Koronavirüs günlerinde Libya

12 Mayıs 2020

Libya’da iç savaş dokuz yılını geride bıraktı. Koronavirüs salgınına rağmen siyasi ve askeri gelişmeler hız kesmiyor. Son bir yılda ise askeri ve siyasi gelişmeler farklı biçimlerde seyretmeye başladı. Gerek koronavirüs salgınının ülkelerin iç gündemini meşgul etmesi, gerekse politik pozisyonların netleşmeye başlaması diğer bölgelerde göreceli olarak çatışmaların temposunu düşürürken, Libya gündemdeki yerini koruyor.  

Müdahillerin çokluğu, uzlaşmaz çıkarlar, nüfusun az, çatışma temposunun düşüklüğü, coğrafya ve doğal kaynaklar Libya’yı ilginç bir laboratuvara dönüştürmüş durumda. Birleşmiş Milletlerin meşru hükümet olarak gördüğü Serrac’ın kaderi Türkiye’nin müdahil olmasıyla diplomatik, askeri ve psikolojik olarak hızla değişmeye başladı. Türkiye, açık, örtülü operasyon kapasite ve yeteneğiyle alana ağırlığını koydu. En büyük avantajlarından birinin BM’nin Serrac’ın yönetimine sağladığı “meşruiyet” olduğu açık. Nitekim Türkiye bu avantajı “diplomasi ve görüşmelere” yaptığı vurguyla dile getirmeyi sürdürüyor. Bu bağlamda yalnız değil. İtalya, İngiltere, ABD ve diğer bazı Avrupa ülkeleri Türkiye ile benzer görüşleri paylaştıklarını ortaya koymaktalar.

Türkiye’nin oyuna ağırlığını koymasının ardından Hafter, bir yandan meşruiyet eksikliğini hissederken, bir yandan da askeri ve psikolojik üstünlüğünü yitirmeye başladı. Bu tabloyu gören Hafter ve destekçileri sürecin gidişatını değiştirecek siyasi adımlar atmaya, çatışmaların karakterini değiştirmeye girişmiş görünüyor. Hafter kendisini Libya hükümetinin başı olarak ilan ederken, bir yandan da Suriye’de uzun yıllardır kapalı bulunan Libya Büyükelçiliği’ni açarak sorunu Suriye ile ilişkilendirmeye ve Libya dışına yaymaya çalışıyor. Hafter’i zorlayan bir diğer konu da kendisine destek veren ülkelerin, Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Rusya ve Fransa’nın doğrudan askeri çatışmaya girişmelerinin zorluğunu da fark etmiş olmasıdır. Nitekim Suudi Arabistan’ın Yemen sorunu, Mısır’ın radikal gruplarla mücadelesi ve Fransa’nın ise Afrika’da devam eden askeri meşgalesi var. 

Hafter’in ciddi kayıpları bir yandan destek aldığı ülkelerin hesaplarını altüst ederken, bir yandan da paralı askerlerin moral ve motivasyonunu bozmaya, kendisini de açmaza sürüklemeye devam ediyor. Hafter ve şürekâsı askeri açmazdan çıkabilmek için hızla hedef değiştirmeye girişmiş durumda. Bölgede, klasik hale gelen “yangını genişletme” stratejisiyle sivilleri hedef almaya başlamış durumda. Füze ve toplarla, vurması kolay, savunmasız, yumuşak hedeflere yöneldi. Böylece hem halkı terörize etmeye, Türkiye’yi başarısız göstermeye, sorunu propaganda amaçlı dünya gündemine taşımayı hedefliyor.

Türkiye, geçen haflarda, Hafter’in askeri alanda güç kaybetmesinin ardından hedef değiştirebileceğini veya destekçisi ülkelerin gidişatı değiştirmek için doğrudan oyuna müdahil olabileceklerini öngörerek ciddi bir “güç gösterisine” girişti. Libya karasularının hemen yanı başında, uzak mesafeli kara/deniz iş birliği kapasitesini ortaya koyan bir tatbikat icra etti. Nitekim sivil hedefleri ateş altına alan Hafter’i ikaz eden Türk Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamayla Türkiye’nin kararlılığını ve kapasitesini hatırlattı. 

Gelinen aşamada, Libya’yı tek başına ele alarak ne olduğunu, neler olabileceğini anlamamız ve öngörmemiz eksik olabilir. Libya, Suriye’de olup bitenlerden, Doğu Akdeniz ve Ege sorunundan, Suudi Arabistan, Mısır, Yunanistan, Kıbrıs ve BAE ile ilişkilerden ne de Rusya-ABD rekabetinden, AB’nin sarsak hallerinden ve ekonomik gelişmelerden, iç politikadan bağımsız ele alınamaz. Her ne kadar bu günkü tabloda işler iyiye gidiyor gibi görünse de Libya iç savaşının da diğerleri gibi, uzun, usandırıcı ve maliyetli olacağını unutmamak gerekir.

