Trump ve ‘Asrın Anlaşması’

28 Ocak 2020

Ortadoğu kaynamaya devam ediyor. “İran-ABD gerilimi sıcak bir çatışmaya dönüşür mü?” sorusu sıkça soruluyor. Irak’ta gösterilerin ardı arkası kesilmiyor. Ara sıra ABD Büyükelçiliği’nin bulunduğu bölgeye havan, roket saldırıları yapılıyor. Yemen’de çatışmalar sürüyor. Çatışmalar sürse de Afganistan gündemden düşmüş görünüyor. Suriye ise bildiğiniz gibi. Fırat’ın doğusunda çatışmalar, patlamalar meydana geliyor. İdlib’de Rusya desteğinde rejim askerleri ilerliyor. Yollara düşen siviller Türkiye sınırına doğru hareketlenmiş durumdalar. Bu arada Libya’da da olaylar sıcaklığını koruyor. Ateşkes umudu oldukça zayıf.

Belki dikkatinizi çekmiştir. Listede Ortadoğu’nun kadim Filistin-İsrail sorunu yok. Ancak gelişmelere bakacak olursak, çok yakında sorun yeniden listenin başına tırmanacak gibi görünüyor. Trump, özel temsilcisi damadının uzun zamandır üzerinde çalıştığı, Filistin-İsrail barışını hedefleyen “Yüzyılın Anlaşması’nın” detaylarını açıklayacak. Gerçi ara sıra anlaşmanın içeriğine dair dair bazı bilgiler medyaya sızdırılmış olsa da işin aslını yakında öğreneceğiz.

Filistin-İsrail sorununun temel anlaşmazlıkları şunlar: Kudüs’ün statüsü, siyasi sınırların belirlenmesi, işgal altındaki toprakların geleceği ve mültecilerin durumu gibi oldukça çetrefil konular. Damat Kushner’in yürüttüğü süreçte strateji, ekonomik yatırım ve gelişmenin barışı sağlayabileceği varsayımına dayanıyor.

ABD, AB ve başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı petrol zengini Arap ülkeleri 50 milyar dolar verecekler. Filistinlileri odağa alan ve komşularını da kapsayan plan böylesine büyük bir yatırımın işsizliği azaltacağı, sosyal ekonomik dönüşümü sağlayacağı varsayımına dayanıyor. Bu yaklaşımın Filistinliler için “refah”, İsrail için “güvenlik” sağlayacağı öngörülüyor. Ancak birçok gözlemci, Filistin kanadından politikacı, bu planın sonuç vermeyeceğini ileri sürmekteler.

Özellikle Kudüs’ün statüsünün değişmemesi, Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerlerinin muhafazası Filistinlilerin kabul edemeyecekleri öncelikli konular olarak görülüyor. Öte yandan, sürecin psikolojik tarafı da önemli. Trump, İsrail tarafını Beyaz Saray’a davet ederken, Filistin tarafı planı “Yüzyılın Anlaşması” olarak değil, “Yüzyılın Şamarı” olarak tanımlıyor.

Arap Baharı sonrası gelişmeler İsrail’i hiç olmadığı kadar rahatlatmış görünüyor. Komşu Arap devletleri neredeyse çökmüş durumda. Bölgede devam eden mezhep ve iç savaşlar dikkatleri Filistin sorunundan farklı alanlara yöneltti. Bu arada İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE ile tarihte hiç olmadığı kadar iyi ilişkiler geliştirdi. İran ise kendi derdine düşmüş durumda.

Seçime giden, içeride sıkışmış Trump’ın dikkatleri dağıtacak, İsrail lobisini yanına alacak bir başarı hikâyesine ihtiyacının olduğu açık. “Yüzyılın Anlaşması”nın bunu sağlaması pek mümkün olmasa da, tartışılıyor olması bile işe yarayabilir. Kaldı ki böylesine derin ve karmaşık bir sorunun tek bir hamlede çözüme kavuşturulamayacağı herkesin bildiği bir husus.

Yazının devamı...

Türk dış politikasının ‘askeri’ karakterine dair

24 Ocak 2020

Kimi uzmanlara göre, Türk dış politikası askeri bir karaktere bürünmüş görünüyor. Bu tezi dillendirenler Türkiye’nin ülke dışındaki askeri faaliyetlerine dikkat çekiyorlar. Gerçekten de Türkiye, farklı askeri karakterdeki güçlerini çeşitli alanlarda aktif olarak kullanıyor, her fırsatta gücünü sahaya yansıtıyor.

