İdlib kaynaklı hibrit savaşın ayak sesleri

21 Şubat 2020

Görünen o ki savaşın eşiğindeyiz. Bu kanaatin oluşmasına yol açan çok sayıda emare var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemleri ve diğer harekâtlar öncesi ortaya koyduğu tarz bu fikri destekliyor. Yine askeri yığınak, Ruslar ile diplomatik görüşmelerin umut verici olmaması, Esad’ın geri adım atmamakta kararlı görünmesi, Libya cephesinde işlerin karışması, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin “heyecan” verici destekleri önemli alametlerden sayılabilir. Listenin tümü birlikte ele alınınca, İdlib’de bir askeri harekâtın eli kulağında olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak gözden uzak tutulmaması gereken husus, İdlib sorunun dolaylı ve doğrudan taraflarının çokluğu ile günümüz dünyasında bu tip bir harekâtın değişken karakteridir. Başka bir ifadeyle, harekâtın etki ve ölçeğini coğrafi sınırlar içinde tutabileceğini düşünmek, hayatın diğer alanlarına etki etmeyeceği beklentisine sahip olmak yanıltıcı olabilir. Eğer Putin gerilimi soğutmak ve krizi ötelemek için devreye girmez, diplomasi işe yaramaz ise savaş kaçınılmaz olur ve farklı alanlarda etkisini gösterebilir.

Harekât alanının sınırları askeri harita üzerinde kolaylıkla gösterilse de mücadele hızla farklı sektörlere kayacaktır. Örneğin, mültecilerin kitlesel olarak Türkiye’ye sürülmesinden siber saldırılara, medya ve sosyal medyaya da propaganda savaşından vekâleten iş gören örgütler eliyle terör saldırılarına kadar geniş bir yelpazeden söz ediyoruz. Dahası, finanstan ekonomiye, turizme kadar geniş bir alana yayılma ihtimali de var. Dolayısıyla, tarafların bolluğu ve savaşın karakteri harekâtın düşündüğümüzden daha geniş bir yelpazede cereyan etmesine yol açabilir.

Her ne kadar bu gün “görünen/arzu edilen hedef” Esad ve askerlerinin ellerinde tuttukları sınırlı bir bölge olsa da, geri planda Rusya ve İran’ın bulunacağı, Suudi Arabistan, BAE ve Yunanistan’ın da ellerini ovuşturacağı bir gerçek. Dahası, listenin başındaki iki aktörün askerlerini, hava gücünü militanlarını sahaya ne kadar sürecekleri de şimdilik belirsiz.

Harekâtın hibrit karakteri sadece İdlib’deki askeri gelişmelere odaklı olmanın yeterli olmayacağını diğer cephelerde de faal olmak gerektirdiğini göstermektedir. Nihayetinde taraflar İdlib’e sadece “askeri bir hedef olarak İdlib” çerçevesinde görmemektedirler. Rusya, Ankara’nın İdlib hamlesine daha geniş bir anlam yüklemekte, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerine yeni bir “format atmakta” olduğu fikrinden hareketle tutumunu şekillendirmektedir.

İdlib’le başlayan yeni gerilimli sürecin en ilginç hassas ve can sıkıcı bölümlerinden birsi PKK’nın konumudur. Nitekim PKK tarihi, kriz dönemlerinde, ihale verenin kimliğinde bağımsız, hatırı sayılır ölçekte ihale almasıyla doludur. Karışık ilişkileri, düşük eylem maliyeti ve yüksek hasar verme etkisiyle PKK, Türkiye ile yaşanan gerilimlerde akla gelen ilk alt yüklenicilerinden biridir. Dahası, gerek Rusya gerekse İran’ın örgüt tarihinde benzer konularda müstesna ve uyumlu yerleri olduğu unutulmamalıdır.

Rus uçağının düşürülmesini takip eden günlerde PKK’nın birdenbire alçak irtifa hava savunma füzesi (MANPAD) ve tanksavar füzesi sahibi olması hiç şaşırtıcı değildi. Bir yandan helikopter ve F-16’ları hedef aldığını, öte yandan yine sipariş üzerine, Merasim Sokak’ta askerleri, Dolmabahçe’de polisleri hedefe koyduğunu unutmamak gerekir. Bu defa PKK konusunu daha da karmaşık hale getiren ise ABD’nin de bu kartı “dönemsel çıkarlara” göre oynayabilecek olmasıdır.