 

Yazının devamı...

Koronayla mücadele ve vefa borcumuz

8 Mayıs 2020

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, 29 Nisan 2020’de yaptığı açıklamada koronavirüs salgınından etkilenen sağlık personelinin sayısını 7428 olarak açıkladı. Virüse yakalanan sağlık personelinin oranını da %6.5 olarak verdi. Gerçekten bu oldukça büyük bir oran. Temennimiz, sağlık personelinin bir an önce sağlıklarına kavuşarak sevdikleriyle uzun bir hayat sürmeleri.

Elimizde yeterli veri olmasa da salgından etkilenen sağlık çalışanlarından bazılarının hayatlarını kaybettiklerini medyadan öğreniyoruz. Koronavirüs ve benzeri salgınların olabileceğini alanın uzmanları zaman zaman dile getirirler. Araştırmalar yapılır, raporlar yazılır. Ancak bu defa salgın tahminlerin ötesinde tüm dünyayı vurdu ve vurmaya devam ediyor. Dünya ciddi bir kiriz sarmalında. Korku ve endişe sürerken, mücadele de devam ediyor. 

Geleneksel olmayan, görünmez düşmanla savaşın ön cephesinde sağlık çalışanları var. Her bir hasta için bire bir mücadeleyi takım olarak yürütüyorlar. Tıpkı geleneksel savaşlarda olduğu gibi. Virüsle savaşan “muhariplerden” bazıları etkilenip bir süre muharebe sahasından uzaklaşıyor. Bazıları ise geride kalanlar, bizim için “şehit” oluyor. İnsanları kurtarmak için kendini feda eden bu kahramanlara elbette saygı duyuyoruz. Ancak toplumun ve devletin, saygının ötesinde sorumluluklarının olması gerekir.  

Dünyanın her yerinde hayatlarını başkaları için feda edenler takdir edilir ve saygıyla anılır. Devletler, toplumlar bu saygılarını, minnetlerini çeşitli biçimlerde gösterirler. Bu bazen iki çift söz etmekten anıt dikmeye, o insanların hatırlarını yaşatmaya yönelik etkinliklere kadar uzanır. Ancak en anlamlısı ve ahlaken yapılması gereken bu insanların, sevdiklerine ailelerine sahip çıkılmasıdır. Çünkü geride kalanlar, toplumun vicdanına, ahlakına, aklına ve devletin varlığına birer emanettir. Nitekim koronavirüsle mücadelede hayatını kaybeden tüm sağlık personeli ve geride bıraktıkları bunu çoktan hak ediyorlar. Çünkü bugün sağlık personeli mesleğinin gereklerini hayatın olağan akışı içinde yerine getirmiyor. Onlar kötü sürprizlerle dolu “savaş alanında” muğlak bir düşmana karşı yürüdüler ve yürümeye devam ediyorlar. 

Savaş, düşman kelimeleri abartılı gelebilir. Ancak günümüz dünyasında “güvenlik” kavramının, geçmişten çok daha geniş bir mana kazandığı bir gerçek. Korona salgını insanların hayatını almakta, ekonomik, sosyal, siyasi etkileriyle hepimiz için önemli olan değerleri ya yok etmekte ya da onlara zarar vermekte. Tıpkı savaşlar/terör gibi, bizi, değerlerimizi, ilişkilerimizi, yaşam tarzımızı değiştirmeye zorlamakta. Bu manada sağlık personelinin yaptıkları “vatan ve insanlık” için hayatını verenler askerlerden/sivillerden farklı değil.        

Terörle mücadele, iç güvenlik ve savaşta şehit olanların ailelerine gösterdiğimiz özenin, sağladığımız imkânların bu günkü seviyeye gelmesi, düşüncelerin değişmesi uzun bir sürede mümkün oldu. 1980’lerde terörle mücadelede şehit düşen askerlerin naaşının memleketlerine gönderilmesi için subayların, astsubayların aralarında para topladıklarını biliyoruz. Bugün Türkiye, mali gücü, yasaları, moral değerleri ve kamuoyu hassasiyetiyle bunu çoktan aştı. Nitekim salgınla mücadelede onlarca ülkeye tıbbi yardım yapabilmektedir. Vicdanımızın sesi, şehitler için sağlanan sosyal ve ekonomik hakları, fedakâr sağlık çalışanlarının geride bıraktıklarından esirgememiz gerektiğini söylüyor. 

Not: Geçen yazımda düzensiz göçle ilgili referans verdiğim Türk-Alman Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Murat Erdoğan’ın adı yanlışlıkla “Mustafa” olarak yer aldı, düzeltir özür dilerim.

