NATO ve “Uzay Komutanlığı”

22 Kasım 2019

NATO üyesi ülkelerin liderleri 3-4 Aralık tarihlerinde Londra’da toplanacaklar. Geleneksel olarak, liderlerin toplantısında, önce üye ülkelerin savunma ve dışişleri bakanları bir araya gelmekte ve gündem detaylarını açığa kavuşturmaktalar. Bu yılın dikkat çeken konularından biri “uzay”. Uzay, bir başlık olarak liderlerin gündeminde yer alacak. Liderler NATO’nun “uzay” ile ilgili hedeflerini ve bu hedeflere ulaşmak için gereken stratejileri tartışacaklar. Ortaya bir yol haritası konulacak.

Aslında bu konu, savunma ve güvenlik çevreleri için yeni bir husus değil. Çünkü Soğuk Savaş döneminde ABD’nin meşhur “Yıldızlar Savaşı” projesi kapsamında da çokça tartışılmıştı. Sovyetler Birliği’ni daha fazla askeri harcama yapmaya ve ekonomisini çökertmeye yönelik bu proje, 1980’lerin sonunda beklenen sonucu vermişti.

ABD Başkanı Trump, 29 Ağustos 2019’da “Uzay Kuvvetleri Komutanlığı’nı” tanıttığında konu gündemde kendisine yer bulmuştu. Trump, bu kuvvetin “dünyanın yörüngesinde ABD çıkarlarını hedef alan saldırıları önlemek amacıyla” kurulduğunu söyledi. Bunun değişen güvenlik ve tehdit ortamına bir cevap olduğunu açıkladı. Amaç, “stratejik öneme sahip uyduların saldırılardan” korunmasıydı. Nitekim ABD, risk ve tehdit algısını müttefikleriyle paylaşıp, bilahare konuyu NATO liderleri gündemine taşımış görünüyor.

İlk uydunun gönderildiği 1957 yılından beri Dünya yörüngesine yaklaşık dokuz bin uydu yerleştirildi. Halen bunun beş bine yakını dönmeye devam etmekte ancak bunlardan iki bine yakını faal durumda.

Yazının devamı...

İran, gösteriler ve beklenen an

19 Kasım 2019

Arap Baharı tüm dünyaya kötü bir tecrübe yaşattı. İç savaşlar, şiddet, terör, ekonomik yıkım, göç bu kötü tecrübelerden bazıları. Dahası, etkilerini daha uzun yıllar hissedeceğiz.

Son günlerde İran’dan gelen haberler, sosyal medya görüntüleri pek iç açıcı değil. Protestolar, polisle çatışmalar, sokak hareketleri sürüyor. Bütün bunlar ister istemez insana Arap Baharı’nın ilk günlerini hatırlatıyor. Her ne kadar bugünkü gösterilerin nedeni hükümetin benzin fiyatlarına yaptığı zam olarak ifade edilse de, gerçek nedenler daha derinde ve çeşitli. Ekonomik gidişattan, yüksek işsizlikten, yolsuzluktan, rüşvetten, kötü yönetimden, devlet bütçesinin hırslı dış politik amaçlar için sarf edilmesinden, iç göçten rahatsız bir ülkenin halkı tepkisini gösteriyor. Tepkiler zaman zaman rejimi hedef alırken, etnik sorunları, mezhebi farklılıkları da su yüzeyine çıkartıyor.

Dahası, ABD’nin nükleer politikalar nedeniyle İran’a uyguladığı ambargo sorunları derinleştirmekte bir yandan da katalizör etkisi yaparak hükümeti çözüm imkânlarından yoksun bırakmakta. Devrimle gelen rejimlerin kendisini koruma arzusunun yoğun ve kaygıları giderme mekanizmalarında çeşitli olduğu biliniyor. Üstelik devrimi yapan jenerasyon, İran örneğindeki gibi, hâlâ sistemdeyse hassasiyet ve dayanıklılık daha da güçlü olabilmekte. Nitekim rejimin geçmişte birkaç defa dayanıklılık testinden başarıyla geçmesi biraz da buna bağlıydı.

Bu sefer sorunun yönetilmesini zorlaştıran husus ABD ambargosu nedeniyle ülke ekonomisinin kötü etkilenmesi ve bunun her alanda hissedilmesi. Nitekim yaptırımlar sonucu İran’ın petrol ve doğal gaz ihracatı neredeyse %80 azalmış durumda. Bu İran için yönetilmesi zor bir durum.