Örneğin, TSK Suriye’de iki farklı fonksiyon üstlenmiş görünüyor. Fırat’ın doğusunda PKK/PYD ile mücadeleye devam ediyor. Batısında ise, hem güvenlik hem de “barışı koruma/gözetleme” görevinde.

Öte yandan, Türk Donanması da aktif olarak Doğu Akdeniz’de ekonomik çıkarlar için bayrak göstermeyi sürdürüyor. Bu görevin önemli bir parçası olan Libya’da da gündem her geçen gün askeri boyut kazanıyor. Tüm bu faaliyetler sadece TSK’dan değil, MİT’ten, jandarmadan, polisten, hatta güvenlik korucularından müteşekkil, oldukça karmaşık kuvvet kompozisyonuyla yürütülüyor. Dahası, sivil toplum örgütleri ya da ÖSO gibi gruplar da tabloya dâhil olabiliyor.

TSK, çatışma ihtimalinin az olduğu/olmadığı bölgelerde de dış politikanın etkili parçası olarak farklı görevlerde. Somali’den Katar’a, Afganistan’dan Balkanlar’a kadar uzunca bir liste var. Dahası, eğer Türkiye-ABD ilişkilerinden ya da Türkiye-Rusya ilişkilerinden söz ediyorsanız yine akla gelen ilk konu TSK ile ilgili. S-400 hava savunma sistemleri ya da F-35 uçakları gibi.

Yazının devamı...

Libya’da sessizlik nereye kadar?

21 Ocak 2020

Libya’nın geleceğinin konuşulduğu Berlin toplantısı bitti. Toplantıya dört uluslararası örgüt ve on iki devlet katıldı. Yunanistan gibi davet edilmeyen mutsuz ülkeler ile Suudi Arabistan gibi dışişleri bakanı seviyesinde katılımcıların toplantıyı gölgelemeleri beklenmiyordu. Sonuçta 55 maddelik bir metin ortaya çıktı. Şimdi akıllarda bir dizi soru olmakla birlikte, bu aşamada, toplantıyı önemli bir gelişme olarak görmek gerekir.

Katılımcılar kalabalık ve anlaşma metni de oldukça uzun. Uzunluk sorunun önemi ve karmaşıklığıyla ilgili. Ateşkesin nasıl olacağından silah ambargosuna, dış müdahalelere son verilmesinden silahlı militanların dağıtılmasına, ekonomiden siyasi sürecin yürütülmesine kadar bir dizi konuyu kapsıyor. İmzacılar hem anlaşma metninin geleceğini hem de muhtemel gelişmeleri birbiriyle ilgili şu dört başlık çerçevesinde ele almış olmalılar.

Libya hatırı sayılır büyüklükte bir ülke. Yüzölçümü neredeyse Türkiye’nin iki buçuk katı ancak nüfusu 6.5 milyon civarında. Akdeniz’e uzunca bir kıyısı var. Kuzey-güney hattında Afrika ile Avrupa arasında geçiş kapısı durumunda. Bu mülteci sorunundan terörizme kadar bir dizi sorun Libya’yı gündeme taşıyor. Doğu-batı hattında ise, radikal gelişmelerden kaygılanan Mısır ile Cezayir ve Tunus’a komşu. Libya doğal kaynaklar bakımından da oldukça zengin. Petrol ve doğal gaz varlığı sadece Akdeniz’deki komşularının değil, ilgili tüm devletlerin ve şirketlerin iştahını kabartıyor.

Arap Baharı ile başlayan kaos ve iç savaş, ülkenin zenginliğini tüketmeye, istikrarsızlık ve umutsuzluk yaratmaya devam ediyor. Ülkenin parçalı ve birbirinden uzak sosyal dokusu, otonomiye yatkın siyasi kültürü, kurumlardan yoksun zayıf devlet geleneği istikrarsızlık üzerinde çarpan etkisi yaratıyor. Devam eden çatışmaların asimetrik karakteri ve vekâlet savaşlarına dönüşen mücadelenin ise kısa sürede sonlanması zor.