Yazının devamı...

Korona salgını ve düzensiz göç sorunu

5 Mayıs 2020

Şu anda fazlaca gündemimizde olmasa da koronavirüs salgınının ardından çokça konuşacağımız konulardan birinin de düzensiz göç olacağı muhakkak. Salgın bir yandan düzensiz göç hadiselerini hızlandıracak olumsuzluklara yol açarken, düzensiz göç olgusunun yönetilmesini de zorlaştıracaktır. 

Koronavirüs salgınının ekonomik hayatı nasıl ve ne ölçekte etkilediğini, krizin ne kadar sürebileceğini çok sayıda ekonomist tahmin etmeye çalışıyor. Bu konuyla ilgili fikirlerini kamuoyuyla paylaşıyor. Örneğin, TEPAV’dan Prof. Dr. Fatih Özatay ve Prof. Dr. Güven Sak’ın birlikte hazırladıkları raporda Türkiye için önemli öngörüler yer alıyor. Bkz. https://www.tepav.org.tr/upload/mce/2020/notlar/covid19_salgini_bir_degil_bir_kac_ceyrek_surerse_ne_olur.pdf Krizin devamının Türk ekonomisini ciddi manada olumsuz etkileyeceği açık. Tüm dünyada benzer şekilde ekonomi daralırken, tedarik zincirlerinin kopabileceği, bunun da işsizliğin büyük oranda artıracağı anlaşılıyor. Özellikle de hizmet sektöründe.

Şüphesiz ki bu olumsuzlukların etkileri her ülkede aynı olmayacaktır. İyi yönetilen, ekonomisi güçlü olan ülkeler ekonomik krizin kamu düzenini bozmasına, iç çatışma gibi yıkıcı sonuç doğurabilecek gelişmelere fırsat vermeden, krizi daha az hasarla atlatabileceklerdir. Ancak korona öncesi de siyasi istikrarsızlık ve iç çatışmalardan muzdarip, ekonomileri zayıf/çökmüş, yardımlarla yaşayan devletlerin yurttaşlarının karşılaşacakları sorunlar çok daha derin olacaktır. Bu durumdaki insanların hayatta kalmak ve daha iyisini inşa etmek umuduyla, büyük kitleler halinde yollara düşmeleri sürpriz olmayacaktır.    

Türkiye olası yeni dalganın hedef ülkelerinden biri olmaya aday görünüyor. Geçen yıllarda, düzensiz göç olgusundan payına düşeni alan ve almaya da devam eden Türkiye’nin öngörmesi gereken birden fazla sorunu var. Birincisi Suriye, özellikle İdlib, “potansiyel göç kaynağı” olarak hassasiyetini sürdürüyor. Nitekim Suriye’de yaşanan gelişmelere bakınca, eninde sonunda Türkiye’nin bir göç dalgasıyla yüzleşmesi sürpriz olmayacaktır. Yeni dalganın mevcut göçmen sayısına eklenmesi Türkiye’nin hiç istemeyeceği bir tablodur.

İkinci olarak, istatistikler bize Türkiye’ye yönelik göç dalgasının ana kaynağının yön değiştirdiğini göstermektedir. Nitekim geçen yıl Türkiye’nin doğu komşularından yasa dışı yollarla gelen göçmen sayısı neredeyse yüz bini buldu. Önümüzdeki süreçte bu eğilimin artarak devam edeceğini söyleyebiliriz. Pakistan, Afganistan, İran ve diğer bölge ülkelerinde korona salgınının, çekirge istilasının neden olacağı ekonomik kriz, göç olgusunu daha da güçlendirecektir. Ekonomik yıkımın tetikleyeceği olası sosyal çöküş ve güvenlik açığı da düzensiz göç olgusunu hızlandıracak gibi görünmektedir. Öte yandan, ABD’nin Taliban ile anlaşmaya varması ciddi politik iklim değişikliğine yol açarak birçok Afganlının yollara düşmesine neden olacaktır.  

Türkiye’nin üçüncü zorluğu, düzensiz göçmenlerle ilgili politikalarını, ekonomik, sosyal ve kültürel gerilimlere/çatışmalara yol açmadan, iyi yönetebilmektir. Nitekim Türk Alman Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Mustafa Erdoğan da bu konuya dikkat çekerek, “düzensiz göçmenlerin bir nefret objesi haline gelmemesi ve bu sorunun siyasi olarak suiistimal edilmemesi” gerektiğini hatırlatıyor. Gerçekten de koronavirüs salgınının neden olduğu yoksullaşma, işsizliğin yaratacağı rekabet, kırılganlık ve hassasiyet her alanda dikkatli olmayı, zamanında ve doğru adımlar atmayı gerektiriyor.