İran’a ambargo uygulayan ABD’nin beklentisinin rejimi zorlayacak biçimde içten kaynaklanan sokak hareketleri ve çatışmalar olduğu, bunu ise ekonomik bir krizin tetikleyebileceği bir sır değil. Bugünkü yaşananların ABD’nin beklediği an olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Ancak ABD yetkilileri yaptıkları açıklamalarda, “barışçı gösterileri” desteklediklerini ilan ettiler. Konuyu, İran’ın fanatikçe sürdürdüğü nükleer silah ve füze programı ile terörizme verdiği desteğe, bunun neden olduğu ekonomik krizlere bağladılar. Dahası, protestoculara arka çıkan, hükümet politikalarını eleştiren bu açıklamalar Suudi Arabistan, BAE, İsrail tarafından da paylaşılmakta.

Irak’ta devam eden ve İran’ı hedef tahtasına koyan gösterilerin İran sokaklarına sıçramış olması elbette tamamıyla masum değil. Ancak İran hükümetinin biraz çaresizlik, biraz da sarsaklığından yaptığı benzin zammı gösterilerin fitilini ateşlemiş bulunuyor. Mevcut gösteriler, ABD ve müttefiklerinin istediği, rejim değişikliğine yol açacak zeminin hazırlanmasına yeter mi, yoksa saman alevi gibi söner mi, bekleyip göreceğiz.

Ancak İran devlet cihazı, (Ordu, Polis, Devrim Muhafızları, İstihbarat, özellikle de orta ve küçük rütbeliler), devlet ideolojisinin ne kadar kavrayıcı olduğu, siyasi iradenin karar vermede tereddütlü davranıp davranamayacağı ve dış müdahale çok önemli ve belirleyici. Dini liderin benzin zammını destekleyici açıklama yapması, protestocuların meşruiyetini erozyona uğratırken, gösterileri dağıtmak için kuvvet kullanmaya da doğrudan destek anlamına geliyor.

Yazının devamı...

Bağdadi ve istihbarat tartışmaları

8 Kasım 2019

Geçen hafta DAEŞ lideri Bağdadi Türkiye sınırına beş kilometre mesafede, Suriye topraklarında, ABD askerlerinin operasyonuyla öldürüldü. Bağdadi’nin İdlib’de saklandığı yerleşke, birkaç bina ve avlu duvarından oluşuyordu. Bölgede benzerlerine sık sık rastlamak mümkün. Operasyon başarıyla sonuçlanmış olsa da hâlâ çeşitli yönleri ve muhtemel sonuçları üzerinde tartışmalar sürüyor.

Özellikle bir kısım analist/konuşmacı, her seferinde, Bağdadi’nin saklandığı yerin konumuna bakarak onu Türkiye ile ilişkilendirmeye çalışıyor. Türkiye’nin Bağdadi’yi koruduğunu ima ediyorlar. En “büyük kanıtları” ise Bağdadi’nin sınıra beş kilometre mesafede gizlenmiş olması. Amaç açık. Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturarak zor durumda bırakmak.

Bir ülkede iç savaş uzun yıllardır sürüyorsa, Suriye gibi, çoğu bölgelerde devlet otoritesi kaybolmuş demektir. Örgütler, aşiretler, savaş ağaları, suç örgütleri otorite haline gelirler. Medyada, sosyal medyada dolaşımda olan askeri, siyasi haritalar asla saha gerçeğini tam olarak yansıtamaz. Çünkü haritaların gösteremediği bir canlılık, hayat vardır. Siyasi ve idari sınırlar belirsiz, bölgeler arası geçirgenlik bir hayli yüksek ve nüfus hareketleri süreklilik kazanmıştır.
Birçok insan, detay vermeyen, büyük ölçekli, renkli haritalara bakarak, mesafe kavramını, coğrafyayı, otorite ilişkisini, hedefin niteliğini göz ardı ederek, Bağdadi dâhil, her şeyi gördüğünü zannetmektedir. Türkiye’nin de böyle görmesi gerektiğini düşünmekte ya da düşündürülmektedir. Dahası, örgütlerin, savaş ağalarının, suç örgütlerinin, istihbarat teşkilatlarının var olduğu, aldatmanın zirve yaptığı, kuyrukların her daim birbirine değdiği bir bölgeden söz ettiğimiz de unutuluyor. Böyle bir alanda hiç kimse her şeyi gördüğünü iddia edemez, kimse kimsenin doğrularına da kefil olamaz.