Dahası, Libya’daki gelişmelere müdahil olan ülkelerin, şirketlerin çokluğu da önemli bir sorun. Üstelik ülkeler, sadece Libya’daki çıkarları bağlamında değil, genel politikalarındaki anlaşmazlıkları da Libya’ya taşımış görünüyorlar. Avrupa Birliği Libya konusunda kafa karışıklığı yaşarken, Rusya, Suriye sonrası Akdeniz’de ele geçirdiği yeni fırsatı sonuna kadar değerlendirme çabalarını sürdürüyor.

Berlin’de imzalanan belge, Libya’da etkin iki otoritenin askeri pozisyonlarını muhafaza etmelerini salık veriyor. Ardından da diplomatik görüşmeler gündeme gelecek. Bu yaklaşımın başarılı olma garantisi elbette yok. Ancak böyle bir belgenin elde olması Türkiye’nin tezleri için olumlu bir gelişme. Nitekim askeri anlamda daha avantajlı konumda olan Hafter, şimdilik, hareketsiz kalmak zorunda. Ancak “kalıcı güven” inşa edilinceye kadar barışın pamuk ipliğine bağlı olduğu unutulmamalı ve her ihtimal değerlendirilmeli.

Yazının devamı...

İdlib, ateşkes ve ötesi

17 Ocak 2020

Türkiye’nin güney komşuları her zamanki gibi karmakarışık. İran, Irak, Suriye ve Lübnan bunlardan bazıları. Bugünlerde Libya hızlı bir şekilde gündeme yerleşti. Liste uzayınca haliyle bazı sorunlar gündemden düşerken, bazıları da karakter değiştirerek yeniden ortaya çıkıyor. Bunun en tipik örneğinin İdlib olduğunu söyleyebiliriz.

Her ne kadar İdlib, geri planda Esad hükümetinin sorunun gibi görünse de, tartışmalar ve açıklamalardan işin sahibinin daha çok Türkiye ve Rusya olduğunu söyleyebiliriz. Mevcut tablo, açıklamaların tersine, bu “taktik” sorunda işlerin görünenden farklı ilerlediğini ortaya koyuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Rejimin artan saldırılarından kaçan ve sayıları 400 bini bulan İdlibli kardeşlerimiz” konusunda kaygılı/öfkeli olduğunu gizlemiyor. Nitekim “Ateşkesin sınırlarımıza yığılan 400 bin insanın evlerine dönmesini sağlayacak şekilde yürütülmesi şarttır” demekte. Ardından, “Gerekirse rejimin ateşkesi bozma girişimlerini bizzat önlemekte kararlıyız” diye açıklamasını sürdürmekte.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da yaptığı açıklamalarda “rejimin mayıs ayından beri yaptığı hava saldırılarıyla insanları katlettiğini ve buna devam ettiğini” belirtmektedir. Akar, yine 2018 Soçi Mutabakatı ile kurulan 12 gözlem noktasının muhafaza edildiğini, buraların muhafaza edileceğini ve asla terk edilmeyeceğini de eklemektedir. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da yaptığı açıklamalarda, “İdlib’de ateşkes ihlalleri var ama ateşkes bozuldu diyemeyiz” demektedir.

Yazının devamı...

Süleymani suikastı gölgede kalırken…

14 Ocak 2020

ABD ordusunun/istihbarat örgütlerinin General Kasım Süleymani’yi öldürme kararı alırken olası sonuçları üzerinde kafa yormuş olmaları gerek. Muhtemelen, en büyük tartışma İran’ın bu saldırıya vereceği cevap ve sonraki hamleydi. Ancak araya giren Ukrayna uçağının düşürülmesi hadisesi bazı şeyleri değiştirmiş gibi görünüyor. Gelişme İran’ı zor durumda bırakırken, böylesi ortamlarda her şeyin planlandığı gibi gitmeyebileceğini bir kere daha göstermektedir.

İran saldırıya, “kontrollü ve sıfır zayiatı esas alan” bir cevap verdi. Bu İran’ın “stratejik” hesaplarını ve içinde bulunduğu psikolojiyi göstermesi açısında oldukça öğreticiydi. Normal koşullarda suikast ABD’yi zor durumda bırakacak, İran’ın cevabı ise göreceli olsa da “meşruiyet” sınırları içinde kalacaktı. Nitekim tartışmalar bu yönde ilerlemekteyken iken Ukrayna yolcu uçağı düşürüldü. Tüm tartışmalar gölgede kaldı ve facia gündeme egemen oldu.