Yazının devamı...

Korona salgını ve istihbarat dünyası

1 Mayıs 2020

Teknolojik gelişmeler, küresel ve milli düzeyde ihtiyaçlar, tehditler değiştikçe devletlerin güvenlik kurumlarının da değişmesi beklenir. İlk akla gelenlerden biri istihbarat örgütleridir. Örneğin, bilgisayar teknolojilerinin sıçrama yaptığı 1980’lerin başında, küresel okumaları kökten değiştiren soğuk savaşın sona ermesi ve 11 Eylül gibi terör saldırıları istihbarat örgütlerinin değişimini zorunluluk haline getirmişti.

Bugün koronavirüs salgınının benzeri ölçekte bir değişime neden olup olmayacağını bilmiyoruz. Ancak istihbarat örgütlerinin iş yükünün arttığını, bir yandan da iş yapma süreçleri, personel güvenliği konularının ciddi manada gündem olmaya başladığını söyleyebiliriz. 

Koranavirüs bağlamında gelişmeleri altı başlık altında toplamak mümkün. İlk olarak, istihbarat örgütlerinin dikkatlerinin “koronavirüse” kaydığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda virüsün yayılmasını önlemek için aşı, tedavi için ilaç geliştirme faaliyetleri, istihbarat örgütlerinin radarlarında yer alan öncelikli hedef/görev haline gelmiş olmalı. Nitekim ABD ile Çin arasında yıllardır devam eden “bilimsel ve teknolojik hırsızlığa konu olan mallar/bilgiler listesine” yeni bir fikrin/metanın girmesi sürpriz olmamış görünüyor. Ocak ayı sonlarında Boston Üniversitesi’nde okuyan iki Çinli öğrenci ve Harvard Üniversitesi’nden bazı bilim adamlarının Çin adına söz konusu alanlarda casusluk yapmaktan soruşturulmaya başlandığı medyada yer aldı. ABD istihbarat örgütleri hiçbir kurum veya bireyin Çinlilerle “teknik-bilgi değişimine” iş birliği yapmasına izin vermemekte. Çinlilerin de bilgi saklama eğilimleri dikkate alındığında, “Küresel bir sorunla mücadele küresel iş birliği gerektirir” yaklaşımının havada kaldığını görüyoruz.    

İkinci olarak, başta ABD olmak üzere, sorgulama kapasitesi olan ülke istihbaratları virüsün kaynağının ne/neresi olduğunu bulmaya odaklanmış görünüyorlar. Virüsün laboratuvar kaynaklı olmasının doğuracağı ağır hukuki, siyasi, psikolojik, ekonomik sonuçlar istihbaratçıları cezbediyor. Ancak Çin, konunun bu şekilde gündeme getirilmesinden oldukça rahatsız görünüyor. Öyle ki, Avustralyalı yetkililerin bağımsız araştırmacılar bunu araştırmalı önerisine hakarete varan tepkiler göstermekteler.   

Korona salgını istihbarat dünyasının kronik hastalığı olan “istihbaratın siyasallaşması” sorununu yeniden gündeme taşımış görünüyor. Birçok demokratik ülkede, istihbaratın siyasi liderleri vaktinde uyarıp uyarmadığı, eğer uyarmışsa siyasi liderin bu bilgiyi göz ardı edip etmediği sorgulanıyor. Verilecek cevap, istihbarat örgütlerinin profesyonelliğini veya ülkelerin politik kültürüyle bağlantılı “siyasallaşma sorununun” geldiği boyutu göstermesi açısından literatürdeki yerini alacaktır.   

İstihbarat örgütlerinin dördüncü sorunu, koronavirüs salgını üzerinden yürüyen propaganda savaşlarına hızla “çekidüzen verememek” gibi görünüyor. Bir yandan olumsuz propagandaları etkisiz kılmaya çalışırken, bir yandan da kendi cephelerinde savaşı yeniden tasarlamaya çabalıyorlar. Nitekim virüs, hükümetleri yıpratmaktan sistem tartışmalarına doğru kaymakta. Koronavirüsün neden olduğu gelişmeler, medya ve sosyal medya üzerinde yürüyen mücadelede taraflar için yeni cephane ve cephede açılmış yeni bir gedik gibi görünüyor.    

Üzerinde odaklanılacak beşinci sorun, salgının rakipler üzerindeki, ekonomik, siyasi, psikolojik, toplumsal ve askeri etkilerini objektif olarak ölçebilmektir. Bu bağlamda tehditlere, rakiplere, dostlara, kendi ülkelerine dair muhtemel siyasi, ekonomik, toplumsal gelişmeleri öngörmek, tutarlı gelecek öngörülerinde bulunmak ve karar alıcılara sağlıklı analiz sunma çabaları öncelikli çalışma alanı olarak görülüyor.   