Yazının devamı...

Garnizon devletten “gardiyan devlete”

5 Kasım 2019

“Yabancı terörist savaşçı” kavramı, Arap Baharı’nın terörizm literatürüne kazandırdığı bir sıfat. Çeşitli ülke vatandaşları, farklı motivasyonlarla iç savaş yaşanan ülkelere aktılar. Silahlı gruplara katıldılar. Sayıları bir ara on binlerle ifade edilmeye başlandı.

Yabancı terörist savaşçıların bir kısmı çatışmalarda öldü. Bir kısmı ülkelerine geri döndü. Bir kısmı ise, savaş bölgelerinde yakalanıp “hapishane, toplama kamplarında” tutulmaya başladı. “Kampların” bulunduğu bölgelerin hukuki statüsü tartışmalı. Yabancı terörist savaşçılarla ilgili ilginç çözüm önerileri ve tartışmalar da tam bu noktada başladı. Öyle ki aynı statüde iki örgütten biri “yargıç-gardiyan”, diğeri ise ”terörist-mahkûm” sıfatı kazanırken, gardiyan ilan edilen bundan “meşruiyet” devşirmeye çalıştı.

Vatandaşları “yabancı terörist savaşçı” sıfatı alan ülkeler, “terörist ise, at unut” yaklaşımı sergilemeye başladılar. Bunları ülkeye geri almamaya, kendi ülkelerinde yargı önüne çıkartmamanın yollarını “icat etmeye” giriştiler. Örneğin, vatandaşlıktan çıkartmak gibi. Geri almak yerine öldürülmeleri dâhil, bir şekilde kurtulmanın yollarına baktılar.

Bu tutum, sadece hukukun ve insan haklarının ihlalini değil, yargılama ve tutuklama yetkisine sahip olmayan devlet dışı aktörlere meşruiyet sağlaması nedeniyle de yeni sorunlar yaratmaya başladı. Yargı, devlet egemenliğinin bir tezahürü olmasına rağmen, örgütlerin ikiye ayrılması bazılarını “yargıç- gardiyan örgütler”, bazılarına da “terörist-mahkûm” sıfatı verilmesi bu noktada ilginç bir “icattı”.

Bazı Avrupa ülkeler PYD/PKK’yı “yargıç-gardiyan örgüt” olarak atadılar. Kendi yurttaşı DAEŞ militanlarını Suriye’de muhafaza, yargılama işini bu örgüte havale ettiler. Dahası, hapiste tutulmalarının karşılığında “tolerans” önermeye başladılar.

Bu girişim bir yandan korkunun, bir yandan bencil “güvenlik” arayışının ve uzun yıllar hapishanede mahkûm beslemenin maliyetinden kurtulmanın dışa vurulmuş hali gibi görünmektedir. Dahası, bunları vatandaşlıktan atarak, sadece hukuki değil aynı zamanda ahlaki bir tartışmayı da başlattılar. Üstelik idam cezasının varlığı bile, bazı Avrupa ülkelerine engel olamamış görünüyor.

Bu yaklaşım bir yandan vatandaşlık kavramının içini boşaltırken, bir yandan da AB’nin çok önemsediği “adil yargılanma hakkının” ihlali anlamına gelmektedir. Uluslararası hukuka göre, PKK/PYD’nin ne yargılama yetkisi ne de kurduğu “heyetin” mahkeme vasfı bulunmaktadır. Buna rağmen “yargılama” orada yapılabilir demek, AB hukuk normlarının ihlali olmanın yanı sıra, ciddi bir değer testi ve bencillik örneği olarak ortada duruyor.

Tartışmanın ibret verici son örneğini İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yaptığı bir açıklamaya İngiltere ve Belçikalı yetkililerin verdiği cevapta gördük. Soylu, mealen, Barış Pınarı Harekâtı esnasında yakalanan DAEŞ’li teröristlerden Türk vatandaşı olanlara Türk yasalarına göre işlem yapılacağını söyledi. Diğer ülke vatandaşı teröristlerin ise, önce Fırat Kalkanı bölgesinde cezaevine konulacaklarını, ardından da ülkelerine iade işlemleri yapılacağını ifade etti. “İşin kolayını herkes bulmuş. DAEŞ’li birisi olduğunda kendi vatandaşlığından çıkarıyor. Yani vatansız bir hale getiriyor. Ondan sonra bulunduğu ülkede onun herhangi bir yere gitmesi hususunda kendine ait bir sorumsuzluk ortaya koyuyor. Bu önümüzdeki günlerde bütün dünyada konuşulması gereken bir süreçtir. Biz kimsenin DEAŞ mensubunun oteli değiliz” dedi.

