Kovid sonrası alışveriş ve yeme-içme manzaraları

Kovid’den sonra hayat değişecek dediklerinde tam olarak nasıl değişeceğini insan hayal ediyor elbette ama gerçekten görene, yaşayana kadar çok da anlamıyor.

Geçen hafta İngiltere’de pub’lar ve restoranlar açıldı. Ancak her şey eskisi gibi olmadı. Bir restorana girmek, bir pub’a gidip bir şey içmek için bayağı formaliteyi yerine getirmek lazım.

Bir “pint” almak için bir form doldurup ev adresime kadar girmek zorunda kalmak bana pub ruhuna aykırı gibi geliyor. Nüfus cüzdanı sureti istemediler diye sevindik neredeyse. Kovid sonrası dünyada küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmemiz lazım. Beklentileri de düşürün: “Bugün de hasta olmadım.
E harika.”

Önce kapıdaki sırada yere çizili alanlarda beklemek durumundayız. (Evet, dünyanın sonu değil ama olsun ben gene de anlatayım.) Sonra içeri girince karşımıza çıkan insana “Bi tane doldurur musun?” diyeceğimizi sanırken, o bize internete girip bir elektronik form doldurmamızı söylüyor.

“Yav birader, şurada zaten toplasan yarım saat vakit geçiricez...” diye geçiriyorsunuz içinden ama çaresiz telefonlar çıkıyor ve köşede ellerinde telefon form dolduranlara katılıyorsunuz. Form dolunca ki ev adresinizi falan her şeyi istiyor bu form, ardından siparişler bölümüne giriliyor. Ardından, bu bölümden ne istediğiniz seçiliyor. Upuzun bir menü. İstediğini ara ki bulasın. Hop yanlış seçim, haydaaa, en başa dön.

Ardından kredi kartı bilgileri giriliyor. Bu noktada ufaktan Türkleşmeler baş gösteriyor bende. Barla aramda iki metre var neden bana şundan versene diyemiyorum da şu eziyete katlanıyorum ben? Sonra sabırla sil baştan. Sipariş veriliyor ama bir dakika masa numarasını girmem lazım; masa numaram kaç? Masa numaramı öğrenmeye çalışırken form uçtu yeniden. Sinir krizlerinin eşiğinde üçüncü denemede sipariş verildi. İki metre ötemdeki adam ekrandan bakıp siparişi doldurup getirdi.

Beş metrekare içinde bu kadar teknolojiye ne gerek var diye diye oturduk -adeta zıkkımlandık. Ancak neyse ki eski usul, “hipster” olmayan mekânlar da var ve onlarda bu işler hâlâ babadan kalma usullerle yani konuşarak olabiliyor (ay lav eski dünya).

Alışveriş dedim ya başta, o da ayrı bir hikâye. Bir pantolon almak gerekti. Pantolon almaktan nefret ediyorum. Çünkü denemek lazım. Dükkânın kalan kısmıyla aranda bir ince perde ya da altı üstü açık bir kapı olan küçücük bir alanda çorapların ve donunla kalma hissinden hoşlanmıyorum. O yüzden aynı pantolondan alıyorum hep. Denememe gerek kalmıyor. Ama bu defa farklı bir pantolon almam lazım. O yüzden kapıdaki kuyrukta bekleyip ellerimi dezenfekte edip içeri girdikten sonra “farklı” pantolona ulaştım. İstemeye istemeye kabine giderken, “Bir dakika hemşerim, nereye gidiyosun, kabinler kapalı, artık denemek yok” dediler. E peki ne yapayım? “Satın al, eve git, dene olmazsa
geri getir.”

Evet, kabin sevmiyorum ama ilk kez kabin olmadığına üzüldüm. Elbette eve gittim ve pantolon küçük geldi. Bir beden büyüğüyle değiştirmek için gene dükkâna gittim. Bu şekilde acaba daha mı iyi korunuyorum Kovid’den yoksa bir pantolon için iki kez dükkâna giderek kendimi daha mı fazla riske atıyorum? Yaktığım benzin ve karbon ayak izim de ayrı. Bunu bilimsel yanıtını da sanırım birileri hesaplar.

Restoran maceramı da başka bir yazıda anlatayım.