2019’un sorunlu mirası

24 Aralık 2019

Küresel ve bölgesel gelişmelere bakınca 2019’un 2020’ye hiç de iyi bir miras bırakmadığını söyleyebiliriz. İyimser olmak mümkün mü? Hiç sanmam. Çünkü çözüm bekleyen birçok karmaşık sorunla baş etmek zorundayız. Başka bir ifadeyle, 2020 de 2019 gibi belirsizliklerle dolu bir yıl olacak. Bu tahmin bir dizi nedene dayanıyor. Kördüğüm haline gelmiş Türkiye-ABD ilişkilerini bir yana koysak bile, güneyimizde olup biten hadiseler tek başına bu kanaatin oluşmasına yeter. Bölgenin karmaşıklığı ve genişliği bize “sürprizlerle” dolu bir yıl vaat ediyor.

Bu kanaati besleyen üç temel nedenden söz edebiliriz. Birincisi, birbirinden bağımsız ve uzak coğrafyalarda yaşanıyor gibi görünse de, aslında tüm olaylar iç içe geçmiş durumda. Örneğin, Libya’dan söz ederken, geri planda cereyan eden uzunca bir gerilimler listesinin farkında olmamız gerekiyor. Bir anlamda Doğu Akdeniz’i, Kıbrıs’ı, Yunanistan’ı, İsrail’i, Mısır’ı, Suudi Arabistan’ı, Avrupa Birliği’ni, Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Sudan’ı ve Rusya’yı konuşuyoruz. Ya da Kaşıkçı cinayetini, PKK’yı, Müslüman Kardeşleri, düzensiz göç konularını, diasporadan muhalefeti konuşuyoruz. Benzer şekilde, Suriye’yi de mercek altına alınca, elimizde uzunca bir liste olduğunu fark ediyoruz.

Gelecek yıla devredilen bölgesel mirasın ikinci özelliği belirsizlik. Haliyle yönetilmesi zor ve meşakkatli bir süreç yaşanıyor. Hiç bir şeyin sınırları net değil. Barışın ya da savaşın, dostun ya da düşmanın, ülke sınırlarının. Sadece Türkiye değil hiç kimse önünü net göremiyor. Dünya, siyah veya beyaz değil. “Grinin birçok tonunun bulunduğu” bir ortamda yaşıyoruz. Mücadeleler “hibrit” cereyan ediyor. Diplomasiden ayaklanmalara, iç savaşlardan terörizme, sınır aşan suçlardan düzensiz göçlere, kaçakçılıktan yolsuzluklara, çökmüş devletlerden korsan devletlere kadar.

Dost/düşman, barış/savaş, sanal/gerçek, hukuk/hukuk dışılık, sivil/asker gibi kavramlar iç içe geçince, siyasiler, diplomatlar ve askerler için hedefler alışık olunan biçimde tarif edilemiyor, tutarlı olmayabiliyor. Bir anlamda hedefler günlük değişiyor ve “jel” gibi akışkan, belirsiz ve tutarsız olabiliyor. Sonuçta sürekli hareket, söylem değişikliği, hedef ve fikir farklılaşması itibarı sarsıyor,  kurumlar arası ilişkileri erozyona uğratıyor, toplumu yoruyor.

Son olarak, yaşanan hadiseler ciddi manada ekonomik, sosyal, askeri ve insani kapasiteyi zorluyor. Dahası, tartışmalar kısa sürede iç politikanın parçası haline gelebiliyor. Güvenlik sorunlarından düzensiz göçe, gerilen diplomatik ilişkilerden artan masraflara, yıpranan malzemeden  yorulan kurumlara ve insanlara kadar.

Bu noktada üç hususu akıldan çıkarmamak faydalı olabilir. Coğrafya kaderdir ve bunu değiştirmemiz mümkün görünmüyor. İkincisi, cereyan eden olaylar karakteri icabı kısa sürede sona ermez; dahası, isteseniz de sonlandıramazsınız. Üç, böylesi bir belirsizlikler ve sürprizler çağında doğru “strateji”, hedefler ile kapasite arasında dengeyi gözetmelidir.

