Yunanistan ve gerilim politikası

12 Haziran 2020

Yunanistan’la ilişkiler, yine Türk dış politikasının öncelikli konusu haline gelmeye başladı. Sorunlar listesi oldukça uzun. Kıbrıs’tan Doğu Akdeniz’e, Ege’den düzensiz göçe, Libya’dan Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Saha’ya, sınır güvenliğinden FIR hattına kadar geniş bir alanda iki ülke sık sık karşı karşıya gelmeye devam ediyor. Türk ve Yunan yetkililer, kararlılık ifadeleriyle pozisyonlarını savunmaya devam ederken, gerektiğinde güç kullanmaktan geri kalmayacaklarına da dikkat çekiyorlar. Dahası, iki ülke askeri gemileri, savaş uçakları tehlikeli biçimde birbirine yaklaşıyor, kara sınırında itiş kakış yaşanabiliyor.    

Türkiye’yi Yunanistan ile sıcak bir çatışmanın eşiğine getiren son büyük kriz, Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması sürecinde yaşananlardı. Yunan istihbaratının Öcalan’ı, önce ülkesinde, ardından da Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliği’nde “misafir etmesi” krizin görünürdeki nedeniydi. “Suçüstü” yakalanan Yunanistan, ABD ve Avrupa Birliği’nin araya girmesi, Türkiye’nin AB’ye üye olacağı “vaadiyle” krizden hafif sıyrıklarla çıkabildi. Ancak büyük bir travma, korku ve trajedi yaşadıkları da bir gerçekti. Krizin sorumluluğu Yunan istihbaratında görevli bir yarbayın üstüne yıkıldı ve iki ülke yakın zamana kadar “dostluk” kulvarında uzunca bir süre yol adı. Gelişmelere bakınca, “iyi günler”in sonuna yaklaşılmış gibi görünüyor.

Yunanistan’ın tutumu yakın geçmişten oldukça farklı. Bir yandan siyasi ittifaklarını genişletirken, bir yandan da diplomatik ilişkilere ve propagandaya hız vermiş durumda. Öte yandan, içinde bulunduğu ekonomik krize ve koronavirüs salgınına rağmen Kıbrıs Rum Kesimi ile beraber askeri kapasitesini artırmaya çabalıyor.

Yunanistan’ın yaklaşımını nasıl değerlendirdiğini Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mustafa Aydın’a sordum. Cevaben, “Korku ve popülizm Yunanistan’ı yanlış bir harekete sevk edebilir. Korkunun gerçek olması gerekmiyor, ancak algı bu yönde” dedi.  Korkunun biden fazla nedeninin olduğu anlaşılıyor. Türkiye’nin Irak, Suriye, Libya’da askeri harekât yapıyor/yapabiliyor, Katar’da Afganistan’da asker bulunduruyor olması. Yine İHA, SİHA’lar başta olmak üzere yerli silah sanayisini geliştirmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ara sıra Lozan’a atıf yapması, Ayasofya’nın gündeme gelmesi korkunun kaynağı gibi görünüyor.   

Öte yandan, Yunanistan’ın tutumunun gerisinde, sadece korku değil, yanlış “Türkiye değerlendirmesi de” etkili olabilir. Özellikle, TSK’nın 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kan kaybettiğini, var olan kuvvetlerinin de Suriye, Irak ve Libya’da meşgul olduğunu, haliyle hızla reaksiyon vermeyeceği öngörülmüş olabilir. Bu çerçevede Yunan karar alıcılar aniden gelişebilecek kısa süreli bir çatışmada avantajlı tarafın kendileri olduğuna, araya girecek “müttefiklerin” çatışmayı kısa tutarak Yunanistan’a “psikolojik üstünlük” sağlayacaklarına da inanmış olabilirler. 

Ancak açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, Yunanlı siyasetçiler, Fransa ve bazı Arap ülkeleri kendilerini cesaretlendiriyor olsa da, söz konusu “dostlarından” tam emin değiller. Nitekim, AB’nin bunca derdi varken, bir de Türk-Yunan çatışmasını gündemine alamayacağının farkındalar. Bu çerçevede Yunan Başbakanı’nın yıl başında Amerika ziyareti esnasında Trump ile girdiği diyalog oldukça öğreticiydi. Yunanistan Başbakanı Miçotakis, “Eğer egemenliğimiz tehdit edilirse, askeri olarak cevap vereceğiz” deyince, Trump şu soruyu sordu: “Türkiye’ye karşı kaybederseniz ne yapacaksınız?” Anlaşılan, bu yaz Yunanistan geçmiş yıllara göre daha çok gündemimizde olacak.  

Yazının devamı...

ABD-Rusya rekabeti: Suriye iç savaşını ‘klonlamak’

9 Haziran 2020

Suriye’de iç savaş on yıldır sürüyor. Esad’ın talihi Rusya’nın oyuna girmesiyle döndü. Bu iyi haberdi. Ülkenin yüzde 70’inde kontrolü sağlamış durumda. Sadece askeri haritalara bakarak yorum yapılacak olursa, Esad iç savaşın bu aşamasında “iyi iş” çıkarmış görünüyor. 