Son olarak istihbarat örgütleri salgında istihbarat üretmenin zorluklarıyla nasıl baş edeceklerini düşünmek zorundalar. Çoğu çatışma bölgeleri olmak üzere, farklı koşullarda çalışanlarını korumak, veri toplama yöntemlerini değişen koşullara ve ihtiyaçlara göre yeniden tasarlamak, en önemlisi de ciddiye alınmama sorununu aşmak çözüm bekleyen öncelikli sorunların başında geliyor olmalı. 

Yazının devamı...

Komşumuz Irak üzerine

28 Nisan 2020

Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de koronavirüs konuşuluyor. Bu süreçte dikkatlerimizi ağırlıklı olarak içeriye çevirmiş durumdayız. Ancak bizim gündemimizde olmasa da komşularımızda olup bitenler uzun vadede önemli sonuçlar üretecek cinsten. Olabileceklerin sonuçları bu ülkelerin içinde kalmayacağı/kalamayacağından, bizler de etkileneceğiz. Bu çerçevede abartılı gibi görünse de çevremizde vuku bulacak bazı gelişmelerin felakete dönüşme kapasitesi yüksek.

Kısa vadede işlerin düzelebileceğine dair umut vaat etmeyen komşularımızın başında Irak geliyor. Ülke, siyasi istikrarsızlıktan koronavirüs salgınına, yeniden artmaya başlayan DAEŞ eylemlerinden ABD-İran güç mücadelesine, düşen petrol üretimi ve fiyatlarından kuzey ve güneyde ayrılık fikirlerinin güç kazanmasına kadar bir dizi ciddi ve karmaşık sorunla karşı karşıya.

Seçimlerin yapıldığı Mayıs 2018’den beri bir hükümet kurulamadı. Bu durum hayati konularda karar alınamamasına ve merkezi otoritenin her geçen gün itibarını yitirmesine ve erozyona uğramasına neden oluyor. Güney vilayetlerinde protestolar yükselirken, “ayrılık” fikirleri daha fazla taraftar buluyor. Ülke genelinde acil ihtiyaç duyulan altyapı inşaatları ya durmuş ya da iyice yavaşlamış durumda. İran’dan gelen Şii turistlerin sayısındaki düşüş, sokağa çıkma yasakları, petrol krizi ekonomiyi iyice zora sokmuş durumda.

Tüm dünyayı sarsan korona salgınının ardından açıklanan rakamlar “çökmüş bir devlet” için inanılması zor ölçekte. Son verilere göre, toplam vaka sayısı 1900, ölü sayısı ise 90 civarında. Oysa sağlık sistemi sorunlu, sınır kontrolü zayıf bir ülke için bu inandırıcı görünmüyor. 

Veriler böyle olsa da ülke ekonomisi kan kaybetmeye devam ediyor. Koronavirüsün neden olduğu petrol talebindeki daralma, fiyat düşüşü, petrol sektöründe çalışan çok sayıda Batılı uzmanın ülkeyi terk etmesi Irak ekonomisini sarsmaya devam ediyor. Nitekim 2020 yılı devlet bütçesi hazırlanırken, bir varil petrol 56 dolar olarak hesaplanmış, yatırımlar ve harcamalar buna göre planlanmıştı. Oysa bugün petrol fiyatları yerlerde sürünmekte. Neredeyse şirketler üste para teklif edecek duruma gelmiş bulunmaktalar. Bütçe gelirlerinin %90’nı petrolden sağlayan bir ülkenin gelirlerini kaybedecek olmasının büyük bir kaosun habercisi olduğunu söylemek abartı olmaz. Dahası, bu durum sadece Arap bölgelerini değil, bütçeden pay alan Kürt bölgesel yönetimini de derinden kaygılandırmaya devam ediyor. Sadece yatırımlar değil, memur maaşlarının da nasıl ödeneceği büyük bir sorun olarak yönetimi zorluyor. Uzmanlar petrol krizinin kısa sürede son bulacağına dair iyimser değiller. Dolayısıyla, kırk yıldır savaşta olan Irak’ta yaşanan bu olumsuzlukların sonuçlarını kestirmek gerçekten zor.   

Öte yandan, Irak’ın sorunu sadece petrolle, bozulan ekonomiyle ve koronavirüsle de sınırlı değil. Ülke, bir yandan da ciddi güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. DAEŞ’in güvenliğin zayıf olduğu bölgelerde yeniden hareketlenmeye başladığı görülüyor. Özellikle PKK ve Haşdi Şabi gibi örgütlerin artan faaliyetlerine gösterilen tepkinin bu gelişmedeki rolü inkâr edilemez. Kaçakçılık, şiddet, Şii milislerin faaliyetleri ciddi bir sorun. ABD ile İran arasındaki güç mücadelesi, açık/örtülü operasyonlar, vekâlet savaşları hız kesmeden sürüyor ve derinleşiyor. 

