Korona sürprizi ve ‘tıbbi istihbarat’

14 Nisan 2020

Koronavirüs salgını tüm dünyada taşları yerinden oynattı. Ekonomiden sosyal hayata, ticaretten güvenliğe, sağlıktan eğitime her alanda beklenmedik sonuçlar doğurdu, doğurmaya da devam ediyor. Salgının nerede duracağını ve ne gibi sonuçlar doğuracağını da tam olarak kestiremiyoruz.

Haliyle, yaşanan olumsuzluklar devletlerin, sistemlerin, kurumların sorgulanmasına, liderlerin yeteneklerinin ve iş yapma kapasitelerinin açığa çıkmasına yol açmış oldu. Oysa gelişmiş devletlerin, akıllı şirketlerin tarihsel tecrübeleri böylesine önemli ve “sürpriz” gelişmelerin olabileceğini varsayar. Bu nedenle de karar alıcıları erkenden ikaz edip büyük hatalar yapmasını önleyecek çok sayıda kurum kurar, personel çalıştırır. Bu noktada ilk akla gelen elbette ülkelerin/şirketlerin istihbarat örgütleridir.

Bu günlerde gündemde pek fazla yer almasa da bir süre sonra istihbarat örgütlerinin de tartışmaların merkezinde olacağı açık. Başka bir ifadeyle, istihbarat kurumlarının karar alıcıları korona salgınının neden olduğu “stratejik sürprizden” koruyup koruyamadıkları tartışılacaktır. Nitekim bu tartışmanın ilk işaret fişeğinin ABD’de atıldığını görüyoruz. Bazı yazarlar, ABD’nin korona salgınında gösterdiği kötü performansta istihbaratın rolünün büyük olduğunu ileri sürmekteler. Öyle ki bunun tıpkı Pearl Harbor veya 11 Eylül saldırısı gibi “stratejik fiyasko” olduğunda ısrarcılar. Bazıları ise, istihbaratın işini zamanında yaptığını, ancak karar alıcıların bunu dikkate almadığını ileri sürmekteler.

Nitekim bazı tartışmacılar ABD askeri istihbaratının kuruluşunda bulunan “tıbbi istihbarat” bölümünün Kasım 2019’da Çin’de başlayan salgına odaklanarak ihtiyaç duyduğu verileri topladığını ifade etmekteler. Veriler, sahadaki elemanlar, uydu, siber alan, sosyal medya, açık kaynaklar ve telefon, telsiz dinlemelerinden toplanmış ve analiz edilerek doğru istihbaratın üretildiğini söylemekteler. Ardından da bu istihbaratın Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray’a iletildiği ifade edilmekte. Ancak salgın yönetilmez hale gelip, işler sarpa sarınca, Savunma Bakanı böyle bir “bilgiden” haberinin olmadığını ileri sürerek “inkâr” yoluna sapmış görünüyor. Ocak 2020’den itibaren ise sisteme giren koranavirüs “istihbaratı” yönetim tarafından reddedilmiyor.

ABD’de “tıbbi istihbarat”ın temellerinin 1941’de atıldığını biliyoruz. Söz konusu birim çeşitli değişikliklerden geçerek bugünkü gelişmiş şeklini almış. Halen hem askeri istihbaratın hem de CIA’nin bünyesinde “tıbbi istihbarat” bölümleri mevcut. Bu birimlerde, virüsolog, epidemiyolog, toksikolog, eczacı, tıp doktorları, askeri doktorlar, veteriner ve diğer uzmanlar görev yapmaktalar. Kuruluş disiplinler arası yaklaşımla sadece harekât alanında değil, tüm dünyada salgınlar, virüs, zehirli maddelerle ilgilenmektedir. Veri toplamakta, bunları analiz ederek tıbbi istihbarat üretmekte ve karar alıcılara sunmakta. Şüphesiz faaliyetler tıbbi teknoloji ve ülkelerin, liderlerin sağlık verilerine ulaşmayı ve analiz etmeyi de içermektedir.