Ancak Esad için iki de kötü haber var. Birincisi, artık iç savaşın konusu sadece Esad’ın egemenliği geri kazanmasına odaklı değil. Savaş, ABD ve Rusya’nın niyetlerinin/hedeflerinin taşıyıcısı haline gelmiş durumda. Nitekim ABD, Suriye’yi Rusya, İran ve Esad’a kelepir fiyatına bırakmak istemiyor. Esad için diğer kötü haber şu: ABD’nin Suriye’de izlediği karma stratejide askeri çatışmalar tali hale gelirken, ağırlık noktasını “ekonomi, diplomasi ve bunun üreteceği sosyal/silahlı hareketler” oluşturuyor.

ABD oyunun ağırlık noktasını, rakiplerinin en zayıf olduğu alana, ekonomi üstüne kurmuş durumda. Ne Esad ne Rusya ne de İran’ın ekonomik performansları on yıldır süren iç savaşın çökerttiği, umutsuzluğun zirve yaptığı “Suriye ekonomisini” ayağa kaldıracak kapasitede değil. İlk aşamada ihtiyaçlarının 250-300 milyar dolar olduğu yazılıp çiziliyor. İç savaşın ilerleyen safhalarında toparlanamayan bir ekonomi, “kronik istikrarsızlık ve yeniden çatışma ortamı” demektir.    

Savaş pahalı bir iştir. Sürüncemeye dökülmüş iç savaş ise daha da pahalı bir iştir. Esad ve müttefikleri bir yandan askeri operasyonları yürütürken, bir yandan da ele geçirdikleri bölgelerde hayatı normale döndürecek işler yapmak zorundalar. Ama savaşın bu cephesinde işler iyi gitmiyor. Çok sayıda devlet ve devlet dışı aktörün farklı biçimlerde yer aldığı iç savaşlarda askeri üstünlük, doğrudan meşruiyet sağlayamadığı gibi, istikrar da her daim pamuk ipliğine bağlıdır. Yeni düzen inşası, yasaların hakimiyeti, işlevsel bir ekonominin kurulması, temel kamu hizmetlerinin sağlanması ancak kurumlar ve parayla mümkündür. Eğer yeterli kaynak yoksa, çatışmalar kendisini yeniden üretecek demektir. Suriye bu açmazla karşı karşıya bulunuyor. Devletin meşruiyeti zayıf, toplum parçalanmış, kaynaklar kıt ve olası toplumsal başkaldırıyı engelleyecek güç de yok. 

Suriye ekonomisinin dibe vurduğunu, altyapının çöktüğünü belgeler ortaya koyuyor. Dünya Bankası verilerine göre, Suriye’de konutların yüzde 25’i yıkılmış, yüzde 45’i ise ağır hasarlı. Sağlık, eğitim ve öğretim tesislerinin yarısı kullanılmaz halde. Savaş öncesi 1 dolar 47 Suriye Lirası iken, bugün karaborsada 2900 Suriye Lirası olduğu söyleniyor. Akaryakıt kıtlığı da had safhada.

İç savaşın neden olduğu onca ölüme, korkuya, acıya rağmen halk yer yer gösteriler yaparak ekonomik durumu protesto ediyor. Yakın tecrübeler, yaşanmış travmalar, silaha erişimin kolaylığı ve dış destek, baskı dikkate alınınca, protestoların karakter değiştirebileceği, yeni bir ayaklanmanın yayılabileceği fikri yabana atılmamalı.    

ABD’nin yaklaşımını dikkate alınca, Esad’ın kontrolündeki bölgelerde huzursuzluğun artışının tesadüf olmadığını görebiliyoruz. Bunlar, iyi planlanmış bir “stratejinin” olağan çıktısı olarak görülmeli. Nitekim ABD’nin “ekonomiyi” yeni dönem stratejisinin ağırlık noktası olarak seçmesi, diplomasiyle desteklemesi ve sahadaki savaşla yakından ilişkilendirmesi Esad ve müttefiklerini kaygılandırıyor olmalı. 

Söz konusu stratejinin bileşenlerine bakınca, ilk sırada, ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar geliyor. İran, artık, Suriye’de eskisi kadar bonkör değil. İkinci olarak, ABD’nin Suriye’nin doğusunda petrol ve tarım alanlarını kontrolü Esad’ı sarsmış görünüyor. Yine Suriye için hayati öneme sahip Lübnan bankacılık sistemi üzerindeki baskı ve kontroller de bardağı taşıran son damla oldu. Öte yandan, başta BAE ve Bahreyn olmak üzere, Suriye’ye yardım yapmak isteyen Arap ülkeleri üzerinde kurulan baskılar işe yaramış olmalı. Avrupa Birliği de bu stratejinin doğal bir parçası. ABD’nin Suriye için kabul ettiği, Suriye’de sivillerin korunmasını içeren Caresar yasasını da listeye dahil edince Esad’ın durumu her geçen gün zorlaşıyor. Üstüne üstlük, koronavirüs salgını, düşen petrol fiyatları, artan Suriye faturası, Libya,  İdlib operasyonları da Esad, Rusya ve İran’ı mutsuz ediyor olmalı.

