayandır. İnsanlar arasında fark gözeten, tarafgirlik yapan mürşit olamaz. Büyük velî Bundar es-Sayrafî şöyle diyor: “İnsanlarla çekişme, niza etme, onları hor görme; Allah ki onları kulluğa kabul etmiştir, sen onları kardeşliğe kabul etmemezlik etme.”

Tasavvuf, dine derinlik kazandıran boyuttur. Tasavvufî anlayış ve yaşayış olmasa din, satıhtan ibaret kalırdı.

Dini bilgiler

BİD'AT

Sözlük anlamı, “benzeri bulunma­yan, evvelce görülmemiş bir şey icat etmek ve ortaya çıkarmak” demektir.

Kelimenin terim anlamı ise şudur: Peygamber (s.a.v.)'den sonra ortaya konan, ister iyi, ister kötü, ibadet ve âdetle ilgili her türlü iş ve davranış.

Yazının devamı...

BİR HOŞGÖRÜ VE KARDEŞLİK DİSİPLİNİ: TASAVVUF (1)

30 Nisan 2021

Dinî konular, dinî bilimler, bunlar üzerindeki tartışmalar, ülkemizde zaman zaman gündem oluşturuyor. Özellikle Ramazan ayları bu tartışmalar için elverişli bir iklim teşkil ediyor. Bu arada bir bölüm yazar, sanatçı ve akademisyenin dinî bir disipline ilgi ve merakları dikkat çekiyor. Yine bir bölüm entelektüel, bu disiplinin ana hedefi olan “insan-ı kâmil” (olgun, mükemmel insan) modelinin zamanımız için de büyük bir gereklilik olduğunu düşünüyor. Adı çok telaffuz edilmeyen, kendisine duyulan ilgi ve merakın mahrem kalmasına özen gösterilen bu disiplin “tasavvuf”tur. Hemen her Ramazanda gerçekleştirilen bu aya özel televizyon programlarında bu disipline çok sayıda gönderme yapılıyor.

Bugün bütün insanlık ahlakî bir gerileme içindedir. Küresel çapta bir ahlak seferberliğine ihtiyaç vardır. İslam adına insanlığa dürüstlüğün,  kardeşliğin, yardımlaşmanın, fedakârlığın en diri mesajlarını verebilecek en cömert kaynak tasavvuftur. Tasavvuf, insanlar arasında yaşanan ihtilaf ve sorunlarda genel olarak herkesin kendini haklı ve masum, karşısındakini suçlu ve haksız bulduğu dünyamızda insafı elden bırakmamayı; kendimizin kusurunu, karşı tarafın haklı yanını görmeyi, kısaca özeleştiri ve empati yapmayı nefis denetiminin şartı sayan bir anlayışın ilmidir. Tasavvuf, sevgi ve barış toplumu ya da dinî deyimle rahmet toplumu inşa etmenin rakipsiz disiplinidir. Birkaç yıl önce Hakka yürüyen ünlü Müslüman düşünür Seyyit Hüseyin Nasr, “Batı’ya karşı etkili güç: Tasavvuf” ifadesini bunun için kullanmıştır. Denebilir ki tasavvuf, İslamî ilimler içinde gelecekte insanları en fazla etkileme potansiyeline sahip olan yegâne disiplindir. “Tasavvuf” denen bu disiplin nedir? Popüler bir anlatımı mümkün müdür? Burada bunu bir deneyeceğiz.

Tasavvuf, İslamî ilimlerin en derin ve detaylılarındandır. “Tasavvuf” kelimesinin kaynağı hakkında, yüzyıllardan beri çok şey söylenmiş ve yazılmış, ama kesin bir sonuca varılamamıştır. Bu konu, bugün de ihtilaflıdır.  Kelimenin aslının eski Yunanca’daki “sofos” sözcüğü olduğunu öne sürenler çıktığı gibi, İran ve Hint kökenli olduğunu öne sürenler de olmuştur. Arapça “sûf” ya da “suffa”dan geldiğini söyleyenlerin sayısı da kabarıktır. “Tasavvuf”un kelime olarak kökeni ne olursa olsun, terim veya ıstılah olarak kazandığı anlam açıktır ve ne olduğu doğru dürüst bilinmektedir. Buna göre tasavvuf; dünyadan, dünya ilgilerinden olabildiğince sıyrılmak, bedensel arzu ve istekleri frenleyip tam bir denetim altına almak, girilen Allah yolunda maddi alakaları engel olmaktan çıkarmaktır.

Tasavvufun konusu ve malzemesi insandır. Onu yoğurmayı, onu biçimlendirmeyi amaç edinmiştir. Gerçekten “büyük” denmeye layık insanlar tasavvufun eleğinden geçmiş insanlardır. “Mutasavvıf”, “velî” veya “sofî” denen bu insanlar, İslam’ın “insan” denen üstün yaratığa verdiği değeri en iyi temsil ederler. Bunların gözünde insan, “Kâinatın gözünün nûrudur.”

Dini bilgiler

ADAK

Yapılması mubah olan yani yapılıp yapılmaması bize bırakılan bir şeyi mubahlıktan çıkarıp kendi ken­dimize vacip kılmaktır. Günde beş vakit namazdan başka na­maz kılmak mubahtır. Kılarsak sevabı vardır; ama kılmazsak günahı yoktur. Fakat bir şarta bağlı olarak "iki rekât, dört rekât namaz kılacağım” dersek, adamış oluruz. Bu adadığımız namazı kılmak bizim için gerekli ha­le gelmiş olur.