Korona, tüm alanlarda olduğu gibi, öğrenen örgüt olmaya niyetli istihbarat teşkilatlarının dünyasında da bir dizi değişikliğe neden olacak. Haliyle, önümüzdeki dönemde her ülkenin istihbarat örgütü kendi çapında “tıbbi istihbarat” bölümü kurmak, tıbbi bilgileri, verileri, yöntem ve araçları yeni bir gözle ele alacak demektir.

Yazının devamı...

PKK, korona salgını ve Kulp’ta terör saldırısı

10 Nisan 2020

Korona salgını hayatımızı her yönüyle etkiliyor. Tüm dikkatlerimizi salgına verirken, önceliklerimizi, ilişkilerimizi, gündelik rutinlerimizi değiştirmek zorunda kalıyoruz. Öte yandan, hayat devam ediyor. Sadece ekonomik, sosyal alanda değil PKK terör örgütünün faaliyetlerinin artmaya başladığı güvenlik alanında da durum böyle. Nitekim kış sürecinde önemli kayıplar veren örgüt, baharın gelmesiyle birlikte hareketlenmeye başladı.

Örgüt kışın ara sıra fırsat buldukça Kuzey Irak’ta, Suriye’de terör eylemleri gerçekleştirdi. Öte yandan, büyük sayılarda da kayıp verdi. Son günlerde Kuzey Irak’ta, Suriye’de TSK’nın baskılarını azaltmak için eylemlerini kuzeye taşımaya başladı. Bu çerçevede İran-Türkiye doğal gaz boru hattına ve Doğubayazıt’ta gümrük görevlilerine saldırdı. Son olarak Kulp’ta ormana ağaç kesmeye giden beş köylüyü katletti.

Terör örgütleri korona salgınını, kamu düzenini bozan, hükümetlere güvensizliği derinleştiren, güvenlik güçlerinin hareketlerini kısıtlayan bir fırsat alanı olarak görebilirler. Ancak kaçınılmaz olarak bir süre sonra terör örgütleri de korona salgınından etkilenmeye başlayacaklardır. Tabii ki salgın tüm terör örgütlerini aynı biçimde ve ölçüde etkilemeyecektir. Salgının yaratacağı etki, örgütün kurumsallaşmasına, üye sayısına, kısa vadeli hedeflerine, uyguladığı stratejisine, etkinliğine ve belirli bir bölgeyi/sivilleri kontör edip etmediğine göre değişecektir. Bu parametreler ışığında PKK’nın korona salgınından etkilenmeye aday örgütlerin başında geldiğini söyleyebiliriz. 

Korona salgınının PKK terör örgütü üzerindeki etkisi, faaliyet gösterdiği İran, Irak, Suriye, Türkiye ve diasporada farklı biçimlerde kendisini gösterecektir. Örneğin, salgının yayılma hızı, etkisi Kuzey Irak’ta, Türkiye’de ve sivillerin sorumluluk ve kontrolünü gerektiren Suriye’de farklı özellikler gösterecektir. Bir bütün olarak ele aldığımızda salgını, sadece teröristlerin sağlık sorunlarının arttığı, eylem kapasitelerinin düştüğü, lojistik zorluklarla karşı karşıya kaldığı bir kuvvet çarpanı olarak görmemek gerekir. Bundan daha önemlisi, örgütün halk üzerinde sağlamaya çalıştığı “sosyal kontrolü” zayıflatıcı etkisinin dikkat çekici olmasıdır. 

Terör örgütlerinin sahadaki önceliği, siyasi hedeflerine hizmet edecek biçimde propaganda yapmak ve halk üzerinde sosyal kontrolü sağlayacak eylemlerini sürdürmektir. Bu nedenle terör ve şiddet eylemleri yaparlar. PKK örneğinde olduğu gibi terör örgütleri, devletler gibi iş yapmaz. Sadece ideolojisini referans alan “daha iyi” bir gelecek “vaadinde” bulunabilirler. Oysa korona gibi, ayrım yapmaksızın toplumun her kesimini etkileyen, ucunda ölüm olan bir tehditle mücadele, vaatlerden daha öte somut hareketler, büyük bütçeler gerektirir. Bu, kamu gücünün hızla hareket etmesi, sağlık sisteminin etkin işletilmesi, büyük bütçeler ve her alanda örgütlenme demektir. Başka bir ifadeyle, korona gibi ayrım yapmayan salgınlarla mücadele, örgütler gibi “vaat ederek” değil, devlet gibi icraat yaparak gerçekleştirilebilir.