Yazının devamı...

Suriye gündemden düştü mü?

5 Haziran 2020

Koranavirüs salgını, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de gündemi ve öncelikleri değiştirdi. Ancak Suriye gibi sorunlarımız kendi dinamikleriyle dönüşmeye, farklı yönlere doğru ilerlemeye devam ediyor. Konunun gidişatını anlayabilmek için üç önemli aktörün penceresinden bakmak faydalı olabilir. 

Amerikalılar, Esad ve Rusların Suriye’nin tamamını kolayca kontrol altına almalarına izin vermeyeceğini attığı adımlarla gösteriyor. Bir yandan petrol kuyularının denetimini sıkılaştırırken, bir yandan da finansal kuşatmayı sürdürüyorlar. Önümüzdeki günlerde “Ceasar yaptırımları” Suriye üzerindeki baskıları daha da artıracak. Korona salgınının iyice köşeye sıkıştırdığı Esad’ı dış yardımlardan mahrum bırakarak mali krize sürükledikleri açık. Öte yandan da Suriye muhalefetini bir araya getirme çabaları ağır da olsa yürüyor. Farklı siyasi/silahlı gruplar “birleşik cephe” kurma yolunda ilerliyorlar. Yine, Suriye’de faal olan İran güçleri üzerinde de baskılarını artırmış görünüyorlar. Bu arada Türkiye ile ilişkileri gerilen ve sahaya daha fazla burnunu sokmaya çalışan Fransızlardan da mutsuz oldukları gözden kaçmıyor. ABD’nin Suriye stratejisinin en önemli odağının Türkiye olduğu açık. Ankara’nın Fırat’ın doğusundaki statüyü, şimdilik, sessizlikle karşılamasını, gelişmelere fazlaca itiraz etmemesini umuyor/bekliyor. Buna karşılık İdlib’de ise, El Kaide ile ilişkili grupları unutmuş gibi görünürken, Türkiye’nin burada geri adım atmamasını destekliyor/cesaretlendiriyor.

ABD’nin Suriye’deki hamleleri böyle şekillenirken, İdlib cephesi de oldukça hareketli. İdlib’de sorunun karakteri değiştikçe işlerin daha çetrefil hale gelmesi kaçınılmaz. Rusya, bir yandan Suriye Hava Kuvvetleri’ni güçlendirmek için MİG-29 uçakları sağlarken, bir yandan da yeni ana muharebe tankı T-14 Armata’ları sahaya sürmüş durumda. Hava devriyelerini artırırken, istihbarat faaliyetlerini de yoğunlaştırmış görünüyor. Başta propaganda olmak üzere, Rusların bölgede ve Türkiye’de “aktif faaliyetlerinde” gözle görülür bir artış var. Bu bağlamda İdlib çeperlerindeki kara ve hava hareketliliği de dikkat çekici. 

Rusya, Suriye ile yaptığı mevcut anlaşmaları yeterli görmemiş olmalı ki yeni bir anlaşma imzalama hazırlıklarını sürdürüyor. Bu sayede, Rusya’nın Suriye’deki varlığı uzun yıllara yayılırken, etkinliği, fiziki ekonomik kapasitesi ve askeri gücü artacak demektir. Daha şimdiden Rusya’nın Libya operasyonları için Suriye’yi köprübaşı olarak kullanması, geleceğe dair tasavvurunu öngörmemizi kolaylaştırabilir. Putin’in Esad’la ilişkilerini askeri konularla sınırlı tutmadığı, Rus enerji şirketlerinin, petrol ve doğal gaz arama yetkisi üzerinde konuştukları da biliniyor. Bu hamlelerin, kısa sürede, Rusya’yı Doğu Akdeniz sorunlarının katılımcısı haline getireceği açık.   

Tablo, herkes gibi Türkiye için de hızla değişiyor. Geçen yılın sonunda İdlib, Türkiye için, tipik bir “vekâlet savaşı” sahasıydı. Politik hedefi, askeri düzeni, karar alma süreçleri, aktörleri ve kuvvet yapısı buna göre şekillenmişti. Ancak bu tablonun yılbaşından itibaren değiştiğini, eski vekilin/vekillerin “gözden ıraklaştığını” müvekkilin bizzat sahada dolandığını görüyoruz. Bu durum, olası bir çatışmanın farklı yönlere kayabileceğinin işaretlerini vermekte. Her ne kadar Türk ve Rus birlikleri beraberce M-4 karayolunda devriye geziyor olsa da bunun gelişmelerin ana istikametini değiştirmeye muktedir olmayacağı açık. Nitekim Türkiye bölgeye askeri güç ve ağır silah yığmaya devam ediyor. Şekillenen askeri resim, iki konvansiyonel kuvvetin karşılaşmasına neden olabilecek bir görüntü veriyor.   