Bu hadise birkaç açıdan öğretici olarak görülebilir. Taktik düzeyde görev yapan küçük rütbeli bir Devrim Muhafızı komutanı, füzeyi ateşleyerek tartışmaların istikametini değiştirdi. İran’ı gerek içeride, gerekse dışarıda, siyasi ölçekte bir krize sürükledi. Uçağın vurulması ister istemez, Devrim Muhafızları’nın harekât kabiliyetini, karar alma şekil ve hızını, psikolojisini, disiplinini göstermesi açısından önemli. Bu durum rejimin ana taşıyıcısı Devrim Muhafızları’nın itibarına zarar verdiği gibi, içeride de gücünü erozyona uğratmış görünüyor.

İran yönetimi önce uçağın vurulmasını inkâr etti. Ardından, özür dileyerek sorumluluğu üstlendi. Bu durum hem kriz/süreç yönetiminin sorunlu hem de önemli bilgi/veri kaçağı olduğunu göstermektedir. Yolcuların büyük çoğunluğunun Kanada vatandaşı olması, olayın İran-ABD geriliminin yaşandığı bir süreçte cereyan etmesi Devrim Muhafızları’nı zorlamış görünüyor. Nitekim Kanada, İngiltere, ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan “beş göz ülkelerinin” istihbarat servisleri tüm dikkatini İran’a çevirince olayı gizleme imkânı kalmamış görünmektedir.

Nitekim gerek sosyal medya ve medyada yayınlanan görüntüler, gerekse ABD ve ortaklarının İran’a yönelik yürüttükleri insan, sinyal, radar, elektromanyetik istihbarat faaliyetleri olayı inkâr etme imkânını ortadan kaldırmıştır. Muhtemelen bu ülkelerin istihbarat örgütleri, Devrim Muhafızları’nın birlikleri arasında cereyan eden tüm muhabereyi dinlemiş, radar faaliyetlerini izlemiş ve elde bulundurdukları kayıtları da geriye doğru takip ederek gerçeği açığa çıkartmış olacaklardı. Nitekim Trump bu yöndeki kanaatini kısa sürede kamuoyuyla paylaştı.

Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesinin diğer gelişmeleri gölgelemesinde anlaşılır bir husus da şu: Uçak sivildi ve istatistiklere göre 2019’da bu türden uçuşlarda seyahat eden yolcu sayısı 8 milyar 800 milyon kişi civarındaydı. Üstelik bu sektör sürekli büyüme göstermektedir. Sektörün en hassas olduğu konu ise güvenliktir. Bir devletin resmi ordusunun sivil uçağı füzeyle vurması tartışmaları politik arenadan ekonomiye ve büyük kitlelerin gündelik yaşamında önemli bir yer tutan seyahat güvenliğine taşımıştır.

Bu durum, İran ve Devrim Muhafızları aleyhine yürütülecek propaganda için etkili ve işlevsel bir araca dönüşmüş görünüyor. Çünkü bir sivil yolcu uçağına binen herkesin “ortak kaygısı” güvenliktir ve bunu ihlal eden her ülke “kötüdür”. Nitekim gerek İran’ın içinden yükselen itirazlar, gerekse dünyadaki tepkiler Süleymani suikastını geri plana itmiştir. Bunun karşılığı İran sokaklarındaki infialde kendi yer bulmuş görünüyor. Bir Meksika atasözünün dediği gibi, “Hayat siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir”. Bu defa iyi haber Trump’ın başına gelenlerden müteşekkil görünüyor.

Yazının devamı...

Kasım Süleymani krizinden dersler

10 Ocak 2020

ABD-İran krizi şimdilik yatışmış görünüyor. Krizin yatışmasında İran’ın füze saldırısını “asimetrik çatışmanın kitabına uygun” icra etmesi önemli bir rol oynamış görünüyor. Füzeler, video görüntüleriyle İran’da kitlelerin tepkisini yatıştırırken, hedefte zayiat verdirmemesiyle de ABD’nin manevra yapmasına imkân sağlayan sembolik bir uyarı oldu. Trump ABD iç politikasındaki gelişmeleri de dikkate alarak İran’ın bu “sembolik” mesajını aldı ve tansiyonu düşürdü.

Kriz başladığında çoğu uzman, haklı olarak, Trump’ın tutumunun öngörülemez olduğunu, açıklama yapmasını beklemenin daha doğru olacağını ifade ettiler. Azınlıkta kalan bazı uzmanlar ise, İran’ın füze saldırısına ABD’nin yoğun bir cevap verebileceğini öngördüler. Dahası, bu tepki iki ülke arasında “konvansiyonel” bir savaş başlatabilirdi. Sonuçta zaten karışık olan Ortadoğu’da işler daha da karışabilirdi.

