DİNİ TEBLİĞDE HOŞGÖRÜ VE DİYALOG

Günümüzde, toplumun bütününe veya cami cemaati, öğrenci gibi belirli toplum kesimlerine hitap eden din görevlileri ve din öğretmenleri, bir görev üstlenmiş insanların en nazik konumda olanlarıdır. Yaptıkları iş, çok büyük bir dikkat, titizlik ve fedakârlığı gerektirmektedir İmam-hatiplik, vaizlik gibi din görevi, fakat bilhassa din-ahlak öğretmenliği aynı zamanda bir sanattır. Bir düşünür, sanatkârı, "elleri, kafası ve kalbiyle birlikte çalışan insan" diye tanımlıyor. Dini bir görev ifa eden kimse, maddî manevî bütün yeteneklerini harekete geçirmeye, kullanmaya, ondan yararlanmaya manevî bakımdan en fazla mecbur olan kimsedir. Ne pahasına olursa olsun, din görevlisi, hitap ettiği insanı kazanmayı, İslâm'a zayıf bağlarla bağlı olanları kuvvetli bağlarla bağlamayı ilke edinecektir. Dine, dini bir atmosfere hiç ilgi duymayan, hatta karşı tavır alan insanlara bile yaklaşmanın, onlarla diyalog kurmanın ve bunu sürdürmenin yollarını bulacak ve bu yolu daima açık bulunduracaktır.                                

Genel olarak zamanımız şartlarının, özel olarak da İslâmî tebliğe hedef seçilen kimsenin içinde bulunduğu ortamı ve çevreyi göz önüne almanın kaçınılmaz olduğu kanaatine sahibiz. Bazıları, böyle bir kanaat öne sürüldüğünde, bunu İslâm'dan, dindarlıktan taviz olarak anlıyorlar ki, bu günümüzün görünür gerçekleriyle hiç bağdaşmıyor. Günümüzde, dini bir yaşayış anormal, din dışı bir yaşayış ise normal kabul edilir hale gelmiştir. Toplumdaki gelişmeler hep dinin aleyhinde, insanları dinden, maneviyattan uzaklaştırıcı bir rolü yerine getirir durumdadır. Böyle bir ortamda dine az çok eğilim gösteren, bu yönde az çok bir çaba içinde bulunan bilhassa gençleri kazanmak din görevlilerinin, bilinçli Müslümanların en değerli vazifeleridir. Bunun için en çok gerekli olan şey hoşgörüdür.

Çağımızda hiç kimse, bir din tebliğcisinin muhtaç olduğu kadar hoşgörüye muhtaç değildir. İmanını ve İslâm'a karşı sempatisini cumadan cumaya, hatta bayramdan bayrama camiye gelmekle belli eden kimseleri, çoğu zaman itiyoruz. Nice gençler sadece bayram namazına geldikleri için incitici eleştirilere muhatap oluyor, ama o andan itibaren hevesle geldikleri o bayram namazına da gelmemeye başlıyorlar. Hâlbuki prensip kaybetmek değil, kazanmaktır.

Mevlana ve Yunus sevgisinde birleşen milyonların, bu gerçekten büyük insanların engin hoşgörülerinin cazibesine kapıldıklarını görmemek mümkün değildir. Mevlana ve Yunus'un bu engin hoşgörülerinin kaynağı ise Allah'ın kitabı Kur'an ve bizzat Allah'ın Resûlü’dür.
            "İnsan" denen varlığın inanmaya eğilimli, hatta muhtaç olarak yaratıldığını kabullenmemek, bu alandaki araştırmalara ters düşmektedir. Yıllarını eğitime vermiş bir öğretmen olarak yıllarca gençler arasında müşahede ettiğimiz en göze batıcı gerçeklerden biri budur.