Dağda izole biçimde yaşayan teröristler, korona salgınının halk üzerinde yol açtığı sosyal, ekonomik ve psikolojik travmayı görmezden gelerek eylemlere devam edebilirler. Bu onların gerçeklerden nasıl koptuklarını, halktan uzaklaştıklarını gösterir. Dahası, tıpkı şehir savaşı gibi “stratejik salaklık” yapmakta ısrarcı olduklarına da işaret eder.  

Yazının devamı...

Korona günlerinde Suriye’de harekât

7 Nisan 2020

Korona salgını hayatımızı her alanda etkilemeye devam ediyor. En karmaşık ve hassas durumda olan kurumlardan biri de Türk Silahlı Kuvvetleri. Milli Savunma Bakanlığı, ara sıra yaptığı açıklamalarla işin ciddiyetini ve karmaşıklığını “diplomatik bir dille” ortaya koymaya çalışıyor.

Açıklamalardan anlaşıldığı kadar, TSK’nın bazı faaliyetlerini korona salgını tedbirleri çerçevesinde ötelemesi mümkün. Örneğin tatbikatlar gibi. Çünkü TSK’nın görevlerinin büyük çoğunluğu personelin yakın fiziki temasını, birlikte yaşamasını ve ekip çalışmasını gerektiriyor. En çarpıcı örneklerden biri denizaltılar. Denizaltının 145 metrekarelik kapalı yaşam alanında 45 personel günlerce bir arada çalışmak zorunda. Bu örnek bize TSK’nın muharebe kapasitesini korumak ve personelin güvenliği sağlamak için iş yapma biçimini, göreve çıkma sıklığını ve personelin moral motivasyonuna özen göstermesi gerektiğini söylüyor.       

Öte yandan, sınır güvenliğinden düzensiz göç hareketlerine, Suriye ve kuzey Irak’ta devam eden faaliyetlerden PKK’ya yönelik operasyonlara kadar bir dizi faaliyetlerde ise, isteseniz de mola veremez, çalışma biçimini değiştiremezseniz. Bunun dört nedeni olduğunu söyleyebiliriz. 

Birincisi, korana salgınının yol açacağı zararlara dair farkındalığın oluşması zamana, politik beklentiye ve kültüre bağlıdır. Örneğin Fransa, Almanya gibi ülkeler koronayı gerekçe göstererek askerlerini Irak’tan hızlıca çekebilirler. Ancak bu her ülkenin aynı biçimde davranacağı anlamına gelmez.  

Nitekim Suriye gibi çatışmalı bölgelerde aktif olan devletlerin, örgütlerin, kurumların ve sivillerin işin ciddiyetini anlamaları, fikirlerini değiştirmeleri ve yeni duruma adaptasyonları bir zaman alacaktır. Salgının yıkıcı işaretleri alınıncaya kadar taraflar ne tutumlarını ne de politik hedeflerini değiştirecektir. Nitekim Esad cephesinde yer alan bazı Hizbullah komutanlarının koronadan ölmesi, İranlı milisler arasında salgının olması bile mevcut tabloyu değiştirmiş görünmüyor. Haliyle, korona salgını, TSK’nın görevlerini değiştiren değil, zorlaştıran bir faktör olarak kalmaya devam edecektir.       

İkinci neden, harekât alanında devletlerin, devlet dışı aktörlerin önceliklerinin birbirlerinden farklı olmasıdır. Örneğin İdlib’de fiziki kontrol Esad için öncelikli bir hedef olarak masada duruyor. Oysa salgının yayılması, İdlib için hayaller kuran Esad’ın her şeyini kaybetmesine yol açacak “stratejik” bir hadiseye dönüşebilir. Yine, kamu düzeni sağlama, hizmet sunma sorumluluğu olmayan radikal gruplar salgına “taktik” bir sorun olarak yaklaşacaktır. Öte yandan, salgının mülteciler arasında yayılması kısa sürede Türkiye için “operatif” düzeyde bir soruna dönüşebilecek potansiyele sahiptir. Bu durum TSK’nın rolünü değiştirmeyeceği gibi, yükünü daha da artırabilir.     