Yazının devamı...

Trump güvenlik sorunu mudur?

20 Aralık 2019

Günümüz dünyası-nın en önemli tartışma konularından biri, “güvenlik”. Düzensiz göçten kadın ve güvenliğe, füze savunma sistemlerinden siber alana, çevre sorunlarından su kıtlığına, savaşlardan terörizme, ayaklanmaya, ekonomiden istihbarata, uluslararası suçlardan uyuşturucuya kadar geniş bir yelpazeden söz ediyoruz. Güvenlik kavramının kullanımı bu kadar genişlemiş ve çeşitlenmiş olunca kafa karışıklığı yaratmaması mümkün değil.

Durum böyle olunca, gerek akademide gerekse uygulamada güvenlik mercek altına alınıp kavramsallaştırılmaya çalışılıyor. Bu amaçla devlet kurumları kadar akademik kuruluşlar da sivil kuruluşlar da faaliyet gösteriyor. Üstelik kıt kaynaklar ve gönüllülük temelinde.

Bu organizasyonlardan biri 2004 yılından beri faaliyet gösteren Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği. Dernek uluslararası ilişkiler konularının yanı sıra güvenlik konularında da çalışıyor. Amaç, genç öğrencileri akademik olarak güvenlik alanında çalışmaya teşvik etmek. Öğrencilerle alan çalışanı akademisyenleri ve uygulayıcıları bir araya getirerek bir sinerji yaratmak.

Bu amaçla, dört günlük Güvenlik Akademisi’nin 14’üncüsünde yer aldım. Dernek Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Aydın bu konuda şunları söylüyor: “Geldiğimiz nokta itibarıyla güvenlik akademik araştırmalarda büyük bir ilgi ve alaka görünüyor. Özellikle genç akademisyenler, öğrenciler ve işin profesyonellerinin bir araya gelmesi bir sinerji ortaya çıkartıyor. Israrlı ve sabırlı çalışmalarımız neticesinde, başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere çeşitli devlet kurumlarıyla iş birliği halindeyiz. Hedefimiz bu iş birliğini daha da geliştirerek genişletmek. Listemiz uzun. Milli Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, AFAD, Göç İdaresi Başkanlığı, MASAK, Tarım Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Çevre Bakanlığı, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumlar artık günümüz güvenlik tartışmalarının merkezinde yer almak zorunda.”

Yazının devamı...

Libya’da olmak...

17 Aralık 2019

Son gelişmeler Türkiye açısından Libya’yı “Akdeniz’in karşı kıyısında yer alan bir komşu” olmaktan çıkarttı. Bu gün Libya, Türkiye’nin Akdeniz’deki uzun vadeli çıkarlarında “hayati öneme sahip” bir çıpa haline dönüştü. İki ülke arasında yapılan “Deniz Yetki Anlaşması”, Doğu Akdeniz’in tartışmalı tablosunu ve dinamik dengelerini Türkiye lehine değiştirirken, yeni bir dalgalanmayı da tetiklemiş oldu. Bu gelişme, Türkiye’yi “anlaşmanın” ayakta kalmasını sağlayacak şekilde davranmaya, imza sahibi meşru aktörü ayakta tutmaya ve güvenlik ortamını çıkarları yönünde biçimlendirmeye ve muhafaza etmeye zorluyor.

Başta Avrupa Birliği olmak üzere birçok ülkeden anlaşmaya tepki geldi. Tepkinin nedeni, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan’ı Akdeniz’de sınırlamasıdır. Ayrıca Türkiye’nin tezleri, Türkiye karşıtı ittifak üyelerini bir daha harita önünde düşünmeye sevk edecek cinsten sonuçlar doğurmaya müsait. Anlaşma, “Münhasır Ekonomik Bölge” sınırlarını değiştirirken, Mısır ve İsrail’e Türk tezlerinin kabulü halinde yeni çıkar alanları sağlıyor. Haliyle, bu durum tarafları yeniden düşünmeye sevk edecek kadar cazip.