Suriye cephesinde gözlemlenen politik, askeri gelişmeler, Rusya’nın “aktif faaliyetleri”, diğerlerinin “örtülü operasyonları”, siyasi ve enerji diplomasisi, kurulan ittifaklar, açık/muğlak hedefler, buz dağının görünenden çok farklı olduğunu söylüyor. Bunları mercek altına almak, ABD ve Rusya’nın Suriye’ye yüklediği manayı anlamamızı, göze alabilecekleri riskleri öngörmemizi, ödeyebilecekleri/ödetecekleri bedelleri, olası davranışlarını öngörmemizi sağlayabilir.

Yazının devamı...

ABD’de şiddet olayları

2 Haziran 2020

ABD’nin Minneapolis kentinde polisin bir zenciyi tutuklamak maksadıyla aşırı güç kullanması şüphelinin ölümüne neden oldu. Bu olayın ardından başlayan gösteriler şiddete dönüşerek kısa sürede ABD’nin çeşitli bölgelerine yayıldı. Halen olaylar sürüyor. Göstericilerin, “otoritenin, şiddetin sembolü” olarak gördükleri polise karşı büyük bir öfke biriktirdikleri görülüyor. Bazı şehirlerde ise iş kontrolden çıkarak, özel mülke saldırıya, “yağmalamaya” dönüşmüş durumda. 

Gelişmeleri medya ve sosyal medyadan izlemek mümkün. Şimdiye kadar milyonlarca resim, video dolaşıma girdi. Polisin tavrı çoğunlukla pasifist. Bazı yerlerde göstericileri sakinleştirmek için onlarla iş birliği yapmaya ve gelişmeleri kontrol altına almaya çalışıyor. İşin kontrolden çıktığı bazı şehirlerde ise yerel yetkililer sokağa çıkma yasağı ilan etmiş durumdalar. Dahası, müdahale için askerler de hazır bekletiliyor.

Olaylar siyasiler arasında da bölünmeye yol açtı. Bazı yerel politikacılar ile Trump arasında olaylara bakış, tanımlama, nedenler ve tedbirler konusunda ciddi farklılıklar var. Trump, olaylardan ANTIFA isimli “anti-faşist” grupları sorumlu tutarken, grubu “terör örgütü” olarak ilan edeceğini açıkladı. Açıklamanın ardından, “terör ve terörizmin tanımı tartışmaları” yeniden başladı. Alanın uzmanları ANTIFA hareketinin terör örgütü sayılamayacağını ileri sürerken, Trump hedefine odaklanmış vaziyette itirazlara pek kulak asmamayı tercih ediyor.      

Olayların bir sürpriz olmadığını söylenebilir. Son dönemde bu türden toplumsal şiddet ve gösterileri ortaya çıkartacak çok sayıda alametin biriktiği aşikârdı. Özellikle koronavirüs salgınının neden olduğu ekonomik, sosyal ve psikolojik olumsuzlukların benzer tepkileri tetikleyebileceği yazıldı, çizildi. Nitekim TEPAV Direktörü, iktisatçı, Prof. Dr. Güven Sak, korona salgınının neden olduğu ekonomik zorluklara dikkat çekmekte. İşsizliğin artması, yoksulluk ve tedavi imkânlarının kısıtlı olması ölüm korkusunu tetiklerken, toplumsal tepki bir çıkış stratejisi ve hükümet politikalarında değişimi tetikleyebilecek bir mesaj olarak görülmekte. 

Bu düşüncenin tetikleyeceği çözüm arayışları önümüzdeki aylarda olayların her yönüyle ele alınmasını sağlayacaktır. Olayların tanımı, hızla yayılma nedenleri, katılımlar, idarenin süreci yönetme biçimi, araçları ve kapasitesi tartışılacak, eleştirilecek, öneriler listelenecektir. Bu konuda onlarca akademik makale, rapor, politika notu ve araştırmaya tanıklık edeceğiz. 

Gelişmelerin sürpriz olmadığını söylerken, referans noktamızın sosyal bilimcilerin benzer gelişmeleri anlamaya yönelik metotları olduğunu söyleyebiliriz. Benzer hareketler, bireysel ve toplumsal nedenlerin yanı sıra teknolojik imkânlar ve siyasal sistem gibi kolaylaştırıcı faktörler ışığında ele alınmalı. Gösterilerde yer alanların büyük çoğunluğu, yaptıkları eylemlerle tepkilerini ortaya koyduklarını, bununla bazı şeyleri değiştirebileceklerini düşünüyorlar. Haliyle, söz konusu davranışlar kendilerince “rasyonel” görünüyor. Birçoğu, içinde bulunduğu psikolojik açmazlara kişisel başarısızlık ve memnuniyetsizliğe yönelik tepkilerini böyle vermekteler. Yine beyaz polisin otoriteyi temsil etmesi, “ırkçı” bir yaklaşımla “siyahlara” kötü davranmasını kendileri için bir “tehdit” olarak görmekteler. Haliyle dezavantajlı gruplar varlıklarını sürdürebilmek için eyleme geçme vaktinin geldiğine inanmakta, bir kısmı da kendisini “tesadüfi” eylemci olarak olayların ortasında bulmaktalar. Nitekim işsizliğin 40 milyona dayanması, bunu da en fazla “farklı renklerden” gelenlerin oluşturması tepkileri beslemekte. 