Türkiye açısından işin bir diğer zorluğu, Suriye’de faaliyet yürüttüğü alanların birbiriyle ilişki içinde, ancak birbirinden farklı karakterde olmasıdır. Başka bir ifadeyle, yönetim, sosyal, ekonomik, kültürel ve güvelik farklılıklarına sahip, mozaik bir ortamdan söz ediyoruz. Haliyle, korona salgınının etkisi, alınacak tedbirler, sorumluluklar ve iş yapma biçimi “standart” olmayacak ve sorunu daha da karmaşık hale getirecektir.

TSK’nın üçüncü zorluğu, salgınla mücadele edecek tıbbi yeteneğinin kısıtlı olmasıdır. Her ne kadar Sağlık Bakanlığı bu hizmeti sağlıyor olsa da gerek organizasyonlar arası kültür farklıkları gerekse salgının ülkenin gündeminde öncelikli bir yere sahip olması, gerekse sahadaki zorluklar üzerinde düşünülmesi gereken konulardır.   

Yazının devamı...

Korona, değişim ve güvenlik

3 Nisan 2020

"Değişim", korona salgınının en popüler kavramı haline geldi. Çünkü salgın, çoğumuzun psikolojisini, önceliklerini, iş yapma biçimini, değerlerini ve kurulu düzeni sarsıyor ve bunda hızla kurtulmak istiyoruz. Nitekim ekonomistler, siyaset bilimciler, uluslararası ilişkiler uzmanları, tarihçiler, eğitimciler, sağlıkçılar, ilahiyatçılar ve hukukçular “değişimin” benzer sorunların önünü alabileceğine dair öngörülerde bulunuyorlar. Cevabı aranan soru hangi ölçekte ve yönde değişimin bize iyi geleceği. Madem değişim her alanın zorunlu istikameti, o halde bu yazı da “güvenlik” alanının değişimine göz atmayı hedefliyor. 

Güvenlik derken, alanın uzmanlarının bireyden ulusa, çevreden sosyal güvenliğe kadar geniş bir alanı kastettiklerini unutmamak gerekiyor. Böyle olunca da korona salgınının muhtemel etkileri için üç konuya odaklanmak faydalı olabilir. 

Birincisi, korona ve benzeri salgınların doğrudan birey ve toplum güvenliğine, dolaylı olarak da güvenliğin diğer alanlarına etkisini düşünmek gerekiyor. Örneğin, kitlesel ölümleri. Bunun neden olacağı sistem, devlet, rejim, toplum güvenliği tartışmaları gibi. Ya da ekonomik güvenliğin çökmesi, kopan üretim ve tedarik zincirlerinin neden olabileceği kıtlık ve açlığın ne gibi sosyal hareketlere yol açabileceği. Dahası, böyle bir süreçte, kamu düzenini sağlayacak sağlıkçı, asker, polis jandarma ve karar alıcıların da salgından zarar gören pozisyonunda olacakları unutulmamalı. Haliyle, bu noktada güvenlik harcamalarının sağlık harcamalarıyla rekabet edeceği ya da iş birliği yapacağı düşünülebilir.

Üzerinde düşülmesi gereken ikinci konu, salgının mevcut “güvenlik” sorunları üzerindeki etkileridir. Devletler arası gerilimler, iç savaşlar, etnik, dini mezhepsel çatışmalar, terörizm, iklim değişikliği, su kıtlığı, göç, yolsuzluk gibi sorunlar devam etmektedir. Korona salgını bu sorunlara mola vermez/veremez. Tam tersine, çarpan etkisi yapar. Örneğin, İran ve ABD korona salgınının iki önde gelen kurbanı olmalarına rağmen, birbirlerine meydan okumaya devam etmekteler. Trump, İran’ın olası bir saldırısına karşı Irak’ta bazı askeri üsleri boşaltmakta, ardından da İran’a tehdit mesajları göndermekte. Yine Libya’da, Suriye’de saldırılar devam ediyor. Salgının yaygınlaştığı bir ortamda, PKK, İran-Türkiye boru hattına canlı bombayla terör saldırısını ertelemiyor. 