Türkiye, anlaşmayı hayata geçirmek için gerek uluslararası gerekse ulusal hukukun gerektirdiği koşulları hızla yerine getirecek adımları atmayı sürdürüyor. Anlaşmanın Türkiye açısından en güçlü yönü, imzanın Birleşmiş Milletler’in meşru hükümet olarak tanıdığı Libya Ulusal Hükümeti ile atılmış olmasıdır.

Anlaşmanın kâğıt üzerinde kalmaması, sonuç doğurması Başbakan Sarraj ve hükümetinin iş başında kalmasına bağlı. Haliyle, bu konu Türkiye için “hayati öneme” sahiptir. Nitekim hükümet konunun önemine binaen Libya ile bir dizi askeri, teknik ve istihbarat anlaşması imzalamış bulunuyor.

Şimdi sorun hızlıca anlaşmaların gereğini yerine getirecek şekilde harekete geçmektir. Çünkü siyasi kararlılık ve güçle desteklenmemiş hiçbir anlaşma Türkiye’ye istediklerini sağlayamaz. Nitekim anlaşmanın kamuoyuna mal olmasının ardından Türkiye karşıtı koalisyon diplomatik, propaganda ve askeri alanda hareketlenmiş durumda. Sahadaki vekilleri Hafter kuvvetlerinin hareketlenmesi hiç de tesadüf değil. Hafter, şimdi sadece Libya’da iktidarı ele geçirmeye çalışan yasa dışı örgüt lideri olmaktan çok, Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki rekabetinde tabloyu değiştirmeye çalışan bir aktöre dönüşmüş durumda. Hafter’i harekete geçirenler Doğu Akdeniz’de istediklerini almanın yolunun Sarraj hükümetini yok etmekten geçtiğini biliyorlar ve stratejilerini bu noktaya kurmuş görünüyorlar.

Bu durumda Türkiye, fazla geç kalmadan harekete geçmek ve mevcut hükümeti desteklemek zorunda. Bunun meşakkatli, uzun ve yıpratıcı bir zorunluluk olduğu açık. Ancak herkesi için bir o kadar da tarihi sorumluluk içeriyor.

Yazının devamı...

Büyük yalanlar çağında Afganistan

13 Aralık 2019

Hafta başı Washington Post gazetesinde yayımlanan çok sayıda gizli belge ABD’nin Afganistan savaşının çıkmaza girdiğini gösteriyor. İlginç olan şu: Raporları kaleme alan üst ve orta düzey asker ve diplomatların tamamı Afganistan’da işlerin yolunda gitmediğini belirtirken, 18 yılın sonunda savaşın çıkmaza girdiğini açıkça ifade ediyorlar. Örneğin, 2013-2014 yıllarında Afganistan’da danışmanlık yapan Albay Bob Crowley şunları yazıyordu: “En iyi resmi ortaya koymak için tüm veriler değiştirildi. Örneğin anketler tamamen güvenilmezdi ancak yaptığımız her şeyin doğru olduğunu belirtecek şekilde düzenlendi” demektedir.

Tüm bunlara rağmen, politik hedefi belli olmayan, nafile, pahalı bir askeri harekât sürüp gidiyor. Savaşın maliyeti oldukça yüksek. Bazıları birkaç defa olmak üzere 775 bin ABD askeri Afganistan’da görev yapmış. Bunlardan 2300’ü ölürken, 20 binden fazlası da yaralanmış. Ekonomik maliyet ise inanılmaz. Neredeyse 1 trilyon dolardan fazla. Daha ne kadar masraf yapılacağı da belli değil.