Yasalar önünde ırkçılıkla mücadelede de önemli yol alınmış olsa da Amerikalı siyahların tarihsel hafızasındaki “travma” varlığını korumakta, ekonomik ve sosyal eşitsizlik devam etmektedir. Toplumsal ve kişisel haksızlığa uğramışlık duygusu varlığını korumaktadır. Haliyle, tepki bir anlamda tehdit altında bulunma duygusundan kurtulmak için değişimi teşvik eden bir girişim olarak görülmektedir. 

Söz konusu sosyal hareketlerin, tıpkı koronavirüs gibi bulaşıcı olduğu bir gerçek. Özellikle de salgının ekonomik, sosyal ve psikolojik etkilerini derinden hissettiğimiz bir dönemde. ABD, kapasitesi, kurumları, tarihsel tecrübeleri ve korkularıyla süreci yönetebilir ve maliyeti karşılayabilir. Ancak dikkatlerimizi nasıl “perişan olacak” tan çok, “nasıl ders alırız”a vermemiz daha akıllıca olabilir.

Yazının devamı...

Rus ‘özel askeri şirketi’ Wagner’in hava kuvvetleri Libya’da

29 Mayıs 2020

Arap Baharı’nın tetiklediği iç savaşlar, terörizm, devletlerin çöküşü, güvenlikle ilgili yeni gelişmelere yol açmasının yanı sıra var olan olguların da karakterini değiştirmeye devam ediyor. Vekâlet savaşlarından hibrit savaşlara, yabancı terörist savaşçılardan daha fazla görünür hale gelen “özel askeri şirketler”e kadar. 

Vekâlet savaşlarının sahadaki oyuncularını izlemek, tasnif etmek her geçen gün zorlaşıyor. Sadece dini, etnik, mezhepsel gruplar, suç, terör örgütleri ya da aşiretler gibi endemik devlet dışı örgütlerden söz etmiyoruz. Bazen de bireysel olarak savaşmaya giden paralı askerler ya da ticari, özel/kamu “girişimcilik” örneği olarak, özel askeri şirketlerle de karşılaşıyoruz. Bunun en ilginç örneklerinden birinin Libya’da sıklıkla görmeye alıştığımız, kapasitesi ve nitelikleriyle üzerinde düşünmeye değer olan Rus Wagner özel askeri şirketi. 

Özel askeri şirketler, soğuk savaşın sona ermesiyle daha fazla görünür hale geldiler. Öncesinde de, eski askerler, özellikle Ortadoğu’da Afrika da diktatörlere, sömürgeci güçlere, doğal kaynakları sömüren şirketlere, savaşma kapasitelerini, askeri yeteneklerini kiraladılar. Asıl büyüme soğuk savaşın sona ermesiyle gerçekleşti. Savaşın galibi kapitalizm, “askeri yeteneklerin alınıp satılacağı” pazarları genişletmekle kalmadı, aynı zamanda şirketlere yasal zemin de sağladı. Piyasanın öncülerinden olan ve 2003 Irak savaşında, sık sık gündeme gelen Amerikan Blackwater bunlardan en bilineniydi.

Özel askeri şirketlerin hukuki, siyasi, askeri ve psikolojik yönü, bireysel ya da grup olarak savaş katılan “paralı askerlerden” ve güvenlik dünyasının bir parçası olan “özel güvenlik şirketleri”nden farklıdır. Bu noktada özel askeri şirketleri üçe ayırmak mümkün. Ücreti mukabili askeri danışmanlık verenler. Ürünleri, ordu kurmaktan, sivil asker ilişkilerine, tatbikat icrasından her türlü askeri eğitime kadar geniş bir alanı kapsar. Kendileri savaşmaz, savaşmak isteyenleri eğitir, öğretir. İkinci grup, orduların lojistik hizmetlerini sağlayan şirketlerdir. Ülke içinde ve dışında, ordulara yiyecekten askeri malzemeye, ulaşımdan güvenliğe, sağlıktan hizmetlere kadar her türlü lojistik ve hizmetleri satan, kiralayan şirketlerdir. Son olarak, temel fonksiyonu bir savaşı, muharebeyi, örtülü operasyonu planlayıp, kendi silahları ve silahlı adamlarıyla ücreti mukabilinde icra/koordine eden şirketlerdir.

Rus özel askeri şirketi Wagner, Afrika’da, Ukrayna’da, Suriye’de ve Libya’da oldukça aktif. Libya iyi pazarlardan biri ve burada ücreti mukabilinde “savaş” yürütüyor. Her geçen gün gündemde daha fazla yer alıyor. Şirket, tanklara, zırhlı araçlara, topçu birliklerine ve savaşan piyadelere sahip. Tahsilatı Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yapıyor. Şirketin, Rus politik sistemi, ordusu, istihbaratı, yeraltı dünyası, silah endüstrisi ve kamuoyuyla ilginç ilişkileri var. 