Son olarak, korona salgınının orduların, kolluğun ve istihbaratın üzerindeki etkilere odaklanmak gerekiyor. Salgın söz konusu örgütlerin kendi “güvenlikleri”, organizasyon modelleri, iş yapma biçimlerini ve fonksiyonlarını temelden etkileyecek gibi görünmektedir. Gerek orduların gerekse kolluğun işlevini yerine getirmesi, ekip olarak, uyumlu ve bir arada bulunmayı gerektirir. Örneğin, ABD’nin en pahalı ve yeni nükleer uçak gemisi T. Roosevelt korona salgını nedeniyle işlevsiz hale gelmiş görünüyor. Gemide görev yapan 5500 personelin yarısı hastaneye kaldırılmış durumda. Anlaşılan, askerlerin iş yapma modellerinde önemli bir fonksiyona sahip olan manga komutanının “dirsek teması” komutu ile doktorların önerdiği “sosyal mesafeyi” korumaya önerisi çatışıyor. Dahası, ordular henüz “Evden kalarak muharebe et” kuralını uygulayacak teknik aşamada da değiller ve bu onların zaafının olduğunu gösteriyor.

Bütün bunlar bize korona salgının “değişimi” tetikleyeceğini söylüyor. Ancak bu değişim bazılarının düşlediği gibi “rasyonel” ve iyimser olmamız anlamına da gelmiyor. Nitekim 1918-1920 arası 50 milyon insanın ölümüne neden olan İspanyol gribi tarihsel gidişatı ne kadar değiştirdiyse, korona da o kadar değiştirir diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

Korona ve çökmüş devletler: Irak

31 Mart 2020

Gündemimizde korona salgını var. Çoğunlukla da kendi sorunlarımızı konuşuyoruz. Haklı olarak önceliğimiz Türkiye. Çünkü hayatımızı daha ne kadar etkileyecek bilemiyoruz. Anlaşılan, bir süre daha konuşmaya devam edeceğiz. Ancak koronanın yayılma hızı, küreselleşmenin ölçeği, bölgesel sorunlar ve jeopolitik dikkatlerimizin sadece içeri yönelmesiyle geleceği tasavvur edemeyeceğimizi söylüyor. Çünkü günümüzde sınırlar anlamını yitirirken iç ve dış ayrımı da muğlaklaşmış durumda. Bu noktada Türkiye, kendisinden neşet etmeyen etkenlerden dolayı bir dizi zorlukla karşı karşıya. Dahası, her geçen gün “kara bir deliğe” dönüşen doğu ve güney komşularımızın durumu endişelerimizi artırmalı. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi.

Neredeyse 40 yıldır savaş, iç savaş ve işgalin pençesinde kıvranan Irak, korona salgınına bağlı gündemini henüz değiştirmiş görünmüyor. Normal koşullarda bugün korona salgınıyla mücadele ediyor olması gerekirdi. Ancak, çökmüş durumda olan ülkede konu ciddiye alınmıyor/alınamıyor. Böyle olunca da ülkeyi daha da büyük krizlere sürükleyecek bir kuvvet çarpanına dönüşüyor. Korona, ülkeye hâkim kriz sarmalını hızlandıran, ömrünü uzatan, çeşitlendiren ve birbirinden beslenen faktörlerden biri haline geliyor. Ancak yayılma hızına ve ağır sonuçlarına bakınca, zaman içinde başat sorun haline gelmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Bu, sadece Irak’ı değil, biz komşularını da yakından ilgilendiriyor.

İki yıl önce yapılan seçimlerin ardından, aşılamayan siyasi krizler ve nihayet Irak’ta yeni hükümeti kurma çalışmaları devam ediyor. Ne zaman sonuç alınacağı ise belli değil. Kaldı ki hükümet kurulsa da ülkenin tamamında koronayla etkin mücadele politikaları uygulayabileceği şüpheli. Ülkede hükümet içinde hükümet gibi davranan gruplar, etnik, dini, mezhepsel, aşiretler arası rekabet ve çatışmalar sadece koronayla mücadelede değil, her alanda iş yapmanın önünde büyük engel.