Bilinmektedir ki, hidayete kimin daha çok yatkın olduğunu önceden kestirmek kolay değildir. Çok katı tavırlar içinde, hidayete en uzak görünen biri beklenmedik bir anda dönüş yapabilmektedir. Bazen dine yakın gibi görünen, yumuşak tavırlar sergileyen birini kazanmakta büyük engellerle karşılaşılabiliyor. Bu itibarla din tebliğcisinin kendisi gibi düşünmeyen, sert çıkışlar yapan, din dışı yaşantıda ısrar eden kimselerle ilgisini kesmeye, ideolojik nedenlerle darılmaya, kabuğuna çekilmeye hakkı yoktur. Önce de belirttiğimiz gibi diyalog yolunu daima açık tutacaktır. Günümüzde en az dikkat edilen nokta budur.

           

Dini bilgiler

ADÂB-I MUAŞERET

            “Ortak yaşamanın edepleri” demektir. Bugün kısaca “görgü” diyoruz. Toplumsal hayatta göz önünde bulundurmamız gereken incelikleri, kuralları ifade eder.

Müslümanlık, barış ve huzur içinde yürüyen bir toplumsal hayatı hedef aldığı için bu alanda birçok inceliğe dikkat etmemizi istemiştir. Aile içinde, komşulukta, toplumda, sokakta, çarşı pazarda nasıl davranacağımıza işaret edilmiştir. Bunlara burada ayrıntılı şekilde yer vermemiz mümkün değildir. Örnek olarak bir kısmını hatırlatmakla yetineceğiz. Bugün çoğunluk tarafından bilinen ve uyulan İslamî görgü kurallarından bazıları şunlardır: Gelecekte bir şey yapacaksak bunun için “inşaallah”; çok beğendiğimiz, çok hoşumuza giden bir şeyle karşılaştığımızda “maşaallah” demek. Bildiğimiz, tanıdığımız insanlarla karşılaştığımızda selamlaşmak. Bir şey sorana güler yüzle cevap vermek. Yemeğe “besmele” ile başlamak ve “el-hamdülillah” diyerek yemekten kalkmak, yemekten önce ve sonra elleri yıkamak. Birisine bir iyilik ve yardım yaparken gösterişten kaçınmak, daha da önemlisi bu iyilik ve yardımı gizli tutmak. Hasta tanıdığını ziyaret etmek, ama bu ziyareti kısa kesmek. Yüksek sesle konuşmamak, az ve öz konuşmak. Kırıcı ve küçük

 

Kıssadan hisse

TİTİZLİĞİN BU KADARI

İslâm dünyasında Kur’an’dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i Buhari adındaki hadis kitabıdır. İsmail el-Buhari’nin Hz. Peygamberin hadislerini toplamaya kendini vakfettiği, yeni bir hadis duymak ve almak için dere tepe dolaştığı, günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi. Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığına şahit oldu. Bu halde hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü, birkaç hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:

- Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.

Ramazan fıkrası

TİLKİ VE ORUÇ

Tilki açlıktan bayılacak bir halde ormanda dolaşırken orman içinde küçük bir açık alanın kenarındaki bir ağcın dalında bir tavuk asılı olduğunu görmüş ve ona doğru yaklaşmış. Kurnazlığın simgesi olan tilki, dalda asılı tavuğa uzanmadan bir kontrol etmiş ve tavuğun bir tuzağa bağlı olduğunu fark etmiş. Bunun üzerine hiçbir şey yapmamış, gidip bir kenarda beklemeye başlamış. Biraz sonra oraya bir kurt gelmiş. Sağa sola bakarken tavuğu o da görmüş. Tilkiye,

– Tilki kardeş görmüyor musun, burada bir tavuk var, demiş.

Tilki cevap vermiş:

– Görüyorum, ama ben orucum.

Tilki,

– O zaman ben yiyeyim, demiş ve hemen tavuğun üzerine saldırmış. Saldırmasıyla birlikte tuzak büyük bir gürültüyle patlamış, kurt yaralanıp bir kenara savrulmuş, ortalık toz duman olmuş. Toz duman aralanınca tilki yattığı yerden kalkıp tehlikesi geçen tavuğu iştahla yemeye başlamış. Yaralı kurt sormuş:

– Sen biraz önce oruç olduğunu söylemiştin?

– Tilki açıklamış:

– Evet, oruçtum; ama sen de şahitsin ki biraz önce top patladı, iftar oldu; ben de orucumu açıyorum.