Son olarak, Libya cephesinden Wagner ile ilgili ilginç bilgiler/istihbarat gelmeye devam ediyor. Son bilgilere göre şirket, “kuvvet yapısını abartmış” görünüyor. Nitekim Rus Hava Kuvvetleri, MİG 29 ve SU-24’ler olmak üzere, 14 muharip uçaktan oluşan bir filoyu Wagner’e kiralamış/satmış olmalı ki Libya’ya intikal ettirdi. Uçaklar yeniden boyandılar ve milliyetleri belirsiz hale getirildiler. TOBB ETÜ Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü’nden, Savaş Çalışmaları ile bilinen, Prof. Dr. Haldun Yalçınkaya, söz konusu sevkiyatın neredeyse yüz ülkenin hava kuvvetlerinden daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. Ardından da, şirketin bu sofistike ve pahalı gücü tedarik edebilmesinin, bölgeye intikalini sağlamasının ve aktif hale getirebilmesinin “özel askeri şirket” tartışmalarına hukuki, siyasi ve askeri kapasite açısından yeni bir boyut kazandıracağını söylüyor. 

Her ne kadar Putin, Wagner’in Libya’daki varlığına, “serbest piyasa koşullarına mükemmel uyum sağlamış becerikli bir şirketin olası hava faaliyetleri” olarak inanmamızı beklese de “kazın ayağının” hiç de öyle olmadığı açık. Günümüz dünyasının en büyük sorunu/kuralı olan, “her şeyin sınırlarının muğlak olması” prensibi, anlaşılan Rusya’nın özel askeri şirketleri ile devlet ve siyaset arasındaki ilişkide de kendine yer bulmuş. Dahası, bu pencereden bakınca, Libya’da “düşman”, Suriye’de “dost” kavramı da muğlak görünüyor.

Yazının devamı...

Koronavirüs salgını sonrası Çin-ABD ilişkileri

23 Mayıs 2020

Koronavirüs salgını öncesinde küresel rekabetin doğuya, Çin’e, kaydığı genel kabul gören bir fikirdi. Her ne kadar konu ağırlıklı olarak “ticaret savaşları” çerçevesinde ele alınsa da, farklı yönleri olduğu da bir gerçekti. Buna rağmen yorumlarda iyimser bir hava hakimdi. Beklentiler sürecin zamana yayılacağı ve fazlaca sertleşmeden yönetilebileceği yönündeydi. Ne var ki koronavirüs salgınının ardından ABD-Çin ilişkilerinin karakterinin ve geleceğinin değiştiği gözlemleniyor. Dahası, ilişkilerin geleceğine dair eski iyimser hava da yavaş yavaş değişiyor. Sebep çok açık. Koronavirüs Çin’den çıkmış ve dünyaya da buradan yayılmıştı.

Koronavirüsün yayılma sürecinde Çin’in muğlak tutumu gri bir alan yarattı. Konunun etrafında bitmez tükenmez komplo teorileri, hikâyeler ve efsaneler üretildi. Popülizmin ilgi gösterdiği efsanelerle bezenmiş bu gündem çok sayıda taraftar yarattı. Bu gelişmelere politik rekabet, korku, kızgınlık ve sosyal medyanın gücü de eklenince, Çin kendisini tüm tartışmaların merkezinde buldu. O ana kadar belirli bir tempoda seyreden Çin-ABD rekabeti ve sınırlı gerilim alanlarında gözle görülür bir değişim oldu.

Söz konusu gelişmelerin sadece ABD-Çin ilişkilerini değil, küresel ilişkileri de etkileyeceği anlaşılıyor. Gelişmeleri dört başlık altında ele almak mümkün. İlki, koronavirüs salgınının ABD’nin Çin karşıtı hamlelerine hız kazandıracak olmasıdır. İkinci olarak, salgın iki ülke arasında yeni rekabet alanları ortaya çıkartmış görünüyor. Üçüncü olarak, mevcut sorunlar daha da detaylanmakta. Son olarak, salgın Trump’ın Çin’e karşı atacağı adımlar için ihtiyaç duyduğu kamuoyu desteğini, meşruiyeti sağlayacak koşulları üretmiş görünmekte.

Koronavirüs salgını, Trump’ın Çin’e karşı yürüttüğü ticaret savaşında ihtiyaç duyduğu “takviye kuvveti” sağlamış görünüyor. Sadece fikri alanda değil, Çin’in tedarik zincirinden çıkarılma işlemlerinin hızlandırılması için gereken meşruiyeti de sağlamış görünüyor. Öyle ki salgın ABD’nin yerel üretimi teşvik ve koruma altına alma fikrini desteklediği gibi, Çin dışına çıkartılacak ürün yelpazesini de farklı sektörlere doğru genişletecek gibi görünüyor. Önümüzdeki süreçte, sadece korona salgınının ön plana çıkarttığı sağlık sektörü değil, başta güvenlik olmak üzere “stratejik” olarak tanımlanan ve riskli olarak sınıflandırılan tüm mallara ait tedarik zincirinde Çin’in konumu yeniden tartışılacaktır. Bu tablo ABD ile Çin arasındaki ticaretin hacmini değiştirirken, kuralların da gözden geçirilmesine yol açacaktır.