Salgını kontrol altına alacak sınır denetimleri ise neredeyse yok. Sorun bunlarla sınırlı değil. Irak, ABD ile İran arasında devam eden mücadelenin harekât alanı haline gelmiş durumda. Kasım Süleymani hadisesiyle ivme kazanan açık, örtülü çatışmalar yeni bir safhaya ulaşmış görünüyor. ABD üslerine yapılan füze saldırıları, bunlara verilen cevaplar günlük hayatın olağan parçaları. Sonuçta İran ile artan gerilim, korona korkusu ABD’nin üç askeri üssünü boşaltmasıyla devam ediyor.

Yazının devamı...

Koronavirüs sahaya inince İdlib

27 Mart 2020

Çok sayıda bilim insanı, politikacı ve yazar koronavirüs salgınının ardından hayatımızın her alanında önemli değişiklikler olacağını öngörmekteler. Bireysel, toplumsal ve küresel ölçekteki bu değişim ekonomimizden sosyal, siyasal hayatımıza, psikolojimizden güvenlik anlayışımıza kadar her şeyi yeniden tasarlamamızı gerektirecek gibi görünüyor.

Dahası, söz konusu değişim ihtiyacını/gerekliliğini öncelikli, acil ve karmaşık hale getiren durumların ve bölgelerin olduğunu da gözden kaçırmamamız gerekiyor. Örneğin Suriye’de, özellikle de İdlib’de olduğu gibi. Koronavirüs salgınının bölgeye ulaşmasından önce de politik hedeflerin çatıştığı, bunu gerçekleştirecek askeri operasyonların ciddi zorluklar, risk ve belirsizlikler içerdiği bir bölgeden söz ediyoruz. Bugün önceden öngörülemeyen ancak tüm aktörleri siyasi, ekonomik, insani ve askeri açıdan derinden etkileyecek bir sorunla karşı karşıyayız, koronavirüs.

Koronavirüs nedeniyle sahada faaliyet gösteren tüm aktörlerin önce politik, ardından da askeri hedeflerini gözden geçirmeleri gerekmektedir. Çünkü salgın sadece harekâtın hedeflerini değil, yöntemlerini ve araçlarını da gözden geçirmeyi zorunluluk haline getirmiş görünüyor. Başka bir ifadeyle, olası bir salgın bölgede sadece sivilleri değil, ayrımsız biçimde askerleri ve silahlı militanları da derinden etkileyebilecek kapasitedir. Nitekim harekât alanında sınırların belirsiz olması, sosyal hareketliliğin kontrol altına alınamaması, sahada iş yapma biçimi nedeniyle siviller/askerler arasında sosyal mesafeyi korumanın imkânsızlığı, hijyen kurallarına uymanın mümkün olmaması harekâtın önceliklerini hızla farklı bir mecraya taşımış görünüyor. Haliyle, tarafların, politik askeri gelişmelerden bağımsız olarak, “koronavirüs tehdidi” ışığında pozisyonlarını yeniden ele alması gerekmektedir.

İdlib’de koranavirüsün siviller arasında da hızla yayılmasını kolaylaştıracak tüm koşulların oluştuğu açık. Nitekim dar bir alanda yüz binlerce insanın sıkıştığı göz önüne alınacak olursa, bir salgın, sadece sahada kitlesel ölümleri tetiklemekle kalmayacak, aynı zamanda kontrolsüz mülteci hareketlenmesiyle de daha geniş alanları etkileyecektir.

O halde taraflar, muharebe sahasını yeniden şekillendiren “koronavirüs” olgusu ışığında politik ve askeri hedeflerini, zaman tablolarını yeniden gözden geçirmek zorundalar. Dikkatlerini vermeleri gereken husus, “askeri haritayı yeniden şekillendirmek”ten çok, sivillerin ve kendi askerlerinin hayatlarını korumak olmalı.