Yazının devamı...

Çökmüş devlet nasıl olunur: Irak

1 Kasım 2019

Suriye konusu gündemi o kadar çok işgal ediyor ki güneydeki diğer komşumuz Irak’ı gözden kaçırıyoruz. Oysa Irak, son günlerde yine şiddet sarmalına girmiş durumda. Bu defa farklı nedenlerden dolayı halk sokağa çıktı. Ekonomik zorluklar, yolsuzluk, hırsızlık, ayrımcılık, adam kayırmacılık, mezhepçilik, etnik ayrımcılık şikâyetlerin başında geliyor. Güvenlik güçleri ile sıradan halk çatışmaya devam ediyor. Hükümeti protestolar sürüyor. Ne yazık ki Irak, şiddet ve ölüm sarmalından kırk yıldır bir türlü çıkamıyor.

Bir süre önce, BBC’de kısa bir video röportajı izledim. Altmışlarında bir kadın, Musul’da yürütülen operasyonları kastederek, “Ben hayatımda böyle savaş görmedim” dedi. Önce bu sözlere bir anlam veremedim. Sonra düşündüm, sıradan bir insan hayatında kaç savaş görebilir ki? Evet, Irak, tam kırk yıldır, farklı karakterde süregiden savaşlar zincirinin içinde debelenip duruyor. Bir toplum böylesine kanlı, kaotik, enerjisini tüketen bir hayata ne kadar, nereye kadar tahammül edebilir ki? Bu durum öfke, nefret, radikalizm ve çaresizlikten başka ne üretebilir ki?

Iraklı kadının tanıklığının ilk sırasında ülkesinin İran’la giriştiği savaş vardı. Bu simetrik konvansiyonel savaş tam sekiz yıl sürdü. Irak savaşta 500 bin insanını yitirdi. Savaşa girerken kasasında 35 milyar dolar vardı. Savaş bittiğinde ise yanmış yıkılmış bir ülke ve 40 milyar dolar borç kalmıştı. Kısa süre sonra, 1990 Ağustos’unda, Saddam yeni bir maceraya girdi ve ordusuna Kuveyt’i işgal ettirdi. Bu yeni bir savaş demekti. Kısa süre sonra ABD’nin başını çektiği koalisyon, 17 Ocak 1991’de Irak’ı Kuveyt’ten çıkardı, ülkeyi kısmen işgal etti. Ardından başlayan ambargolar süreci ABD’nin Irak’ı yeniden işgal ettiği 2003 yılına kadar sürdü. İşgalin yol açtığı siyasi değişim, etnik, mezhepsel gerilim, beceriksizlik ve yolsuzluk güçlü bir ayaklanma/isyan dalgası başlattı. Bu dalganın etkisi kırıldı derken, 2014 yazında önce Suriye’de varlık gösteren DAEŞ, güçlü biçimde Irak’ta/Musul’da ortaya çıktı ve neredeyse üç yıl sürecek büyük yıkımlara neden olacak yeni tür bir savaş ve katliam başlattı.

Irak dünyanın dördüncü büyük petrol kaynaklarına, zengin tarım arazilerine ve bir zamanlar Ortadoğu’nun en eğitimli toplumuna sahip iken, şimdi yanmış, yıkılmış şehirleri, umudunu yitirmiş, yoksulluk ve yolsuzluk sarmalından çıkmayan bir ülke konumunda. Irak’ı haritada bir bütün ve siyasi sınırları belirli bir ülke olarak görebiliriz. Ancak başarısız devlet kavramının tipik özelliklerini taşımaya devam ediyor. Devlet asgari ölçüde de olsa güvenliği sağlayamamakta, resmi olanların dışında birçok silahlı güç varlığını sürdürmekte. Yine devlet temel hizmetleri, elektrik, içme suyu, işleyen bir sağlık sistemi okul benzeri insani ihtiyacı karşılayamamakta. İşlevsel bir ekonomik düzenden söz etmek de mümkün değil. Son olarak, devletin kurumları temel işlevlerini yerine getirememektedir.

