Melih Aşık

Melih Aşık

m.asik@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

Mustafa Kemal 1 Mart 1923 günü Millet Meclisi’nde konuşma yapmak üzere kürsüye ilerlemektedir.

O artık bir Kurtuluş Savaşı kahramanıdır.

Ülkenin tartışmasız lideridir.

Paris’te yayımlanan “Journal” gazetesinin muhabiri Pierre Benoit, o anı gazetesinde anlatırken bakınız ne demektedir:

“Mustafa Kemal kürsüye çıkıyor. İlk gözlemim, salona girişte ne kimse ayağa kalktı, ne kimse alkışladı. Burada bütün yetkileri şahsında toplayan bu kişi bizdeki Meclis ya da Senato başkanlarından daha az şatafatla içeri girdi.”

Haberin Devamı

***

Bu Meclis 1920’de kurulan ve 23 Nisan’da açılışı yapılan ilk Meclis’tir. Milletvekilleri her ilden müdafaa-i hukuk cemiyetleri tarafından seçilmiştir. Atatürk’ün seçilmelerinde etkisi ve katkısı yoktur.

***

Günümüzde manzara farklı.

Büyük Millet Meclisi’ndeki grup toplantılarında salona giren lider orada (kendi seçtiği) milletvekilleri tarafından ayakta çılgınca alkışlanıyor. Bir siyasi başarısı olsa da olmasa da iltifat yağmuruna tutuluyor.

Tabii konumuz alkışlar değil. Konumuz parti içi demokrasi. Milletvekillerinin tek tek lider tarafından seçilmemesi. Vekillerin kendilerini özgür hissetmesi, özgür düşünmesi. Geleceğe ilişkin özgün kararlar ancak özgür bir parlamentonun eseri olabilir. Bize böyle meclisler lazım.

YAHUDİ MAHALLESİ

Okul ve TRT yıllarında Ankara’da 8 yıl yaşadık. Bir Yahudi Mahallesi olduğunu ne duyduk ne gördük. Meğer Samanpazarı’nın altında. Denizciler Caddesi ile Anafartalar Caddesi arasındaki alanda böyle bir mahalle varmış.

Mahalleyi ve sorunlarını Umut Özkan’ın şu mektubundan öğreniyoruz.

“Ankara’nın Yahudi Mahallesi, Yahudi vatandaşlarımızın bu kentteki ilk yerleşim yerlerinden. Mahallede bir de çok eskiden inşa edilmiş havra bulunmakta. Belli zamanlarda gayrimüslim vatandaşlarımız buraya gelmekte, ibadetlerini yapmaktalar. O mahalleye yakın bir iş yerinde çalışmaktayım. Üzülerek söylüyorum ki yıllardır o mahalleye hiçbir hizmet gitmedi. Her yer yıkık dökük. Sokakları çöp içindeki mahalleye Suriyeliler yerleşmiş durumda. Geçenlerde bir gazete haberi okudum. Türkiye de yaşayan Yahudi yurttaşlarımız ve ‘Yahudi Mahallesi’ bir belgesel olarak ABD’de gösterime sunulmuş. Belgesel bir kamu kurumu olan Yunus Emre Enstitüsü tarafından çekilmiş. Madem bu mahalle prestij ve tanıtım mekanlarımızdan, o zaman gereken ilgiyi gösterelim, mümkünse turistik hale getirelim.”

Haberin Devamı

AVRO

Gazeteci Teoman Erol arkadaşımız bayramda eşiyle birlikte Kıbrıs’a gitmiş. Bir ara kaldıkları otelin alt katındaki kumarhaneye inmişler. Kol çekme makinelerinde biraz şanslarını denemişler. Teoman gerisini anlatıyor:

- Yanımdaki kol çekme makinesinde oynayanlar Rumca konuşuyordu. Biraz sohbet ettik. Rum kesiminde kumarhane yok  mu, diye sordum. Varmış ama orada euro ile oynanıyormuş. Adam dedi ki:

-  Euro ile oynayınca para çabuk bitiyor. Burada euro’yu bozdurunca bir yığın Türk lirası veriyorlar, oyna oyna bitmiyor. Burada daha çok eğleniyoruz.

Bizim paranın böyle faydaları var anlayacağınız!

HOOOP DAYI!..

Eskiden kendimizden büyük olup adını bilmediğimiz kişilere “amca” diye seslenirdik.

Haberin Devamı

Devir değişti. Şimdilerde amcanın yerini “dayı” aldı.

Özellikle gençler adını bilmedikleri kişilere “dayı” diye sesleniyor.

Sürücü kırmızı ışıkta geçen yaşlı adama bağırıyor:

- Hooop dayı, nereye?

Amca hitabı zarifti, kibardı, şehir üslubuydu.

Dayı ise köy ve kasaba üslubu. Lümpen ağzı.

Bendenize de gençler genelde “dayı” diye hitap ediyor.

Ben de onlardan bir biçimde öcümü alıyorum.

Ne mi yapıyorum?

Delikanlı, aslan, kardeşim, yeğenim gibi hitapları bir yana bıraktım.

Ben de onlara “dayı” diyorum.

- Dayı bana bir çay ver diyorum, üniversite öğrencisi garson hiç garipsemeden çayımı getiriyor.

- Ben senin dayın mıyım diye dayılanana rastlamadım.

Dayı yanında “üstat”, “hocam”, “muhterem” gibi yaygın hitap şekilleri de var.

SÖZ

Dünyada pek çok komik şey var. Bunlardan biri de beyaz adamın diğer yabanilerden daha az yabani olduğuna kendini inandırmasıdır.

Fotoğraf bazıları için çok önemli belgedir. Aslında şapşal bir gülümsemenin gelecek nesillere ulaşacak olmasından gıcık bir şey yoktur.

SEVAN

Yazar Sevan Nişanyan (65) Türkiye’de hapisteydi. Son olarak bulunduğu yarı açık cezaevinden Yunanistan’ın Sisam Adası’na kaçtı. Orada yeniden evlendi. Dört yıldır Yunanistan’da yaşayan Nişanyan geçenlerde Sırbistan’a gidiyor. Ancak dönüşte Yunanistan’a almıyorlar. Kendi anlatımına göre, Yunanistan Nişanyan’a Sisam’a çıktığı ilk günden beri kuşkulu bakmış. İltica başvurusunu geciktiriyor. Evlendiğinde oturma iznini vermiyor. Nihayet Sırbistan dönüşü onu sınırdan içeri almıyorlar. Peki, sebep? Nişanyan sebebi tam bilmiyor. Ancak tahminince Türkiye’yi suçlayan bir tavır takınmaması bunda rol oynamıştır. Bu arada Kuzey Yunanistan’daki yerleşimlerin eski adlarını araştırıyor. Bugün adları Yunanca olan köy ve kasabaların yüzde 80’inin eskiden Bulgarca ve Türkçe adlar taşıdığını ortaya çıkarıyor. Bunun da sınır dışı edilmesinde etken olduğunu düşünüyor. Kendine yeni bir ülke arıyor.