İçeride dikkatlerimizi çeken olaylar hafiflediğinde, çevremizde krizlerin derinleştiğini, işlerin farklı bir safhaya geldiğini görürsek sürpriz olmayacaktır. Bunlar bir başlangıç ve biz tarihin ilginç bir dönemine tanıklık ediyoruz.

Yazının devamı...

TBMM, vicdan ve meşruiyet

24 Nisan 2020

Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladık. Bir defa daha milletimizin fedakârlıklarını, Milli Mücadele’nin her alandaki kahramanlarını saygıyla andık. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun üstünden tam 100 yıl geçmiş. Günlük tartışmalar bir yana, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini koruyarak ve daha da güçlenerek yoluna devam edeceğine dair umutlarımızı koruyoruz.

TBMM’nin önemi, dönemin koşullarını anlamadan, onun Milli Mücadele’deki rolünü kavramadan anlaşılamaz. Elbette tarihçiler, siyaset bilimciler, hukukçular TBMM’nin açılışının anlamını, sonraki süreçte oynadığı rolü farklı yönleriyle ele alacaklardır. Sanırım kuruluş döneminin en önemli rolü, bu günkü tanımıyla, “çökmüş bir devletin” enkazından, iddiaları ve idealleri olan bir devletin kuruluşuna “koza” olmak ve bunu “savaşan meclis” olarak tarihe tescil ettirmektir. Bu nokta Gazi TBMM, Milli Mücadele’nin “vicdanı” ve “meşruiyetinin” kaynağıdır.

Bu iddialı bir söz olarak görülebilir. Ancak yüz yıl sonra yola çıkanlara ve yaşanmakta olanlara bakınca bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlıyoruz. Milli Mücadele’nin başarılmasında en önemli faktör “meşruiyettir”. TBMM düşmana karşı direnişin, birlikte yürüyüşün çimentosu ve aklıdır. Bu nedenle, TBMM, mümtaz bir lider öncülüğünde Milli Mücadele’ye girişenlerin “meşruiyet” kaynağı, halkın “vicdanı” olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, başkent İstanbul’un siyasi otoritesinin sınırları Üsküdar’da bitiyordu. Toprakları savaşın galipleri tarafından peyderpey işgal edilmişti. Başta Ordu olmak üzere, devletin Anadolu’daki damarları İşgalci Güçler tarafından bilinçli bir biçimde kopartılıyordu. Dahası, İmparatorluğun siyasi, sosyal, etnik, dini, mezhepsel bağları çözülmeye başlamış, fay hatları kırılmıştı. Sosyal eşkıyalık, yerel kurtuluş arayışları, asker kaçakları, salgın hastalıklar, ekonomik yıkım kol geziyordu. Bu koşulların hâkim olduğu Anadolu, 1918-1923 arasında, bir düzineye yakın, farklı karakterde savaşa/çatışmaya tanıklık etti.  

Bu yelpaze, eşkıya ile uğraşmaktan ayaklanmaya, ayaklanmayı bastırmaktan iç savaşa ve düşman işgalini muharebe sahasında sonlandırmaya uzanıyordu. İzmit’te Kuvay-ı İnzibatiye gibi ayaklanmayı bastırma iddiasından Marmara’da Anzavur’un, Karadeniz’de Rumların asimetrik karakterdeki simetrik iç isyanlarına, Gaziantep’te, Kahramanmaraş’ta, Çukurova’da, Ege’de düşmana karşı gerilla (harb-i sağir) harbinden Bayburt’ta, Konya’da, Yozgat’ta asimetrinin simetrisine uzanan bir dizi hibrit savaştan söz ediyoruz. Listede İngiliz desteğinde Yunan istilasına karşı yürütülen konvansiyonel savaştan işgalcilerin İstanbul’dan çıkartılmasına kadar bir dizi mücadele vardı. 

Her biri farklı karakterde olan mücadelenin meşruiyet kaynağı TBMM’ydi. Bugün yaldızlı sözlerle anlatılmaya çalışılan “halkın kalbini ve beynini kazanmaya” yönelik “meşruiyet” konusunun en iyi örneğini, 1920’nin dünyasında TBMM’nin tahta sıralarına oturan mebuslar vermişti. 

Tarih ders almak isteyenlere engin tecrübeler sunuyor. Tarih, olmasını arzu ettiklerimizle değil, olanlarla, yaşananlarla ilgilenir. Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’da yaşanan kaosun üstesinden gelmek için yola çıkarken, meşruiyetlerini TBMM’den aldılar. Geriye dönüp bakınca, hatıraları önünde saygıyla eğilmemek mümkün değil. Nice yüz yıllara...