Yokluk, hırsızlık, yolsuzluk, beceriksizlik ve adam kayırmacılık etnik ve mezhepçi ayrılıkçılıkla birleştiğinde Irak’a büyük bir trajedi yaşattığı açık. Son bir ayda 500’e yakın insan hayatını yitirdi. Siyasi kriz kapıda. Devletlerin Irak halkı üzerindeki rekabetleri devam etmekte. Ne yazık ki Iraklı kadın, ömrünün geri kalan kısmında farklı nedenlerle çıkan yeni savaşlara tanıklık edecek gibi görünüyor...

Yazının devamı...

‘Lidersiz bırakma’ operasyonu: Bağdadi ve DAEŞ

29 Ekim 2019

CIA eski başkanı E. General Michael V. Hayden, mealen, DAEŞ’i ABD’nin Irak politikalarının öngörülmeyen “zehirli meyvesi” olarak tanımlamıştı. “Zehirli meyve” kavramını, Irak’a “demokrasi getirmek” üzere yola çıkan ABD’nin yanlış, hoyrat ve gayrimeşru uygulamalarına tepki olarak ortaya çıkmış bir örgüt olarak gördüğü açıktı. “Meyve” öylesine zehirliydi ki sadece Irak ve Suriye’de değil, Afganistan’dan, Ankara’ya, İstanbul’dan Berlin’e, Paris’ten Londra’ya, Libya’dan Nijerya’ya kadar tüm dünyayı şok eden terör eylemleri ve uygulamalarıyla tarihte yerini aldı.

Nihayet ABD, doğumuna neden olduğu “zehirli meyvenin” lideri Bağdadi’yi başarılı bir askeri operasyonla “etkisiz” hale getirdi. Her ne kadar Trump konuşmasında birçok “detay” vermiş olsa da, en az dört nedenden dolayı operasyona dair her şeye inanmak zorunda değiliz. Şüphelerin birincisi Trump’ın kişiliğinden kaynaklanıyor. Onun özensiz, diplomatik üsluptan uzak, fantezilerle dolu, kontrolsüz söylemleri bilinen bir gerçek. İkincisi, “mikro cerrahi” karakterdeki bu tip operasyonları yapabilen ülkeler her şeyi açık etmezler. Personel, teknik kapasite, ittifak ve operasyon yeteneklerinin bilinmemesini, gizli kalmasını isterler. Çünkü gizem, rakipler için her zaman “korku” ve merak kaynağıdır. Haliyle, birçok detay işin gereği bilerek karartılır. Üçüncü neden teröristlerin terör eylemleri kadar, terörle mücadele edenlerin operasyonlarının da amacı kitleleri, izleyicileri etkilemektir. Bu bir anlamda, aynı sezonda perde açan “tiyatro” sahnesi gibidir. Teröristler izleyicilerine terör eylemleriyle mesaj verirken, teröre karşı koyanlar da açıklamaları ve terör operasyonlarıyla mesaj verirler. Çoğunlukla da üretilmiş mesajlardır. Detaylara dair kuşku duymamızı gerektiren son neden de “büyük yalanlar” çağında yaşıyor olmamızla alakalıdır. Haliyle, operasyona dair gerçekleri tam olarak öğrenmemiz zaman alacaktır. Elbette daha erken bir tarihte öğrenme imkânımız, şansımız olabilir. Özellikle de operasyona katılan görevlilerden birinin önerilen telif miktarını reddedemeyip, tanıklık ettiklerini kâğıda döktüğünde.

Bağdadi operasyonuna verilen tepkiler de oldukça ilginçti. ABD eski başkanlarından F. Kennedy’ye atfedilen “Zaferin bin tane babası vardır; ancak mağlubiyet yetimdir” sözünün tipik bir örneğine şahitlik ettik. Irak hükümeti ve PYD/PKK başta olmak üzere birçok aktör çorbada tuzunun bulunduğunu ilan etti. Bazıları ise Rusya gibi, detaylı istihbarata dayalı başarılı operasyonu küçümsemeyi tercih etti. Konu Putin’in profesyonel alanına girmiş olmalı ki Ruslar işi ciddiye almadıklarını ilan ettiler. “Daha önce de Bağdadi’yi birkaç kez öldürmüşlerdi” diyerek, hikâyenin piyasa değerini düşürmeye giriştiler.