Belgelerin sızması/sızdırılması birkaç açıdan önemli görülüyor. Birincisi, her şeye rağmen, sistemin içinden gelen çok sayıda, asker ve diplomat sahadaki “gerçekleri ifade etmekten” çekinmediklerini, dürüst davrandıklarını gösterebiliyor. Bu davranış kurumsal ve bireysel ahlakın hâlâ var olduğunu ve sorumluluk duygusunu gösteriyor. Yine de savaşta ısrar, kurumsal ve profesyonel yalancıların sayısının az olmadığının işareti. Üstelik etkinler. Gerçekle ilgisi olmayan açıklamalar, istatistikler, renkli haritalar, atılan nutuklar da en etkin araçları. Karar alıcıların, kamuoyunun ve savaştan para kazananların duymak, görmek istediklerini üretiyorlar. Ne de olsa büyük yalanlar çağındayız.

Bir diğer husus raporlar Afganistan ve benzeri savaşların karakterinin siyasiler, siyasallaşmış askerler ve kamuoyunda iyi anlaşılmadığını gösteriyor. Bu tip savaşlar, zihinlerde yer edinen “zafer” beklentisine cevap vermekten uzaktır. Günün sonunda düzenli, şaşalı bir “zafer yürüyüşü” savaşa başlayanlara nasip olmaz. Savaşın uzaması bilinçli bir seçimdir. Bir Taliban komutanının dediği gibi: “ABD’nin zamanı ölçmek için pahalı saatleri olabilir ama bizde de zaman çok”. Sözü önemli. Savaş uzadıkça her şey yıpranır, erozyona uğrar. Sadece askerler, siyasiler, ekonomi, malzeme değil, ahlak, vicdan ve itibar da erozyona uğrar. Afganistan’da 18 yılın sonunda gelinen noktada budur.

Belgelerin sızdırılma zamanı elbette önemli. Bilindiği üzere Trump, ABD’nin Afganistan’dan çıkması gerektiği fikrini şiddetle savunuyor. ABD’li yetkililer bu çerçevede Taliban ile görüşmeler yaparken geçen aylarda meydana gelen bir saldırı sonrası görüşmeler kesintiye uğradı. Bu günlerde görüşmeler yeniden başladı. Tam da görüşmeler devam ederken raporların yayımlanması, elbette Trump’ın ve Afganistan’dan çıkma zamanı geldiğini düşünenlerin tezini desteklemek, kamuoyu oluşturmak açısından önemli.

ABD benzer tecrübeleri, istatistikler, ruhsuz renkli haritalar ve tablolarla desteklenmiş büyük yalanlar çağını Vietnam’da, Irak’ta yaşadı. Bu defa da Afganistan yaşıyor. Anlaşılan, bazıları öğrenemiyor ya da öğrenmek istemiyor.

Yazının devamı...

ABD ve Suudi subaylar radikalleşince

10 Aralık 2019

Silahlı saldırı, kitlesel cinayet ABD için “vukuat-ı adiye” den sayılabilir. Özellikle, okullarda meydana gelen silahlı saldırılarda çok sayıda masum insanın hayatını kaybettiği görülür. Saldırılar bazen alışveriş ve eğlence merkezlerinde, bazen askeri üslerde, bazen de okullarda meydana gelir. Geçen hafta Hawaii deniz üssünde iki sivil çalışan bir asker tarafından öldürüldü. Aradan birkaç gün geçmemişti ki bu defa cuma günü ABD’nin en büyük deniz üslerinden biri olan Florida’daki eğitim merkezinde dikkat çekici bir saldırı oldu.