İdlib’de gerilim artarken Putin sessizliğini koruyor ve renk vermemeyi sürdürüyor. Buna karşılık, ABD ve İngiltere oldukça aktifler. Her ne olursa olsun İdlib’in konumu, Türkiye’yi ilginç bir rotaya doğru sürükleyecek gibi görünüyor.

Yazının devamı...

İstihbarat dünyasında rekabet

18 Şubat 2020

Son yıllarda istihbarat dünyasıyla ilgili haberlerde dikkat çekici bir artış söz konusu. İstihbarat örgütlerinin üzerinde titredikleri, gizli tutmaya çalıştıkları çalışanlarının kimlikleri, istihbarat toplama, üretme yöntemleri, teknik kapasiteleri ortalığa saçılmaya başladı.

Aslında istihbarat dünyasının gizemlerinin açık edildiği ilk büyük dalga, II. Dünya Savaşı’na katılan insanların yıllar sonra hatıralarını yazmalarıyla başladı. İkinci dalga, özellikle Batılı demokrasilerde, istihbaratın siyasallaşmasıyla hız kazandı. Politikacıların rakiplerini alt etmek için istihbaratın yeteneklerini kullanmaya başlamasıyla konu kamuoyuna yansıdı. Sovyetler’in dağılması ise istihbarat dünyasının gizemli dehlizlerinde dolaşma imkânı sağlayan tarihi bir gelişmeydi. Aynı yıllarda başlayan ve yaygınlaşan internetin sivilleşmesi de istihbaratçılar için yeni riskler ve fırsatlar anlamına geliyordu.

Bu günlerde istihbarat haberlerinde yeniden bir artış görülüyor. Bu artışın gerisinde ise tehdit yelpazesinin genişlemesi, savaşların değişen karakteri ile örtülü operasyonların yoğunluğu var. Küçük ama etkili sürprizlerle dolu günümüz dünyasında, verinin demokratikleşmesi, bilgilerin ulaşılır olması, medyanın ve amatörlerin merakları istihbaratın iş yapmasını gittikçe zorlaştırıyor.

Türkiye için de benzer yorumlar yapmak mümkün. İstihbaratın 1980’lerde siyasallaşmaya başlaması bir yana, istihbarat örgütlerine en büyük zararı FETÖ verdi. İstihbarat kurumlarına hâkim olma arzusu, istihbaratı devlet/millet yerine örgüt çıkarları için kullanmak istemesi sistemi kökünden sarstı. FETÖ “kurumları ele geçirebilmek için” sır olarak kalması gereken bilgileri İnternette uluorta yaydı. Üst düzey devlet/hükümet görevlilerine verilen kriptolu telefonları dinledi. Önemli gördüğü yerlere dinleme cihazları yerleştirdi. Bilgisayarlara girerek bilgileri çaldı, değiştirdi, muhalif gördüğü kimselere karşı koz olarak kullandı. En çarpıcı faaliyetleri ise 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında ortaya çıktı. Ülke dışına kaçan örgüt üyelerinin götürdüğü bilgi ve belgeler bir yana, istihbarat kurumları, çalışanları ve istihbarat teknikleri konusunda klasörler dolusu bilgi, belge ve yöntem mahkeme evrakları arasına girdi.

Yeni bilgiler, istihbarat dünyasının sadece kendi içinde ciddi krizler yaşamadığını, dışarıdan da önemli saldırılara maruz kaldığını gösteriyor. İki önemli haber ABD ve Alman istihbaratıyla ilgili. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 120 ülkenin 1970-93 yılları arasındaki haberleşme ağlarına sızan ABD ve Alman istihbaratının bu ülkeleri 2000 yılına kadar dinlemeyi sürdürdüğünü öğrendik. Soğuk Savaş döneminde bu sızmadan kendini koruyabilenler Çin ve Sovyetler Birliği idi. İstihbaratın temel kurallarını düşününce, hükümetlere kripto cihazları ve şifreleme teknikleri satan İsviçre merkezli Crypto AG şirketinin asıl sahibinin CIA ve Alman istihbarat servisi olduğunu öğrenmek elbette sürpriz değil.