Operasyon “başsız bırakma” taktiğinin tipik bir uygulaması. Bağdadi’nin öldürülmesinin elbette ayaklanma ve terörle mücadelede bir karşılığı var. Ancak tek başına DAEŞ’le mücadelede kesin sonuçlu bir başarı getiremez. Stratejik düzeyde sonuç almak, bundan sonraki süreçlerin nasıl yönetildiğine ve başarı hikâyesinin nasıl tüketildiğine bağlı olacaktır.

Ortadoğu’nun mevcut hallerini görünce, Cumhuriyet’i kuran Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşlarını bir defa daha saygı ve minnetle anmamak mümkün değil.

Yazının devamı...

Soçi sonrası PKK Suriye’de ne yapar?

25 Ekim 2019

Türkiye’nin “Barış Pınarı” operasyonu, ABD’nin askerlerini Suriye’den çekmesi, Türkiye ve Rusya arasında imzalanan Soçi mutabakatı derken Suriye’de tablo baş döndürücü bir hızlı değişmeye devam ediyor. Şimdilerde herkes bu değişimin olası sonuçlarını kestirmeye çalışıyor.
İşin en büyük zorluğu aktörlerin çokluğu, hedeflerin ve karakterinin farklılığından kaynaklanıyor. Sahada ABD, Rusya gibi küresel güçlerin yanı sıra, İran, Türkiye, İsrail gibi bölgesel devletler de bulunuyor. Dahası, PKK, DAEŞ, Suriye Milli Ordusu, İdlib’de konuşlu radikal grupların oluşturduğu devlet dışı aktörler de faal. Oyuncular aktif, iş birliği içindeler veya rekabet ve çatışma halindeler.

İstihbarat örgütleri, farklı ve çok sayıda aktörlerin yer aldığı ortamı anlamaya, analiz etmeye çalışırken bir temel prensipten yola çıkarlar. “Devletlerin kapasitesini bilirsiniz, ancak niyetlerini bilemezsiniz. Örgütlerin ise amacını bilirsiniz ancak kapasitesini bilmez ve bunu keşfetmeye çalışırsınız.” Oysa Suriye’deki ortamın, bu ilkenin sınırlarını bile zorlayacak karmaşık bir tablo sunduğu ortada.

Niyetleri üzerinde çokça konuşulan devletleri, başka bir yazının konusu olarak kenara ayırıp PKK üzerinde odaklanmak faydalı olabilir. Ne de olsa örgütü kuşatan politik askeri ekosistem her gün değişiyor. Niyetlerini bildiğimiz PKK’nın, kapasitesine etki eden faktörler bağlamında önceliklerinin hızla değişmesi kaçınılmaz görünüyor.

Yazının devamı...

Soçi dönemecinde Suriye

22 Ekim 2019

Bu günlerde Suriye sorununda önemli bir aşamaya tanıklık ediyoruz. Kuzey Suriye’de “çatışmaya verilen geçici ara” bu gece sona erecek. Büyük ihtimalle bir dizi ateşkes ihlallerine ve itirazlara rağmen, süreç işleyecek ve PKK/PYD söz konusu bölgeden çekilecek. Ancak tartışmalar bitmeyecek ve farklı mahfillerde devam edecek. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile bugün Soçi’de önemli bir görüşme yaparak Suriye’yi konuşacak.

“Barış Pınarı” harekâtı, sadece askeri değil, siyasi, diplomatik, ekonomik ve kamu diplomasisi alanlarında da önemli gelişmeleri tetikledi. Aktörlerin pozisyonu değişirken, tüm taşları yerinden oynattı. Örneğin, ABD karadaki askeri varlığına son verirken, Fırat’ın doğusunda hava sahasının kontrolünü elinde tutmaya devam ediyor. En ilginç olanı ise Menbiç’in Rusya’ya terk edilmesi ve Esad’ın askeri gücünün Fırat’ın doğusuna geçişine izin verilmesiydi. Bu, bir anlamda Türkiye karşısında PKK’ya bir tür koruma sağlanmasıydı. Öte yandan, Rusya’nın Suriye gibi karmaşık bir sorunda sorumluğunun artması da ABD yönetimi için “iyi bir fikir” gibi görünmüş olabilir. Dahası, Rusya ve Türkiye’nin Suriye sorununda uzlaşamayacağı ve tarafların bir krizle karşı karşıya kalabileceği de öngörülmüş olabilir. Avrupa’nın da bu süreçte, tutum ve açıklamalarıyla ciddi manada savrulduğu, gelişmelerin dışında kalmaktan mutsuz olduğu görülebiliyor. Özellikle PKK, mülteciler ve DAEŞ sorununda yaşadıkları ikilemi çeşitli manevralarla aşmaya çalıştıkları, kendi kamuoyunu teskin etmeye yönelik söylemlerini artırdıkları gözlemleniyor.