Oysa iki ülke arasında olası bir konvansiyonel savaş, siyasi nedenlerden çok askeri gerekçelerle pek mümkün görülmeyen bir ihtimaldi. Özellikle İran’ın coğrafi büyüklüğü, rejim tipi, nüfusu ve sosyal yapısı dikkate alınınca harekâtın kolay olmadığı ortaya çıkıyordu. ABD’nin İran’la girişeceği konvansiyonel bir savaştan sonuç alabilmesi bölgeye en az 200-250 bin asker yığmasına, üstelik her asker için dört ton malzeme getirmesine bağlıydı. Bu muazzam bir iş demekti. Günün sonunda rejimi değiştirmenin garantisi de yoktu.
ABD, diğer koşulları yerine getirse de bu büyüklükte bir yığınak bir veya iki yıl alırken, savaşın maliyeti de hayli yüksek olacaktı. Yeniden seçilmek isteyen, savaş harcamalarını “aptalca” bulan Trump’ın konvansiyonel bir savaşa girmesi büyük çelişki olarak görülebilirdi. Nitekim Trump’ın umudunu yeniden yaptırımlara bağlaması biraz da bundan olmalı. Aklına gelen tek yenilik ise NATO’yu bölgede görmek istemesi.

Yazının devamı...

Trump ve oyunun kuralını değiştirmek

7 Ocak 2020

ABD insansız hava araçlarının General Kasım Süleymani’ye suikast düzenlemesi ve olası sonuçları farklı açılardan tartışılıyor. Elbette suikast, ne ABD’nin İran’a yaptırımlarından ne Devrim Muhafızları’nın “terörist” ilan edilmesinden ne de Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği önünde yapılan gösterilerinden/saldırılardan bağımsız değil. Ya da Körfez’de saldırıya uğrayan tankerlerden ve ya Suudi Arabistan petrol rafinerisine yapılan saldırılardan.

“Bir devletin başka bir devletin askeri görevlisini önce terörist ilan edip ardından açıktan suikast düzenlemesi”, hibrit savaşların dönüşmeye başladığını gösteriyor. Bu yönüyle hadise üzerinde durmayı hak ediyor. Oysa bu tür hareketler “örtülü operasyon kategorisinde” ele alınır ve icra edilirdi. Başka bir ifadeyle, “gizli” ve “inkâr edilebilirlik koşullarında” yürütülürdü. Bu defa ABD “sorunu”, herkesin gözü önünde, alenen sonlandırmaya karar vermiş olmalı ki suikastı gerçekleştirdi.

Kasım Süleymani’nin hedefe konulmasında kişiliğinin ve resmi görevinin belirleyici olduğu açık. O, İran’ın “hibrit/melez, gri alan” stratejilerinin profesyonel uygulayıcısı ve lideriydi. Rakibi ABD’ye ve müttefiklerine göre ipi daima bir adım önde göğüslemeyi âdet edinmişti. Düzenlenen suikast bize, “örtülü operasyonların karakterinin yanı sıra hibrit ortamlardan çıkış kurallarında da” önemli bir değişimin eşiğinde olduğumuzu söylemektedir.

Yakın zamana kadar istihbarat ders kitaplarında “örtülü operasyon” olarak listelenen konular “gizlilik ve inkâr edilebilirlik” kriteriyle ele alınırdı. Bugün listede yer alan örtülü operasyonlara daha sık, ancak açıktan ve melez nitelikte tanıklık eder olduk. Bir ülke veya lider için lehte veya aleyhte gri/kara propaganda yapmak sıradan bir iş haline geldi. Ekonomik, finansal sarsıntılar, manipülasyonlar bir tweet ile başlatılabiliyor. Yine siber alanda müdahaleler, sabotajlar, liderlere suikastlar, askeri darbeler de öyle. Düne kadar silahlı hareketlere, teröristlere açıktan silah yardımı, mafya ve suç örgütleriyle iş birliği kabul edilemez hareketlerden iken, bu gün “vukuatı adiye”den sayılıyor.