Bu olay tartışılırken gündeme Türkiye ilgili yeni bir haber düştü. ABD istihbarat teşkilatının Türkiye’nin Philips’ten satın almak istediği bir şifreleme aletinin “çakmasını” yaptırdığını, yıllarca Türkiye’yi dinlediğini öğrendik. Bu durum elbette sürpriz değil. Sonuçta birkaç istisna hariç istihbarat dünyasında dostluk yoktur. Sadece rakiplerle ilgili istihbarat üretilmez, ülkeler dostlarını da izlerler ve dinlerler. Üstelik istihbarat pahalı bir iştir. Esas olan, söz konusu gelişmelere karşı tedbir alabilmektir. Anlaşılan yıllar geçtikçe çok daha ilginç ve çarpıcı bilgilere tanıklık edeceğiz.

Yazının devamı...

Sorun İdlib mi?

14 Şubat 2020

İdlib gittikçe ısınıyor. Türkiye bir yandan bölgeye askeri yığınak yaparken, bir yandan da farklı ülkelerden gelen diplomatik heyetleri ağırlıyor. Önce Rus heyeti gelerek bir dizi görüşme yaptı. Ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile iki defa telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Ancak yapılan açıklamalar ve Türkiye’nin birlik kaydırmalarına bakacak olursak, tarafların ortak bir noktada buluşamadıkları açık. Nitekim Türkiye bu ayın sonuna kadar doğrudan Esad’a, dolaylı olarak Rusya’ya askerlerini Soçi Mutabakatı’nın öngördüğü hattın gerisine çekmesi için ültimatom verdi. Ortada kesin bir tarih ve çizilmiş sınır olunca, tarafların manevra alanı da iyice daraldı.

Rus heyetinin ardından Ankara ABD’li yetkilileri ağırladı. Mevcut veriler ABD heyetinin Ruslardan daha “anlayışlı-müşfik” olduğunu gösteriyor. Dahası, Türkiye’nin her yönüyle haklılığını ifade eden heyet, destek sağlama konusunda da kararlı ve istekli olduklarını açıklayarak tartışmalara yeni bir boyut katmış oldu. Bu katkı, İdlib’in aslında buz dağının sadece görünen kısmı olduğunu, asıl sorunun Türkiye-Rusya, Türkiye-ABD ilişkileri olduğunun ilanından başka bir anlam da taşımıyor. Nitekim gerilimli müzakereler, Suriye’de başlayan itiş kakış ve “sosyal medyada her geçen gün artan video, resim, grafik” yayını bir sonraki sıcak gelişmelerin hazırlık ateşi olarak görülebilir.

Suriye’nin toprak büyüklüğü, iç savaşın süresi ve Esad’ın denetiminin dışında kalan bölgeler göz önüne alındığında İdlib aslında taktik ölçekte etkisi sınırlı bir alan. Başka bir ifadeyle, İdlib olmaksızın da Esad rejimi yoluna devam edebilir. Öte yandan, gerek zafer ilanının gecikmesi, gerekse bölgede bulunan “radikal” gruplara ilişkin psikolojik kaygılar bile Rusya’nın İdlib atfettiği önemi tek başına açıklamaya yetmiyor. Çünkü İdlib, ABD’nin hızla resme girmesiyle taktik bir sorun olmaktan çıkarak, politik düzeyde bir rekabetin manivelası haline gelmiş görünüyor.