Yazının devamı...

İdlib’in yeni yüzü

21 Nisan 2020

Korona salgını öncelikleri değiştirmiş, kamuoyunun dikkatlerini dağıtmış görünüyor. Yine de bazı alanlarda etkisi pek hissedilmiyor. Medyada fazla yer almamasına rağmen bazı bölgelerde gerilim ve çatışmalar sürüyor. Genelde Suriye’de, özelde İdlib’de olduğu gibi. Üstelik mevsimin bahara dönmesiyle birlikte siyasi ve askeri havanın ısınmaya başlayacağına dair güçlü emareler var.

Söz konusu değişimi anlamak için bazı konulara odaklanmak faydalı olabilir. Rusya, Esad ve İran cephesinin gelişmeleri nasıl ele aldığına bakmak önemli. Üçlü, korona salgınına rağmen, üç koldan ve uyumlu bir biçimde hareket ediyor. Bir yandan İdlib’de ateşkesi ihlal ederek gerilimi artırıyor ve zemini askeri bir harekâta elverişli hale getiriyor. Bir yandan da bölgeye kuvvet kaydırmayı sürdürüyor. Aynı zamanda da M-4 karayolunun ulaşıma açılamadığını kayıt altına alıyor. Muhtemelen yığınak bitince, tüm dünyanın koronayla meşguliyetini fırsat bilerek, yeni bir harekâta girişecektir.  

Rusya, İran ve Esad cephesinin acelesinin olduğu açık. Öncelikli amaç, sahayı temizlemiş biçimde masaya oturmak. Eğer ki masaya ihtiyaç kalırsa. Çünkü Rusya, en baştan beri, İdlib’de bulunan silahlı grupları muhatap almamayı stratejisinin esası olarak görmektedir. Diğer aktörlerin masada birilerini savunmak için yer alması ona göre dışarıdan “zafere” ortak olmaktır. Bu nedenle, “teröristlerin” ömrünü uzatmadan, iş sürüncemeye dökmeden, sonuca gitmeyi hedeflemektedir.

Bu yaklaşımı hızlandıran birden fazla neden var. İlk neden, ABD-Rusya rekabetinin Suriye’ye yansıması. Elbette bu rekabet Avrupa, Karadeniz ve Ukrayna’da olup bitenlerden bağımsız değil. Dolayısıyla, Suriye de olup bitenler ABD ile Rusya arasında “birleşik kaplar” gibi işliyor. ABD, Suriye’nin Rusya’ya maliyetini artırmaya, işi uzatmaya odaklı bir tutum geliştirmiş görünüyor. Suriye konusu masaya geldiğinde ise, Rusya’nın karşısında “hakları” savunulacak “muhaliflere” ihtiyacının olduğunu biliyor.

ABD için “mükemmel” süreç, Suriye’yi en az maliyetle, müzakere masasına taşımaktır. Nitekim İdlib’de yerleşik El Kaide bağlantılı grupları “kötü çocuklar” liginden çıkartıp, “iyi çocuklar” sınıfına da muhalifleri” dahil etmesi bir tesadüf değildir. Rusya’nın tutumuna bakınca, bunun ne anlama geldiğini bildiği görülüyor. Ruslar bu filmi 1979-1989 arası dönemde Afganistan’da gördüler. ABD destekli “muhaliflerin” ne manaya geldiğini iyi biliyorlar. Öte yandan, Putin’i hızlandıran bir diğer gelişme de “kötünün iyisi olan”, Türkiye’nin desteklediği/biçimlendirdiği “Özgür Suriye Ordusu”nun her geçen gün sahada eriyor olması. Başka bir ifadeyle, muhaliflerin karakterinin değişmesi. 

Son olarak, Türkiye’nin durumuna bakmak gerek. Türkiye, büyük güçlerin “arasında” kalmış gibi görünüyor. En büyük sorun, İdlib’in jeopolitik kısıtlılıkları, düzensiz göçmen ve radikallerin dönüştürülmesi sorumluluğunun üstlenilmiş olmasıdır. Görünen o ki Türkiye için İdlib vekâlet savaşının yürütüldüğü bir saha olmaktan hızla çıkıyor. Mehmetçik, İdlib’in çeperlerinde ve havada Rusya, içeride ise kendisini “tekfirci” olarak tanımlayanlarla karşı karşıya kalacak gibi görünüyor.

Yazının devamı...