İlişkilerde değişimin odaklanacağı konular sadece ticaretle sınırlı kalmayacaktır. Çünkü elimizde uzunca bir liste var. İlk akla gelenler, finans sektörü, insan hakları tartışmaları, teknoloji transferi, politik gerilimler, güvenlik ve askeri konular olacaktır. Çin’in Hong Kong ve Tayvan politikalarının bundan sonra daha fazla gündeme geleceği anlaşılıyor. Yine Çin’in, Uygur Türklerine yönelik politikaları, insan hakları ihlalleri de gündemin ilk sıralarında yer alacaktır. Kuşak Yol Projesi’nin geleceği ve karşılaşacağı zorluklar yeni dönemin gündemi gibi görünüyor.

ABD-Çin ilişkilerinde gerilimin artacak olması, iki ülkenin istihbarat örgütlerine daha fazla iş düşeceği manasına da gelmektedir. ABD’nin ısrarla üzerinde durduğu “teknoloji hırsızlığı”, bir yandan istihbarat dünyasını, bir yandan da ekonomik ilişkileri ve eğitim öğretim faaliyetlerini ilgilendirmektedir. Özellikle 5G, yapay zekâ, süper bilgisayarlar gibi teknolojik alanlar hem istihbaratın üretim araçları hem de hedefi olarak gündemde kalacaktır. Dahası, Çin’in sayıları bir milyon beş yüz bini bulan, başta ABD olmak üzere, yabancı ülkelerdeki öğrencileri de bu gerilimden etkilenecektir. Çin’in artan askeri kapasitesi, uzaydaki varlığı, Çin Denizi’ndeki faaliyetleri ABD ve Uzakdoğu’daki müttefiklerini her zamankinden fazla hareketlendirecek gibi görünüyor. 

Koronavirüs salgını, doğuya doğru kayan rekabetin hızını artırmış, alanlarını çeşitlendirmiştir. Bu durum sadece iki ülkeyi değil, tüm dünyayı farklı alanlarda ve ölçeklerde etkileyecektir.

Not: Ramazan bayramınızı kutlar, sevgi ve saygılarımı sunarım.

Yazının devamı...

Koronavirüs gölgesinde Filistin sorunu

22 Mayıs 2020

Kışa dönen Arap baharını tetikleyen ilk kıvılcımının üstünden neredeyse on yıl geçti. Yemen’de, Suriye’de, Libya’da, Irak’ta etkileri hâlâ canlı. İnsani dramlar, ekonomik çöküş, siyasi kaos ve güvenlik sorunları her alanda kendisini hissettiriyor. Bu gelişmeler, Ortadoğu’nun “kronik” sorunlarını bir süreliğine geri plana itti. Ancak bazı gelişmeler, açıklamalar kadim sorunları hızla ön plana taşıma potansiyeline sahip. Filistin sorunu, Arap İsrail gerilimi gibi.

Trump’ın, ocak ayında ilan ettiği “asrın projesi”nin yeni İsrail hükümeti tarafından hayata geçirileceğinin açıklanması kaygıları artırmaya yetti. Seçimden çıkan koalisyon hükümeti kendisini bir şeyler yapmaya mecbur hissediyor. Buna göre “Yahudi yerleşimleri ve Ürdün Vadisi İsrail’in egemenliği altına girecek.” Ancak hedefe ulaşmak çok da kolay olmayacağa benziyor. 

Nitekim İsrail tarafının açıklamalarına tepki fazla gecikmedi. Filistin yönetimi konuyu görüşmek üzere Abbas başkanlığında toplandı. Toplantının bitiminde yapılan açıklamalar oldukça sertti. “Kararın hayata geçirilmesi halinde, Filistin yönetiminin ABD ve İsrail’le yaptığı tüm anlaşmalar geçersiz olacaktır.” Ardından da “İsrail’in işgalci güç olarak tüm sorumlulukları üstlenmesi gerekeceği” ilan edildi. Buna bağlı olarak, Filistin ile İsrail arasındaki güvenlik anlaşma ve ilişkilerinin de sona erdirildiği açıklandı.

Açıklamaların hayata geçirilmesi halinde Filistin’de işlerin bir defa daha çığırından çıkacağı anlaşılıyor. Nitekim gelişmelerden kaygılanan Ürdün Kralı Abdullah şunu dedi: “Filistin yönetiminin çökmesi halinde bölgede kaos ve radikalleşmenin artacağını, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesinin ise Ürdün Krallığı ile büyük bir çatışmaya yol açacağını açıkladı”. AB de benzer gelişmelerden kaygılandığını açıklarken, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, İsrail tarafını uyardı.   