ABD’ye pilotaj eğitimi için gelen, Suudi Arabistan ordusuna mensup bir teğmen, ülkesinden getirdiği tabancasıyla üç ABD denizcisini öldürdü ve sekizini de yaraladı. Daha sonra polisle giriştiği çatışmada öldürüldü. Aslında geçmişte yaşananlara bakarak söz konusu saldırı sıradan bir olaymış gibi görülebilirdi. Ancak saldırganın motivasyonu, kimliği ve Suudi Arabistan ile ABD arasındaki politik/askeri ilişkiler dikkate alındığında, saldırı daha da dikkat çekici bir hale gelebiliyor.

Soruşturmayı yapan FBI yetkilileri, olayı terör saldırısı olarak değerlendirdiler. Genel görüş saldırganın tek başına hareket ettiği yönünde. Olay hakkında konuşan ABD Savunma Bakanı Mark Esper, yabancı ülke askerlerine ilişkin güvenlik kurallarının gözden geçirileceğini açıkladı ve yeni uygulamadan söz etti. Buna göre, yabancı ülkelere mensup askeri personelin ABD’ye gelişlerinde daha detaylı güvenlik soruşturması yapılması için yeni adımlar atılacak. Olaydan duyulan kaygılara bakınca, yapılacaklar listesinin açıklamalarla sınırlı kalmayacağı açık.

Açık kaynaklara göre, ABD’de 153 ülkeden 5-6 bin yabancı asker eğitim görüyor. En kalabalık grubu ise Suudi Arabistan ordusuna mensup askerler oluşturuyor. ABD’den milyarlarca dolar silah satın alan Suudi Arabistan ordusunun böylesine kalabalık olması elbette sürpriz değil.

Buradaki en önemli sorun, Suudi subayın, “cihatçı motivasyonla” hareket ederek, “şeytan” olarak gördüğü ABD’de saldırı gerçekleştirmesi. Nitekim bu hadise, iki ülke orduları arasında güven erozyonuna yol açabilecek nitelikte. Dahası, Suudi Arabistan’ın, ABD ve İsrail ile ilişkilerini derinleştirmesinin bazı gruplarca eleştirildiği sır değil. Öte yandan, Suudi Arabistan’ın Yemen’de tutuştuğu savaşın iyice çıkmaza sürüklenmesinin de önemli sonuçları olması beklenebilir. Bu durumda teğmenin ve benzerlerinin radikalleşmesi ve saldırısı, buz dağının sadece görünen kısmı olabilir. Özellikle de velihat prens Muhammet bin Selman’a karşı içten bir tepkinin oluştuğu düşünülebilir.

Suudi Kralı, ölen ABD askerleri için Trump’ı arayarak taziyelerini bildirdi. Trump ise bunu “Ailelere yüklü bir tazminat geliyor” diye duyurdu. Bu yaklaşım, her şeye “ticari” bakan Trump’ın tutumunu ve “küresel güç” ABD’nin içinde bulunduğu durumu anlamak iyi bir örnek.

 

Yazının devamı...

NATO, Çin ve değişim

6 Aralık 2019

Üye ülke liderleri NATO’nun kuruluşunun 70’inci yılını Londra’da kutladılar. Soğuk savaşın bitiminde örgütün ne olacağı çokça tartışılmıştı.

Ancak değişen/değişmekte olan risk ve tehditlere rağmen örgüt otuz yıldır ayakta. Üye ülkelerin çabaları sayesinde bu güne kadar gelebildi. Dahası, bu süreçte NATO’ya yeni üyeler katıldığı gibi, hâlâ kapıda bekleyenler var. Ancak tüm bu olumlu gelişmeler örgüt içi krizlerin, gerilimlerin yaşanmadığı anlamına gelmiyor.
Son toplantı öncesi de benzeri bir tablo ortaya çıktı. Trump’ın umursamaz ve tehdide varan açıklamaları, Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” ifadesi bunun birer örneğiydi. Ancak kriz atlatıldı. İtirazlar aşıldı, savunma harcamalarının artırılacağı sözleri verilirken, tehdit ve risk değerlendirmesi genişledi ve bu gün örgüt yoluna devam ediyor. NATO üyesi ülkelerin liderleri bir dahaki toplantıya kadar diplomatlara ve askerlere bir dizi ev ödevi vererek dağıldılar. Bu anlamda, kapanış bildirgesi önemli ipucu veriyor.