Politik ölçekteki bu tanımlamayla, İdlib, Türkiye-Rusya ilişkilerinin doğal sınırına varıp varmadığını gösteren “turnusol” kâğıdı rolü oynamaya namzet görünüyor. Başka bir ifadeyle, zaten yapısal sorunlar ve dönemsel ihtiyaçlarla ilerleyen ilişki, kırılmanın ilk fitilini İdlib’de ateşleyecek gibi görünüyor. Bugün cevabı aranan husus, Putin’in geleceğe dair niyetleri. Putin, istikamet değiştirme alametleri gösteren bu ilişkiyi rotasında tutmakta yetersiz kalacağını öngörüyor olmalı. Bu durumda Putin iki ihtimalden birini seçecektir. Birincisi, Türkiye ile ilişkileri yeni bir zemine oturtma vaktinin geldiğini düşünüyorsa ay sonunda İdlib’de askeri harekâta başlama mesajını dikkate almaz ve geri adım atmaz. Bu da Türkiye’nin Esad’a karşı orta ölçekli bir harekâta girişmesi demektir. Diğer ihtimalde ise Putin geri adım atarak Esad’ı öngörülen hattın dışına çekilmeye ikna eder. Böylece, olası bir askeri harekâtı önleyerek, ABD’nin durumdan vazife/fırsat çıkarmasını önleyebilir. Bu tercih Putin’in gelişmeleri nasıl okuduğuna, Türkiye’deki çıkarlarına bağlı olacaktır.

Her iki durumda da Putin, ana fikrini asla kaybetmeden, güvenini kaybetmiş Türkiye’ye can sıkıcı bedeller ödetmenin yollarını arayarak kendisini yeniden konumlandıracaktır. Bu durumda Türkiye, ABD ve Batı’ya daha fazla ihtiyaç duyacak, kriz öncesi söylenenlerin, verilen sözlerin doğruluğunu ancak bu süreçte test edebilecektir.

Yazının devamı...

Politik düzeyde İdlib’de ne oluyor?

11 Şubat 2020

İdlib yine tartışmaların merkezinde. Gelişmeleri farklı açılardan ele almak mümkün. En karmaşık gibi görünen husus ise tarafların siyasi ve askeri hamlelerinin nasıl okunacağıdır. Konuyu daha kolay anlamamızı sağlayacak olan husus, İdlib’in Rusya açısından ne anlama geldiğini doğru tespitle mümkün olabilir. Bu çerçevede İdlib Rusya için iki açıdan önemli. Birincisi, sona yaklaşan Suriye iç savaşında Esad ve müttefiklerinin zaferlerini ilan edecekleri sembolik hedef. İkincisi, Türkiye-Rusya ilişkilerinin en kırılgan, en zayıf ve çetrefil konularını bünyesinde barındırmasıdır.

Dokuz yıldır süren iç savaşın sonuna yaklaştığımız bir gerçek. Askeri haritaya bakan Putin, Esad ve İran’ın sabırsızlandıkları kesin. Nitekim taktik ve operasyonel düzeyde önlerinde üç sorun kaldığını görebiliyorlar. Bunlardan ikisi başka bir yazıda ele alınmayı hak eden Fırat’ın doğusunda PKK/PYD ile Türkiye’nin varlığı. Üçüncüsü ise çokça konuştuğumuz İdlib. Bu bölge, Suriye iç savaşı bağlamında, “kati sonuçlu askeri zaferin”  önündeki son taktik engelden başkaca bir mana ifade etmiyor.

Nitekim iç savaş ve ayaklanma perspektifinden bakacak olursanız, Putin’in diplomat ve generalleri de böyle görüyor olmalılar. Onlara göre “askeri zaferin ilanından” sadece bir tık ötedeler. Engel ise ne sahadaki sivillerin acınası durumu ne de radikallerin oluşturduğu askeri zorluklar. Tek engel İdlib’in Türkiye-Rusya ilişkilerine hasar verme ihtimali.

Bu nedenle, Rusya, sorunu büyük bir hassasiyet, sabır ve “Rus ölçeğinde nezaketle” götürmesi gerektiğini görmektedir. Çünkü İdlib gibi taktik bir konunun Türkiye ile “stratejik” ilişkilere zarar vermesi istenmemektedir. Ancak İdlib bu haliyle de sonsuza kadar kontrol dışında kalamazdı. Son gelişmeler Putin’in Soçi sonrası yaşanan gelişmelerden duyduğu memnuniyetsizlik çerçevesinde İdlib haritasına farklı bir gözle baktığını söylüyor. Ardından da çetrefil İdlib işini nasıl yöneteceğine epey kafa yormuş olduğu anlaşılıyor.