İsrail için zamanlama mükemmel görünebilir. Seçime giden ABD’de Trump, mimarı olduğu “asrın projesi”ni hayata geçirmeye kararlı olduğunu gösterecek hamleler yapıyor. Irak ve Suriye yerlerde sürünüyor. İran’ın yeterince sorunu var. İsrail ise ön hazırlık olarak her fırsatta İran’ı Suriye ve Lübnan’da sıkıştırmaya devam ediyor. Başta Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere diğer Arap ülkelerinin de fazlaca sesinin çıkmayacağı ortada.

Filistin yönetimi açısından da tablo pek iyi değil. Tüm dünya da olduğu gibi Filistin yönetimi de “koronavirüs” salgınından muzdarip. Zaten dış yardımlarla ayakta durmaya alışmış, yolsuzluğa batmış ekonomi bugünlerde ağır bir krizle karşı karşıya. Bu durumla baş edebilmek için Abbas’ın ciddi ekonomik yardıma ihtiyacı var. Nitekim geçen haftalarda Abbas, İsrail yönetiminden, önümüzdeki dönem elde edilecek gümrük vergilerine mahsuben hatırı sayılır miktarda bir avans aldı. Bu meblağ da tükenmiş durumda. Abbas, Gazze’de harcamaları yapan taraf olmasına rağmen, ne para toplayabiliyor ne de otoritesini hayata geçirebiliyor.

Tüm bu çaresizliklerden çıkış stratejisinin, bir Ortadoğu klasiği olarak, “kontrollü çatışmaya” bağlı olduğu görülüyor. İsrail’in atacağı adımların da bu stratejinin hayata geçirilmesine uygun koşullar sağlayacağı öngörülüyor. Nitekim bazı uzmanların yanı sıra, İsrail gazeteleri de Abbas’ın İsrail’in hamlelerini bahane ederek içerideki tıkanıklığı aşmak/yönetmek için kontrollü şiddet hamlesi başlatabileceğini düşünüyorlar.

Taraflar iddialarını destekleyen argümanları sıralamaya devam etseler de ne Ortadoğu’nun bugünkü darmadağınık halleri ne koronavirüs salgını ne de Trump’ın “asrın projesi” Filistin dramını ve gerçeklerini değiştirmiyor. Gelişmeler, bu yaz, Filistin-İsrail cephesinde tansiyonun bir hayli yükselebileceğini, kontrolün kaybedilmesi halinde de yangının yayılabileceğini söylüyor. 

Yazının devamı...

PKK’nın zor zamanları

15 Mayıs 2020

Korona salgınının devam ettiği bu günlerde Suriye eskisi kadar gündemde değil. Yine de İdlib’de hayata geçirilmeye çalışılan M-4 karayolunun açılması ve bölgede gerçekleşen terör saldırıları kendisine yer bulabiliyor. Oysa Suriye’de, sessiz ve derinden başkaca gelişmeler de yaşanıyor. Özellikle PKK bağlamında. PKK’dan söz edince, haliyle, tartışmanın çerçevesi birdenbire Suriye dışına taşarak farklı bir boyut kazanıyor. Suriye referans alınınca da oyuncular, niyetler, çatışan çıkarlar çoğalıyor.

ABD, birkaç koldan Suriye’de faaliyetlerini yürütüyor. Bir yandan da Rusya ve İran’a odaklanmış durumda. Öte yandan, bir gözü de Türkiye’de ve iş birliğini genişletmenin yollarını arıyor. Dahası, bölgede rol kapmaya çalışan Fransa ile PYD/PKK’yı Suriye’deki diğer Kürt gruplarla bir araya getirmeye uğraşıyor. Böylece masada kendisinin desteklediği, meşruiyeti tescilli “endemik” ve homojen bir grupla hareket etmenin peşinde. Rusya ise Suriye’nin geleceğinin konuşulacağı aşamaya varmadan kısmi “mıntıka temizliğini” yapmak, İdlib’de mesafe almak istiyor. Başka bir ifadeyle, o da Suriye’nin geleceğinin tartışılacağı masaya hazırlık yapıyor.

ABD, PKK’nın PYD üzerindeki “mutlak kontrolünün” neden olduğu sorunların farkında. Gücü parçalara bölmenin işleri kolaylaştıracağını hesap ederek arayışlarını sürdürüyor. Kandil ise PYD’nin bölünebileceği ya da elinden kayıp gidebileceğini öngörüyor olmalı ki, son zamanlarda SDG’nin “atanmış lideri” Mazlum Kobani üzerinde denetimi sıkılaştırmış durumda.

Türkiye açısından tablo ise biraz daha karışık ve ilginç. Türkiye, PYD’nin kendi başına otonom kararlar alamayacağını biliyor. Ancak bunun statükonun değişmeyeceği anlamına da gelmediğinin farkında. Bu nedenle, sorunu siyasi, diplomatik, psikolojik ve askeri açıdan bir bütün olarak ele alarak mevcut tabloyu değiştirmeye çabalıyor.

Yazının devamı...