Tehdidin niteliği göz önüne alındığında, taraflardan hiçbiri böyle bir salgının olası sonuçlarından kendisini tam olarak koruyamaz. Fayda/maliyet hesabı yapıldığında bu bir tercihten öte zorunluluk haline gelmiş görünüyor. Çünkü ne Rusya’nın müttefiki Esad’ın böylesine büyük bir salgını kontrol altına alabilecek teknik, insan ve finansal gücü ne de Türkiye’nin olası bir salgın ve ardından başlayabilecek mülteci akınının maliyetini karşılayabilecek önceliği söz konusu değil. Taraflar için rasyonel görünen seçim, dikkatleri koronavirüs salgınına vermektir. Şüphesiz ki bu hedefin önündeki en büyük engel “radikal gruplar
ve muhtemel örtülü operasyonlar” olacaktır.    

 

Yazının devamı...

Korona, terörizm ve ötesi

24 Mart 2020

Korona salgınıyla nasıl baş edeceğimizi, sonrasında hayatımızın nasıl değişeceğini tartışmaya devam ediyoruz. Ekonomiden siyasete, sağlıktan güvenliğe, eğitimden insan ilişkilerine kadar. Sözünü ettiğimiz alanlarda çalışan uzmanlar artık “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” fikrinde mutabıklar. Gerçekten de tanıklık ettiğimiz gelişmeler, fikirleri, duyguları yeniden biçimlendirecek, insanlara, örgütlere, ülkelere değişim için esin kaynağı ve zorlayıcı bir motivasyon olacak nitelikte. Ne yazık ki söz konusu değişim, fikir ve tecrübeler sadece iyilikler için değil, bir yandan da kötülükler için esin kaynağı olabilir.

Bu bağlamda virüs salgınının yol açtığı sonuçların “kötü niyetlileri” heyecanlandıracak, şuur sahibi olanları ise “endişelendirecek” karakterde olduğu görülebiliyor. Nitekim virüs ve benzerlerinin bir “silah” gibi kullanılması yeni bir fikir değil. Tarihte su kuyularının kirletilmesinden, vebalı cesetlerin mancınıkla düşman kalesine fırlatılmasına, böylece düşmanın savaşma azminin kırılmasını hedefleyen bir dizi “insafsız” tecrübelerimiz var. Örneğin Soğuk Savaş yılları da biyolojik silahların üretilip depolandığı bir dönemdi. Özellikle Sovyetler Birliği ve ABD bu alanda yoğun çalışmalar yaptılar. Kayıtlara geçmiş bazı kazalar, laboratuvarlarda üretilmiş biyolojik ajanların nelere yol açabileceğini gösterdi ve bu ülkeler geri adım attılar. İki ülke, 1972 yılında biyolojik silahların yasaklanması anlaşması imzaladılar ve korkularını nispeten kontrol almak amacıyla stoklardaki biyolojik silahları imha yoluna gittiler.

Bugün tanık olduğumuz korona salgını, söz konusu kararın doğruluğunu teyit ediyor. Devletlerin biyolojik silahlardan neden uzak durduğunu daha iyi anlıyoruz. Ancak küresel düzenin kurallarıyla kendini bağlı saymayan diğer aktörler, terör örgütleri benzer kaygılar takınmayabilirler.

Korona salgınının yol açtığı yerel ve küresel şoke edici gelişmeler teröristlerin “aklına karpuz kabuğu düşürecek” cinsten. Panik, korku, sistemin zayıflıklarını, yeteneksizliklerini, kapasitesini sorgulatır cinsten olaylara neden olması, çaresizlik ve düzeni altüst etme gücü ilham verici olabilir. Nitekim salgın, bireylerin kendilerini dışında tutamadıkları yıkıcı bir ekosistem yaratma yolunda hızla ilerliyor. Ölüm, acı, kayıp ve belirsizlik bu ekosistemin akla getirdiği temel sıfatlar.

Öğrenen örgütler olarak tanımlanan terör örgütlerinin böylesine sarsıcı sonuçları olan bir gelişmeye ilgisiz kalmaları beklenemez. Üstelik canlı bomba, radikalizm ve sosyal medyanın etkisinin arttığı bir dünyadan söz ediyoruz. Öte yandan, Suriye’den Afganistan’a, Yemen’den Irak’a, Libya’dan Somali’ye kadar geniş bir coğrafyada çökmüş devletlerin olduğu bir dünyada işleri de oldukça kolay. Ya da bir türlü disiplin altına girmeyen, “evde oturmaya” dahi ikna edilemeyen, nüfusun yüzde 70’inin şehirlerde tıkış tıkış yaşadığı bir dünyadan söz ediyoruz.