Tam bu noktada Putin’in imdadına yetişen konunun, Soçi’de karar altına alınan ve Türkiye tarafından hızla kurulan 12 izole “askeri gözlem noktası” olduğu görülüyor. Çatışmaların ortasında kalan gözlem noktalarının emniyetinden duyulan kaygılar Türkiye’nin Esad rejimi ile çatışmaya girmesini frenledi. Nitekim iki düşman arasında konuşlanmış, birbirini destekleyemeyen “gözlem noktaları” Esad’ın ilerleyişiyle cephe hattının gerisinde kaldıkça, Türkiye’nin öncelikleri değişmeye başladı. Muhtemeldir ki öncelik, İdlib’deki sivillerin mukadderatı kadar TSK gözlem noktalarındaki askerlerin güvenliğine kaydı. Bu tabloyu iyi okuyan Rusya, Türkiye’nin kaygılarını gördü ve hamleleriyle daha da derinleştirdi. Bir yandan hava sahasını Türkiye’ye açmazken, bir yandan da “ateşkes” taleplerinde istekliymiş havası yarattı. Zaman zaman da Türkiye’nin talebi ile Esad’ı ateşkese zorlayan “arabulucu” pozuna büründü. Böylece Esad’a gerekli zamanı kazandırdı.

Esad’ın ordusunun M5 karayolunu kontrol altına almasıyla Rusya’nın yaklaşımı işe yaradı ve harekâtın bu safhası tamamlanmış oldu. Rusya, Esad ve İran, İdlib’de mesafe aldılar. Sivilleri ve silahlı militanları iyice köşeye sıkıştırdılar. Ancak Rusya ile Türkiye’nin ciddi güven erozyonu yaşadığı bir gerçek. Dahası, kamuoyunun gelişmeleri okumakta zorlandığı bu ortamda Türkiye’nin tutarlı ve hızlı bir kamu diplomasisi atağına ihtiyacı olduğu da gerçek.

Not: Bu yazı İdlib’de 5 askerimizin şehit edilmesinden önce kaleme alındı. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum.

 

Yazının devamı...

‘Çatışmasızlık rejimi’ sona ererken İdlib

4 Şubat 2020

Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suriye de rejim askerleri TSK konvoyunu vurdu. Maalesef şehit ve yaralılarımız var. Cumhurbaşkanı Erdoğan saldırıya misli ile cevap verildiğini, verilmeye devam edildiğini ifade etti. Ardından da Rusya’nın bu işe karışmamasının gerektiğini söyledi.

Bu gelişmeler bize, zaten karakter değiştiren İdlib sorununun yeni bir safhaya geldiğini gösteriyor. Esad, Rusya ve İran’ın desteği ile İdlib’de önemli ilerleme sağladı. Rusya her ne kadar, ateşkes konusunda her kriz sonrası Türkiye’nin taleplerine “evet” dese de, verdiği mesajda net oldu.  2018 Soçi anlaşmasının önemli maddelerinden olan M 4 ve M 5 karayolu ulaşıma açılmadıkça ve İdlib’de yerleşik “teröristler” temizlenmedikçe rejimin askeri harekâtına verdiği desteği sürdüreceğini yapılanları “meşru” olarak tanımlayacağını her fırsatta dile getirdi.  

Bu çerçeve de Rusya ve rejimin politik hedefi net. Haliyle coğrafya olarak kolayca tarif edilebiliyor. Esad’ın ordusu nereleri ele geçirmesi gerektiğini biliyor. Askeri harekâtın planlanmasına katkı yapan Rus subaylar müttefikleri Suriye Arap Ordusu komutanları ile harekâta nezaret etmekte ve inisiyatifi de elde tutmaktalar. Nitekim askeri haritadaki değişimin bir yıllık mukayesesi, sürecin nasıl ilerlediğini görmemizi sağlamaktadır.  Sonuçta Esad, Rusya ve İran’da hiçbir kafa karışıklığına mahal kalmadan ne istediklerini bilerek politik hedeflerini askeri güç kullanarak gerçekleştirmeye odaklanmış durumdalar. 