İpini koparan devletler, “gizlilik ve inkâr edilebilirlik kuralından” uzaklaşarak fütursuzca bu tip işleri yapmaya başladılar. Bütün bunlar elbette iyiye alamet değil. Devletlerin güç kullanmasına sınırlılık getiren normlar, baskılar ve kurallar zayıfladıkça söz konusu uygulamalar sıradan hale gelirken kaos daha da artacak demektir.

Öte yandan, güçlü kimi devletler hukuk kuralları, kamuoyu baskısı, medya ve insan hakları gibi normlar nedeniyle “hibrit alanda çaresiz olduklarını ve çoğunlukla küçük düşürüldüklerini” düşünmeye başlamış görünüyorlar. General Kasımi, endemik şahsiyet olarak, asimetrik savaşın doğasını, din, mezhep ve kültürün gücünü, değerini iyi biliyordu. Başta ABD olmak üzere birçok Batılı ülke ve Ortadoğu’daki müttefikleri Süleymani’nin stratejilerine benzer araç ve yöntemlerle cevap vermelerinin mümkün olmadığını gördüler. ABD’nin Devrim Muhafızları’nı önce terörist ilan etmesi, kendince meşruiyet sorununu çözmesi ve operasyonu açığa taşıması birazda bunun sonucu gibi görünüyor.

Bir anlamda ABD, Einsten’ın ifade ettiği “Problemi yaratan beyinle problemi çözmek mümkün olmaz” kuralını işletiyor. İran’ı güçlü olduğu asimetrik alandan zayıf olduğu alana, devletler arası simetrik bir karşılaşmaya zorluyor. İran, ABD’ye en iyi bildiği asimetrik yöntemlerle cevap verirse ABD en iyi ve güçlü olduğu “simetrik askeri güçle” cevap vereceğini ilan etti. Nitekim Trump bunu açıkça belirtti.

Yazının devamı...

Irak ‘laboratuvarından’ ilgililerine dersler

3 Ocak 2020

Irak, çökmüş siyasi ve ekonomik yapısı, dağılmış sosyal, kültürel dokusuyla “laboratuvar” haline geldi. Günümüz dünyasının kimine göre hibrit, kimine göre “gri alan” çatışmalarının her türünü görmek mümkün. Özellikle de siyasi, hukuki, kültürel, ekonomik, psikolojik ve askeri alanlarda.
Bugünkü ortamı sağlayan ilk adımlar ülkeyi yıkıma götüren ve 1980’lerde başlayan Irak-İran savaşıydı. Ardından yaşanan Kuveyt’in işgali ve Birinci Körfez Savaşı Saddam Hüseyin’in otoritesini sarstı. ABD’nin “yarım bıraktığı işi” tamamlama iddiasıyla giriştiği 2003 Irak işgali ise ülkeyi adım adım yıkıma götürdü.

Bugün Irak, hırslı bir diktatörün yıllar önce bölgeyi ve dünyayı yanlış okumasının bedelini ödüyor. Öyle ki ülke akla hayale gelmeyecek türden acı ve yıkımı yaşamaya devam ediyor. Dahası, zayıflayan, çöken Irak, bölgesel ve küresel aktörler için iflah olmaz bir “laboratuvar” konumunda. Bu fikrin tipik örneklerine son yıllarda daha fazla tanıklık ediyoruz.

ABD’nin 2003 sonrası Irak için öngördüğü, demokratik olacağını düşündüğü “siyasi model” ülkeyi etnik, mezhepsel olarak paramparça etti. Kriz sarmalına giren siyaset, gücünü yitiren gruplar, fonksiyonunu yerine getiremeyen merkezi otorite, farklı motivasyonlarla hareket eden güç merkezlerinin doğumunu ve güç kazanmasını kolaylaştırdı. Tarihsel korkulardan, yolsuzluk ve hırsızlıktan beslenen tepkici duygular, umutsuzluk, radikal fikirlerin desteklediği güvenlik arayışları radikal grupları, dini/mezhepsel ağları ön plana çıkarttı. İletişim teknolojisindeki gelişmeler, savaş artığı silahlar ve uluslararası rekabet de “laboratuvarın” ihtiyaç duyduğu maddi altyapıyı oluşturdu. Fikri motivasyon, işlevsel teknoloji ve umudunu yitirmiş insanlar gerekli koşulları sağladı. Artık hesabı, gücü ve yeteneği olan her aktör, “laboratuvarda” geleceğin mücadele biçimlerini, savaşlarını Ortadoğu’da deneyebilirdi. Nitekim de öyle oldu.

Yazının devamı...