“Karışma bana lütfen Hüsamettin!”

Neredeyse 30 yıldır otomobil kullan, ondan sonra adamın biri, sırf “test pistinde”sin diye yan koltukta “bık bık” etsin... Hani, İngiliz olmasa diyeceğim var ama susuyorum bak!

Hızlı otomobil kullanmayı sevenlerin rüyalarından biridir... Şöyle bir piste çıkıp gazlayıvermek... Hatta arkadaşlarım arasında, televizyonda araç içine yerleştirilmiş kameradan yarış görüntülerini izlerken “Ben de yaparım” diyenlere de rastladım. Yani tipik “Bir çıksam piste, tozunu attırırız şerefsizim!” sendromu.
Ben de bir dönem otomobil üreticilerinin test pilotları için öyle diyordum işte. “Her gün test pistine fırlayıp son gaz gidiyorlar. Üstüne bir de para alıyorlar!” ruh haline kendimi kaptırdığım zamanlarım olmuştu. Nede olsa ehliyet almadan yıllar önce, otomobil kullanma deneyimini ters çevrilmiş terlikler (gaz, fren ve debriyaj pedalı simülatörü), tuvalet fırçası (vites kolu tabii ki) ve leğen (direksiyonumuz) ile edinmiş neslin çocuklarından biriydim. Benim için çocuk oyuncağıydı yani... Ama gerçek deneyim öyle değilmiş. Bunu da anladım!

“Görevlisiz çıkılmaz”
Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de bir test pistine çıkma ve gazlama fırsatı buldum da “başım göğe erdi” sonunda! Aslında yalan söylüyorum, çünkü “kazın ayağı” pek de öyle değilmiş! Yani piste çıkmakta bir sorunum yok, otomobil kullanmamda da öyle. Ama E-5 tadında bir test trafiğine sahip pistte otomobil kullanmak, hele de hız yapmak ve de bunu yaparken yanımda “şirketten” birinin olması hiç hoşuma gitmedi! Gururum incindi, hevesim kaçtı. Ne bileyim ben, “hoşlaşmadım” işte... Eyyy test pistleri, bir neferini kaybettin!
Aslında piste giderken heves derecem bir hayli yüksekti. Neredeyse 20 yıl sonra ilk kez bir Jaguar kullanacaktım. Üstüne üstlük bunu, markanın en hızlı modeli olan F-Type ile yapacaktım. Pistte gazlanacak, performansına bakılacaktı.
Jaguar Land Rover’ın, Bostancı semti kıvamında büyüklüğe sahip geliştirme ve test merkezine gittiğimizde ruh halim aynen buydu. Rüzgara ve soğuğa bile aldırmamıştım. Üzerimde bol kabarık mont varken, kısa kollu “tişört” ile dolanan İngiliz fotoğrafçı görevliler bile beni “dumur” edememişti. O kadar “şen”dim yani. Ardından otomobillere geçtik ve yanımızda birer görevlinin olacağı, aksi halde tek başımıza piste çıkamayacağımız söylendi. Neymiş efendim, pistte test yapan araçlar
varmış da o yüzdenmiş. Onların dediklerine uyacakmışız, filan fişmekan...
Bak, ona da “Peki” dedim, sırf otomobilin hatırına.

Şerit manyağı oldum!
Tüm bu “özverili” davranışlarımın ardından, direksiyona geçme hakkı kazanmıştım. Tabii, biraz sıkıntılı oldu bu, o da ayrı mesele. Çünkü otomobiller “sağdan direksiyonlu”ymuş. Heyecanla direksiyonun nerede olduğuna bakmadan sol koltuğa oturunca fark ettim! Tabii “Şaka yaptım!” şirinliğine büründüm ama görevlinin bunu “yediğinden” emin değilim hâlâ!
Kısa bir tanışma faslının ardından muhteşem İngiliz şivesiyle İngilizce konuşan “İngiliz” görevli, ilk talimatları vermeye başladı elbette. Yok efendim piste çıkarken arkadan gelen var mı diye çok iyi kontrol edecekmişim de, mutlaka sinyal vermeliymişim de, hız tabelalarına uyacakmışım da, bir sürü şey işte... Sürekli bir “bık bık” durumu. Hayır, adam İngiliz olmasa, diyeceğim şey net: Lütfen bana karışma artık Hüsamettin!
Yani “Neden Hüsamettin?” sorusuna bir cevabım yok aslında, aklıma öyle geldi. Birde pistte sinyal verme olayına takıldım. “Arkadaş, burası pist yahu! Sinyalin ne alakası var? Mecidiyeköy sapağına mı gireceğiz sanki?”
Sonunda piste çıkmayı başardık! Efendim dört şeritli, eşine ender rastlanabilecek bir pist. En içteki, bize göre “en sağ” olanı 50 mil hızla gitmek içinmiş. Siz deyin 80 km/s. Daha hızlı giderken, bir yan şeride geçmek gerekiyormuş. Ama bunun için harbiden de sinyal vermek gerekiyormuş. Çünkü arkadan sürekli gelen ve kamuflajlar içinde “pijamalı” görüntüsü veren test otomobilleri var. Adamcağızları ezmemek, onları da korumak gerek! Tabii bu durum, orta şeritlere geçince biraz daha “azap” halini almaya başladı. Çünkü ben “200’le gidiyorum” derken, sağımdan bir vızıltı geçtiğine tanık oldum. O sırada kendimi, “buğday tarlasında karga sürüsünün saldırısına uğrayan çocuk” gibi hissettim. Bir tek kafamı eğmediğim ve başımı ellerimin arasına almadığım kaldı!

“Pistiniz hayırlı olsun”
Yanımdaki İngilizin uyarıları, navigasyondaki “dış ses” gibi tükenmek bilmedi. “Şayet önünüzde yavaş giden bir test aracı varsa, arada bir şerit boşluk bırak! Sonrasında yine eski şeridine dönersin. Virajda en sola geçip hız düşür, sonra tekrar bilmem kaçıncı şeride geç...”
“Allah’ın izniyle” iki tur atmayı başarmış ve kulübeye “sağ salim” dönmeyi başarmıştık. Hafif bir baş ağrısı hissettiğimi söyleyebilirim. Ancak otomobilden inişim, tüm bunlara aldırış etmeyen “muzaffer komutan” edasındaydı. “Başardım işte. Otomobil de iyi kaçıyor!” durumları. Ama benim içimden farklı bir “altyazı” geçiyordu: “Alın, tepe tepe kullanın... Pistiniz hayırlı, uğurlu olsun... İşim olmaz abi! Tamam mı Hüsamettin?”

HAFTANIN GÜZELİ

“Karışma bana lütfen Hüsamettin”

Yolda görsem, kaza yaparım!

Bazen şu üç tekerlekli otomobilleri “yolları neşelendirmek” için yaptıklarını düşünüyorum. Yani şu ufaklığın “suratına” baksanıza! Bildiğin, plastik sarı ördeklerden esinlenilmiş! “Bu komiklikle, pazarda iyi iş yapar, satışları acayip patlatır” düşüncesiyle de üretilivermiş. Şahsen ben, yolda giderken aynadan bunu görsem, kesin kaza yaparım! Gülmekten otomobil kullanamam... Yapmayın arkadaşlar, bu kadar şirin olmak zorunda değilsiniz... Angry Birds stili filan deneyin bari en azından!