Öte yandan sahadaki diğer üç aktörün pozisyonu, ilişkileri ve stratejileri hem muğlak hem de birbiri ile uyumsuz görünüyor. Esad’ın ilerlemesiyle geri adım atmak zorunda kalan, kimlik, ittifak ve meşruiyetleri tartışmalı “muhalifler”. Gelişmelerin kurbanı çaresiz siviller ile Türkiye, bu çerçevede ele alınabilir. Sivillerin durumu her geçen gün daha da zora giriyor. Türkiye ise, hem insani gelişmelerden hem de askeri gelişmelerden kaygılı. Elbette bunun birden fazla nedeni var. 

Son gelişmelere bakacak olursak Türkiye kendi kararı ile İdlib’deki misyonunu değiştirmiş görünüyor. Türkiye Soçi’ye göre “ateşkesi gözetleme” misyonu üstlenmişti. Nitekim askeri kuvvetin sayısı, terkibi ve tertibi buna göre belirlenmişti. Şimdi ise misyon Esad’ın askerlerini kuvvet kullanarak belli bölgelerde durdurmayı hedefliyor. Başka bir ifade ile  “barışı empozeye” dönüşmüş görünüyor. Görevin karakterindeki bu değişim öncelikle kuvvet, tertip ve terkibin değişimi demektir. Ardında da önce bölgedeki askeri, sonrada siyasi ilişkileri etkileyecektir.    

Görev değişiminin ikinci sonucu, İdlib’de yer alan silahlı gruplara dair sınıflandırmanın akıbetidir. Türkiye, bu gruptan bazılarını terörist olarak ilan etmiş durumda. Ancak son askeri harekâtın, belirli bir koruma misyonu üslenmesi bu ayrımı tartışmalı hale getirebilir. Bu durum cebin içindeki birçok grubu terörist olarak tanımlayan devletler nezrinde Türkiye’yi yalnızlığa itebilir. 

Üçüncü olarak “barışı empoze” misyonu, bölgenin askeri değerlendirmesinin yeniden yapılması ve bir bütün olarak ele alınmasını gerektirir. En basitinden Esad kuşatmasındaki “gözlem noktalarının” güvenliği riske girmiş demektir.

Dördüncü olarak, Suriye’nin kuzeyindeki “harekât alanının” tamamı göz önüne alındığında askeri bütünlüğün kaybolmaya başladığı” gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Otonom, sektörel operasyon kararları bütünlükten yoksun ise beklenmedik politik/askeri sonuç doğurabilir. 

Yazının devamı...

AB kapılarını Huawei’ye açarken...

31 Ocak 2020

Virüs salgını Çin’i ekonomik ve psikolojik olarak sarsmaya devam ediyor. Gelişmelere bakınca, sorun bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ancak kısa süre sonra dünya ve Çin yeniden gerçek gündeme dönecekler. Bu gündem, uzun süredir devam eden ABD-Çin rekabeti olacak. Özellikle de ticaret savaşı, teknolojik rekabet, istihbarat ve askeri rekabete dair tartışmalara döneceğiz. Çünkü ABD’nin sınırlandırmaya çalıştığı ve ikili mücadelenin sembolü haline gelen Huawei teknoloji şirketi, ABD’nin kadim müttefiklerini “ayartarak” cephe değiştirmeye ikna etmiş görünüyor.

Sovyetler Birliği’nin ABD ile giriştiği yarışta geride kalma sebeplerinden biri de bilgisayar teknolojilerinin ne gibi sonuçlar yaratabileceğini öngörememesi ve gelişmelere ayak uyduramayarak geride kalmasıydı. Bu tecrübe, ABD-Çin teknolojik rekabetinin en önemli motivasyonu olarak okunabilir. Çünkü iki taraf da tartışılan teknolojinin yaratacağı yeni fırsatları ve riskleri görebiliyor.