“Barış Pınarı”nın değişikliğe uğrattığı Suriye askeri haritası, Türkiye’den daha çok Rusya’nın etki alanını da yeniden belirledi. Putin, yakın zamana kadar sadece Fırat’ın batısına, İdlib’e çekidüzen vermek isterken, bugün hesaplarını Suriye’nin tamamı üzerinden yürütmek durumunda. Müttefiki Esad, güçlerini Fırat’ın batısına geçirdi ve artık Türkiye sınırında konuşlu. Dahası, Türkiye’nin öncelikli hedefi PKK/PYD pazarlık gücünü ciddi ölçekte kaybetmiş olarak Esad ve Rusya’nın gölgesinde konumlanmış görünüyor. Putin her yönüyle Soçi toplantısına eli oldukça güçlenmiş vaziyette katılıyor. İran ise, Fırat’ın doğusundaki gelişmeleri sessizce izlemekte, ABD ile Rusya arasında “zımni” bir anlaşmanın olabileceğine dair kaygılarını da gizlememektedir. Bu kuşku, aynı zamanda, Sünni muhaliflerin ve PKK’nın yeni konumlarını izlemeyi de zorunlu hale getirmektedir.

Yeniden dengelerin kurulduğu, hesapların gözden geçirildiği Suriye’de, Soçi toplantısının en çetrefil konusunu “güvenli bölge” oluşturuyor. Rusya en baştan beri Türkiye’nin güvenlik kaygısını “anlıyor” ama ileri sürdüğü projeye de sıcak bakmadığını saklamıyor. Bunun kendi politik hedefleriyle çatıştığını her fırsatta hissettiriyor. Bu gün, ABD’nin rolü Suriye denkleminde zayıflamış durumda ve Türkiye, Suriye konusunda Rusya, İran, Esad ile arka planda PKK karşısında tek başına durmaktadır. Söz konusu üç ülkenin gerek PKK konusunda, gerekse Suriye’nin geleceği konusunda Türkiye’den çok farklı bir noktada bulundukları da bir sır değil.

Erdoğan, Türkiye’de yaşayan sığınmacıların ülkelerine dönebilmeleri için uygun güvenlik, ekonomik ve iskân koşullarının oluşturulmasını istiyor. Karşı cephenin, “güvenli bölge”yi Türkiye’nin anladığı gibi “insani yönü” ile değil, siyasi ve askeri yönüyle ele aldığı her haliyle belli oluyor. Türkiye’nin güvenlik kaygıları için getirilen öneri ise, Adana mutabakatıyla sınırlı. Bunun anlamı şu: Esad geri geldi ve size sınır güvenliği sağlayacaktır. Hatta “Ben Rusya olarak buna kefilim”. Daha fazlasında ısrar, “PKK’dan öte politik niyetlerinizi kamufle ediyor” demektedir.

Ankara, gerek Türkiye’de yaşayan dört milyona yakın sığınmacının gerekse İdlib’de çözüm bekleyen üç milyondan fazla Suriyelinin ülkelerine yeniden dönüşünün ve entegrasyonunun müphem “politik bir mimari” ile mümkün olabileceğini öngörüyor. Rusya ise, muhaliflerin bazı bölgeleri kontrol etmelerinin, silahlı güce ve hatırı sayılır nüfusa sahip olmalarının Suriye’de egemenliğe ortak olma anlamına geldiğini düşünüyor. Dokuz yıldır devam eden iç savaşın bu aşamasında, Türkiye ve Rusya’nın Soçi’de kesin bir sonuca ulaşması, tek hamlede sorunları bütünüyle çözmesi mümkün görünmüyor. Haliyle, iki taraf da bir müddet daha sorunu küçük hamlelerle ve müzakerelerle yönetmeyi, zamana yaymayı en iyi çıkış yolu olarak görecekler gibi. Soçi kararları, sadece Rusya ile ilişkileri değil, muhtemelen Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrini de etkileyecektir.

Yazının devamı...