ABD-Çin rekabeti ve koronavirüs

17 Nisan 2020

Koronavirüs salgını sürerken tanık olduğumuz olaylara bakınca sadece bir “sağlık” sorunuyla karşı karşıya olmadığımızı görebiliyoruz. Virüs, etkisi arttıkça, hayatın her alanında varlığını hissettiren bir dizi gelişmeyi tetikliyor. İç siyasetten uluslararası sorunlara kadar. Örneğin salgın, İngiltere Başbakanını yatağa düşürürken, ABD ekonomisine, yaşam tarzına, askeri kapasitesine verdiği zarar nedeniyle de Trump’ın yeniden başkan seçilme planlarını sarsıyor. Birçok ülkede muhalefet iktidarın süreci iyi yönetmediğini ileri sürmekte, huzursuzlukların baş gösterdiği, şikâyetlerin başladığı görülmekte. Korona sorununun otoriter Çin yönetimini bile zora sokabileceği ileri sürülmekte. Yine petrol fiyatlarının düştüğü bir dünyada bazı Arap ülkelerinin krize sürüklenebileceği, Putin’i işinin zora gireceği öngörülüyor. Uluslararası alanda en çarpıcı etkinin ise Çin-ABD ilişkilerinde görüleceği aşikâr.  

Koronavirüs salgınının ABD-Çin rekabetinin hız kazandığı bir dönemde “Çin’de” ortaya çıkması önemli bir olgu. Eğer salgın, üçüncü bir ülkede başlasaydı konunun ele alınışında bir dizi farklılıklar olabilirdi. Ancak salgının Çin’de başlamış olması, ABD’nin elinde bir “koz”, Çin için ise hem “yük” hem de “fırsata” dönüşmüş görünüyor. Bu perspektiften bakınca, korona salgınının iki ülke arasında süregiden mücadelede de kısa ve orta vadeli etkilerinin olacağı açık. Dikkat çeken husus şu: Salgının ABD ile Çin arasındaki rekabeti sona erdireceği, iş birliğini derinleştirerek geliştireceği fikrini savunanların sayısının azlığı. Tam tersine, salgının, orta vadede, rekabet üzerinde çarpan etkisi yapacağı ve tarafların pozisyonlarını tahkim edeceklerini savunanların sayısı oldukça yüksek.

Salgın öncesi iki ülke ekonomik ilişkileri ile salgın sonrası olası gelişmeleri kaleme alan TEPAV Dış Ticaret Direktörü E. Büyükelçi Bozkurt Aran, ticaret savaşlarının bitmeyeceğini, tersine, daha da derinleşerek devam edeceğini (bkz. https://www.tepav.org.tr/upload/mce/2020/notlar/covid19_salgini_ve_kuresel_ticaret_duzenine_olasi_etkileri.pdf ), orta vade korona tedbirlerinin “değer zincirini kopartarak üretim merkezlerini tüketim bölgelerine taşıyacağını” ve dünya ticaretinin daralma eğilimine gireceğini ileri sürüyor. 

Her iki ülkenin de korona salgını öncesi konumunu güçlendirecek fikri ve psikolojik desteği inşaya erken bir tarihte başladığını görebiliyoruz. Örneğin, Trump’ın ilk basın toplantısında kullandığı “Çin virüsü” kavramı ne bir yanlışlık ne de bir dil sürçmesiydi. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun yaptığı açıklamalarda Çin’in korona hakkında yeterli bilgiyi paylaşmadığını bilgileri kasten sakladığını söylerken koronavirüsün politik bir araca dönüştürdüğünü ileri sürmektedir. Dahası, tezini güçlendirmek için virüsün çıktığı Vuhan’da kurulu büyük bir virüs laboratuvarına dikkat çekerek, Çin’e dair “algıları” şekillendirmektedir. 

Sonuçta, açıklamalar Çin’in sadece tıbbi yardımları “yumuşak güç” olarak kullanan bir aktör değil, aynı zamanda virüsün neden olduğu ekonomik ve siyasal krizleri fırsat olarak ele alan, Batı dünyasının iç dayanışmasının zayıflamasını, liberal dünyanın aldığı “hasarı” memnuniyetle karşılayan bir aktör olduğunu ima ediyor. Dahası, Trump, Çin’i arkalayan bir tutum izlediğini ileri süren Dünya Sağlık Örgütü’nün fonlarını keserek haklılığını göstermeye çalışmakta. Bu noktada ABD’nin yalnız olmadığını da görüyoruz. Nitekim İngiliz istihbaratı MI 6’nın eski bir numarası, benzer tezleri ileri sürerken, salgından Çin’i sorumlu tutuyor. Ardından da Çin istihbaratının Batı’nın geliştireceği tıbbi bilgi ve teknik ilerlemeleri çalmak üzere pusuda beklediğini de ileri sürüyor. Anlaşılan, korona salgını tıbbi bir sorundan öte, Çin-ABD rekabetine dökülmüş bir bidon benzin gibi görünüyor.

Yazının devamı...