Adak adamanın bazı şartları var­dır. Gelişigüzel adak adanmaz. Buna göre:

Yazının devamı...

MANEVİ TEMİZLİK

29 Nisan 2021

Ramazanın ilk günlerinde kısaca maddi temizlik yani beden ve çevre temizliği üzerinde durmuştuk. Bugünkü yazıda da kısaca manevi temizlik üzerinde duracağız. Manevi temizlik dendiğinde anlamamız gereken kalp ve dil temizliğidir. Bu temizlik de en az maddi temizlik kadar, zaman zaman ondan bile önemlidir.

Kalp temizliği demek, kimsenin kötülüğünü istememek, kimse için kötülük düşünmemek; düşmanlık, kin, hırs, haset ve kıskançlıktan kalbimizi arındırmak demektir. Tersine herkesin iyiliğini, rahtlığını, saadetini istemek ve bundan memnun olmaktır.

Peygamberimiz için güzel bir na’at da yazmış olan bir yazarımız kimi kalpleri nasıl hilelerin, desiselerin, entrikaların işgal ettiğini nükteyle karışık şöyle ifade ediyor: “Her gönülde bir aslan yatar diyenlere inandım, gönülleri dolaşmaya çıktım. Fakat içinde tilkiler, çakallar dolaşan; yılanlar, solucanlar yuvası olmuş gönüller keşfettim”, diyor. Böyle bir kalp, asla bir Müslüman’ın kalbi olamaz.    

Manevi temizliğin ikinci konusu da dil yani lisan temizliğidir. Bu da dilimizle kimseyi incitmemek, kimseye küfür ve hakaret etmemek, başta yalan olmak üzere gıybet, dedikodu, söz taşımak gibi günahlardan dilimizi uzak tutmaktır.

Dil kötülüklerinin bir numarası yalandır. Müslümanlıkta yalana karşı en küçük hoş görü gösterilmemiştir. Peygamberimize bir gün şöyle bir soru soruldu:

-Bir Müslüman içki içer mi?

-İnsandır, nefsine kapılır, içebilir.

-Kumar oynar mı?

Yazının devamı...

İNSAN DENEN MUAMMA

28 Nisan 2021

İnsan, İslam’da “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en üstünü, en onurlusu) olarak kabul ediliyor. Kur’an’da insanın değerine, yüceliğine, ruhsal bakımdan üstün yaratılışına, ona verilen yüksek paye ve itibara işaret eden ayetler olduğu gibi onun fiziki varlığının da eksiksiz, kusursuz, başka türlüsü olamayacak biçimde yaratıldığını ifade eden ayetler var. Şu iki ayet bunlardandır: “Hakikaten biz insanı en güzel (daha üstünü olamayacak) biçimde yarattık.” (Tîn, 4). “O (Allah) değil mi seni yaratan, varlık amacına uygun olarak kusursuz şekil veren, bedenini en düzgün biçimde oluşturan?” (İnfitar s. 7).

Bu açıklamalar gösteriyor ki insan bu evrende her şeyin kendisiyle değer kazandığı varlıktır. Pozitif değerine sınır yoktur. Bu yüzden hiçbir bilgisi, görgüsü, marifeti, liyakati, statüsü olmayan sıradan bir kimse bile sırf insan olduğu için değerlidir ve hürmete layıktır.

Bunun yanında yine Kur’an’da insanın hem iyiliğe hem de kötülüğe eğilimli olarak yaratılmış olma özelliğine de değinilmektedir. İnsan iyi ve güzel davranışları tercih ettiği zaman kendisine layık görülen en yüksek mertebe ve makamlara ulaşabiliyor. Kötülüğe eğilim gösterip zulüm ve haksızlığa yöneldiği zaman da Allah katındaki derecesi hayvandan bile aşağı iniyor. Bununla ilgili bir ayet şöyle: “Onlar kalpleri vardır anlamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler; işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdır (A’raf suresi 79). 

İşte biz tam bu noktada bir nebze insanın bu negatif yönüne dikkat çekmek istiyoruz.

İnsanın ruh dünyasını tanıma çabalarının başlangıcından beri bu vadide çok büyük mesafe alındığını söylemek; bugünkü bilgilerimizin bin, iki bin yıl öncekinden çok fazla, çok ileri olduğunu iddia etmek çok zor.  Bu alanda birçok soru cevaplandırılmayı, birçok sır çözülmeyi bekliyor. İnsanla ilgili bu karmaşık, bu anlaşılmaz durumu Althusser çok anlaşılır şekilde ifade etmiştir: “İnsanın temel niteliği, tahmin edilemez oluşudur.”

Çok sayıda insanın hayatında sevdiği, güvendiği, ümit bağladığı kimseler tarafından aldatılma, kandırılma, yüzüstü bırakılma gibi sahneler vardır. Böyle durumlar insan hayatındaki en önemli şokları oluşturmaktadır. İnsanların bilinen çizgilerini birdenbire değiştirmelerinin, prestijlerini, itibarlarını bir anda ayaklar altına almalarının başta gelen nedenlerinden biri açgözlülüktür, çıkar düşkünlüğüdür. Şu ayetler insanın bu yönüne değiniyor:

“Gerçekten bazı insanlar pek hırslı yaratılmıştır. Kedisine bir fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder; iyilik dokunduğunda ise pinti kesilir.” (Mearic s. 19-21)

           

Yazının devamı...