NATO’nun Rusya, terörizm gibi geleneksel tehditlere yenilerini eklediğini görebiliyoruz. Nitekim bu bağlamda, üyelerin önümüzdeki yıllardaki meşguliyetlerinden biri de Çin olacak. Her ne kadar ilk defa kapanış bildirgesinde yer almış olsa da Çin neredeyse soğuk savaşın bitiminden beri ABD’nin radarındaki öncelikli tehdit.

Yazının devamı...

Ortadoğu’da sivil hayatın silahlanması

3 Aralık 2019

Ortadoğu silah ve patlayıcı deposu haline gelmiş durumda. Sadece devletlerin silahlanma-sından söz etmiyoruz. Devlet dışı aktörlerden; teröristlerden, suç örgütlerinden, aşiretlerden söz ediyoruz. Dahası, birçok devlette olmayan cinsten silahlar bile söz konusu grupların elinde. Örneğin Yemen’de Husiler 600 km menzilli füzelere sahip. Bu gün alçak irtifa hava savunma füzeleri, güdümlü tanksavarlar gibi pahalı ve sofistike silahlar herkesin kolaylıkla sahip olabileceği sıradan mallar haline gelmiş durumda. Devletler bu gelişmenin yol açacağı sorunları şimdilik görmezden gelse de orta vadede ciddi sorunlar yaşanacağı açık. Merak edilen ise böylesine etkili silahların, patlayıcıların bölgeye nereden, nasıl geldiği, terörist grupların eline nasıl geçtiği.

Konunun uzmanları silahların el ve yer değiştirmesine dair metotları beşe ayırıyor. İlk sırada karaborsa ve değişmez elemanları kaçakçılar var. Kâr yüksek ve talep varsa, piyasa koşulları alıcı ve satıcıyı bir araya getiriveriyor. Kaçakçılar çatışma bölgesine üşüşüyor. Devletler çöküp sınırlar zayıfladığında ise piyasa daha da hareketleniyor. Kaçakçılar karadan, denizden, havadan elverişli rotalar belirleyip her türlü silahı, mühimmatı sahaya taşıyorlar. Bazen son kullanıcılar da para için ellerindeki silahları satışa çıkartabiliyorlar. Örgütler, gruplar birbirlerinin tedarikçisine dönüşüyor.

Diğer modelde, kimliğini saklamak isteyen devletler ön plana çıkıyor. Ya alt yüklenici ya da müşteri olarak kaçakçılarla iş tutmayı tercih ediyorlar. “Sahte şirketler, tüccarlar” piyasayı dolduruveriyor. Yapılan iş sorunlu ise literatürdeki adıyla “gri pazar” oluşuyor.

Bazen de devletler silah tedarikini açıktan yaparlar. Savaşa, iç savaşa müdahalede kimliği gizlemek gerektirmiyorsa, iş hukuki, siyasi kılıfa uydurulur silah ve mühimmat açıktan tedarik edilir.

Diğer yöntem ise, savaşan grupların basit imalatlar yapmaya başlamasıdır. Sivil kullanımlı araçların küçük müdahalelerle askeri malzemeye dönüşmesi, cephane imalatı buna örnek.

Sivil savaş iç savaş gibi ortamlarda en çok bilenen yöntem, çöken devletlerin askeri malzeme ve silahlarının gruplar tarafından yağmalanması, çalınmasıdır. Ya da, Sovyetler Birliği çöktüğünde sıkça görüldüğü gibi, disiplin sistemi çökmüş, kontrolden uzak askerlerin/polislerin silah ve malzemeleri karaborsaya sürmeleri gibi.