Terörizm ve salgını, biyoterörizmi bir arada düşünmek bile korkutucu. Böyle bir saldırı, 11 Eylül’den daha ağır bir olaydır. Olup biten saldırının ardından hasarın nasıl onarılacağını tasarlayabilirsiniz. Oysa salgın bir süreçtir ve nerede duracağını kestirmek mümkün değildir. Bu nedenle, sonuçları daha yıkıcı olacaktır. Bütün bunlar bir fantezi gibi görünebilir. Ancak terörizm tarihi bize hiçbir ahlaki ve yasal normun bizi tehditlerden koruyamayacağını söylüyor. Önceliğimiz, tehlikenin ve tehdidin farkında olmak ve hızla adapte olarak sorunları aşmak. Elbette ders almaya niyeti olanlar için.

Yazının devamı...

Koronavirüs salgınının çirkin yüzü

20 Mart 2020

Koronavirüs tehdidi tüm dünyayı etkilemeye devam ediyor. Sağlıktan ekonomiye, sosyal ilişkilerden iş hayatına, eğitimden ibadete, güvenlikten politik yaşama kadar etkilemediği alan kalmadı. Bundan sonra da etkileyeceği kesin. Dalganın daha ne kadar süreceği ve nasıl bir sonuç doğuracağı belli değil. Dünyanın çeşitli yerlerinde araştırma merkezleri soruna çare bulmak için harıl harıl çalışıyorlar. Bir yandan da hükümetler, krizi kontrol altına almak amacıyla ardı ardına tedbir paketleri açıklıyorlar. Nitekim Türkiye de bu kervana katılarak bir dizi ekonomik, sosyal tedbirler alacağını ilan etti.

Dünya kamuoyu endişe içinde koronavirüs salgınına odaklanmış ik en, bazı devletler ve kurumlar odaklarını hiç kaybetmeden sadece işleriyle ilgilenmeyi sürdürüyorlar. Bir anlamda tüm tartışma ve kaygılara rağmen, hayatın özünde fazlaca değişmediğini hatırlatacak olaylara tanıklık ediyoruz. Örneğin, koronavirüs salgınını salt bir sağlık sorunu olmaktan öte ele alan, uluslararası politik rekabetin işlevsel bir mücadele alanı olarak gören davranışlara tanıklık ettiğimiz gibi. Sözünü ettiğimiz mücadele, yöntemleri aynı olmakla birlikte, hedef ülkesi ve uygulayıcıları farklı olan bir dizi örtülü operasyon faaliyetlerinden oluşuyor. Özellikle de farklı renklerde “propagandadan”.

Avrupa Komisyonu sözcüsü Johannes Bahrke’nin geçen hafta yaptığı bir açıklama dikkat çekiciydi. Bahrke, koronavirüs salgınının ortaya çıkmasıyla birlikte, bir dizi yalan yanlış haberin yayıldığını ifade etti. Ardından da, mealen, Avrupa ülkelerini hedef alan, kamuoyunda korku, endişe ve güvensizlik ortamı yaratmayı amaçlayan söz konusu medya ve sosyal medya haberlerinin “olağan şüphelisinin” Rusya olduğuna dikkat çekti. Yalan yanlış haberlerin Rusya ve Kremlin’e yakın kaynaklar tarafından üretilmekte olduğunu ve bir plan çerçevesinde yayınlandığını açıkladı.

Avrupa Birliği’nin bu tür “dezenformasyon” ile mücadeleyi ciddiye aldığını hem haber portalları hem de diplomatik alanda engellemeye, etkisini azaltmaya çalıştıklarını açıkladı. Avrupa Birliği’nin konuyu Moskova ile konuştuğunu ancak Kremlin’in bu haber kaynaklarıyla “hiçbir ilgilerinin olmadığını” ileri sürdüklerini de ekledi. Bahrke, söz konusu açıklamanın inandırıcı olmadığını belirtirken, AB vatandaşlarının haberler konusunda daha şüpheci olmasını istedi. Ardından da sorunu büyük internet platformları üzerinden çözmeye çalıştıkları belirtti.

Yazının devamı...