Bugün terör ve suç örgütlerinin elinde sadece geleneksel değil, güdümlü tanksavar, alçak irtifa uçaksavar füzeleri gibi ağır ve sofistike silahlar var. Dahası, bunları kullanacak bilgi ve tecrübeye de sahipler. Tüm bunların siyasi, güvenlik ve suç dünyası üzerinde beklenmedik etkilerinin olacağı açık. Sorunların çözümünün sadece savaşta görüldüğü bir bölgede yaşamak ister istemez herkesi sorunların ortağı yapmaya yetiyor. Nitekim gerek Birinci gerekse İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sivillerin, örgütlerin elinde kalan silahların ne gibi gelişmelere yol açtığına bakmak yeterli. Üstelik sınırların delik deşik olduğu, devletlerin çöktüğü bir dünyada etkilerin sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağı da bir gerçek.

Yazının devamı...

Suudi Arabistan’ın “Osmanlı merakı”

26 Kasım 2019

Türkiye’nin bir kısım Arap ülkelerinin yönetimleri/rejimleriyle ilişkileri sorunlu. Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri listenin başında yer alıyor. Bu ülkelerin liderleri her fırsatta Türkiye aleyhine faaliyet göstermekten geri kalmıyorlar. Bu amaçla, istihbarat örgütleri başta olmak üzere her imkânı kullanmaktan, büyük paralar harcamaktan kaçınmıyorlar.

Ekonomik/finans alanında zorluk çıkartmakta, diplomaside köşeye sıkıştırmak için çabalamakta, yeni askeri ittifaklar kurarak Türkiye’yi yalnızlaştırmak istemekteler. Bazen de istihbarat yöntemlerine, örtülü veya açık operasyonlara başvurmaktalar. En görünen yöntem ise televizyon kanalları, internet siteleri, toplantılar, sosyal medya faaliyetleri organize etmek. Ancak tüm bu çabalara rağmen istenen sonuçları elde ettikleri söylenemez.

Bu bağlamda son hamle Suudi Arabistan-Mısır ortak yapımı tarihi bir filmle gündeme geldi. Kesenin ağzını açan Riyad, kırk milyon dolar harcayarak Türkiye aleyhine dizi film yaptırdı. Ünlü bir yönetmenin ürünü olan dizi, televizyonlarda yayınlanmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun ne kadar “acımasız, gaddar ve kanlı” olduğunu anlatmak üzere kurgulanmış bir senaryo işleniyor. Filmin amacı siyasi olduğundan tipik “siyah” propaganda üzerine kurgulanmış ve gerçeklikle ilgisi yok. Hedef açık. Arap dünyasında doğrudan Türkler/Osmanlı İmparatorluğu, dolaylı olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olumsuz algı oluşturmak. Ne kadar başarılı olur bilmiyoruz. Ancak propaganda uzmanlarının “Bir siyah propaganda filimi yaptım/izledim dünyam değişti” görüşüne hiçbir zaman itibar etmediklerini biliyoruz.

Öte yandan, Türkiye de boş durmuyor. Benzer şekilde, yönetimleri hedef almaya devam ediyor. Televizyon kanalları, internet siteleri faal, çeşitli toplantılar düzenleniyor. Her iki tarafın yüklü harcamalarından kazanan ise daha çok “uzmanlar”, pazarlamacılar. Ancak söz konusu rekabette Türkiye daha avantajlı görünüyor. Bunun birden fazla nedeni var. İlk neden, rejim ve liderlerin meşruiyetinin açık ara sorunlu olması. Arap ülkelerinin neredeyse hepsinde liderlerin ve rejimlerin ciddi meşruiyet sorunları var. Oysa aynı ülkelerin vatandaşlarının gözünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın itibarı tartışılmaz derecede yüksek. Diğer neden sözünü ettiğimiz Arap ülkelerinin örtülü operasyonlardaki beceriksizlikleri.

Yazının devamı...