ABD, Çin ile giriştiği mücadelede de Huawei’nin ilgi alanlarına hem ekonomik hem de güvenlik anlamında hayati konular olarak yaklaşıyor. Özellikle iletişim alanında 5G ile liderliği ele alan ülkelerin/şirketlerin telekom teknolojik altyapısını, pazarı, dijital ekonomiyi ve gelecekteki gelişmeleri kontrol edebileceği öngörülüyor. Daha önemlisi, söz konusu teknik kapasiteyle istihbarat dünyasına damgasını vuracağı tartışılıyor. Bilgi savaşları, teknolojik hırsızlık, veri toplama gibi hayati konulardan söz ediyoruz. Bu nedenle, ABD, müttefiklerinin Çinli şirketle iş birliğine şiddetle karşı. Özellikle “Beş Göz” olarak bilinen ABD, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya ve İngiltere ile. ABD, zaman zaman istihbarat paylaşma ve iş birliği konularında tehdide varan açıklamalar ve eylemleriyle işi ciddiye aldığını göstermekteydi. Nitekim Japonya ve Avustralya gibi Uzakdoğu’daki müttefikler mesajların gereğini yaparak Huawei’den uzak durdular. Gerek ABD’nin baskıları gerek AB ile ilişkilerinin yeni karakteri İngiltere’yi de zorlamış olmalı ki Londra’da sıkı denetim kuralları altında sınırlı bir iş birliğine gideceğini açıkladı.

Öte yandan, ABD’nin Batılı müttefiklerinin “ihanetine” uğradığını, telkinlerinin yeterince etkili olmadığını yapılan açıklamalardan görüyoruz. Çin’le ciddi ekonomik ilişkileri olan, teknolojik yarışta geride kalmak istemediğini ifade eden Almanya, benzer kaygıları taşıyan Fransa, daha önce Huawei ile iş birliği yapan Yunanistan ve İspanya’nın başını çektiği grubun bastırmasıyla Avrupa Birliği Huawei ile sıkı kurallar çerçevesinde iş birliği yapacağını ilan etti.

Yazının devamı...

Trump ve ‘Asrın Anlaşması’

28 Ocak 2020

Ortadoğu kaynamaya devam ediyor. “İran-ABD gerilimi sıcak bir çatışmaya dönüşür mü?” sorusu sıkça soruluyor. Irak’ta gösterilerin ardı arkası kesilmiyor. Ara sıra ABD Büyükelçiliği’nin bulunduğu bölgeye havan, roket saldırıları yapılıyor. Yemen’de çatışmalar sürüyor. Çatışmalar sürse de Afganistan gündemden düşmüş görünüyor. Suriye ise bildiğiniz gibi. Fırat’ın doğusunda çatışmalar, patlamalar meydana geliyor. İdlib’de Rusya desteğinde rejim askerleri ilerliyor. Yollara düşen siviller Türkiye sınırına doğru hareketlenmiş durumdalar. Bu arada Libya’da da olaylar sıcaklığını koruyor. Ateşkes umudu oldukça zayıf.

Belki dikkatinizi çekmiştir. Listede Ortadoğu’nun kadim Filistin-İsrail sorunu yok. Ancak gelişmelere bakacak olursak, çok yakında sorun yeniden listenin başına tırmanacak gibi görünüyor. Trump, özel temsilcisi damadının uzun zamandır üzerinde çalıştığı, Filistin-İsrail barışını hedefleyen “Yüzyılın Anlaşması’nın” detaylarını açıklayacak. Gerçi ara sıra anlaşmanın içeriğine dair dair bazı bilgiler medyaya sızdırılmış olsa da işin aslını yakında öğreneceğiz.

Filistin-İsrail sorununun temel anlaşmazlıkları şunlar: Kudüs’ün statüsü, siyasi sınırların belirlenmesi, işgal altındaki toprakların geleceği ve mültecilerin durumu gibi oldukça çetrefil konular. Damat Kushner’in yürüttüğü süreçte strateji, ekonomik yatırım ve gelişmenin barışı sağlayabileceği varsayımına dayanıyor.

ABD, AB ve başta Suudi Arabistan olmak üzere bazı petrol zengini Arap ülkeleri 50 milyar dolar verecekler. Filistinlileri odağa alan ve komşularını da kapsayan plan böylesine büyük bir yatırımın işsizliği azaltacağı, sosyal ekonomik dönüşümü sağlayacağı varsayımına dayanıyor. Bu yaklaşımın Filistinliler için “refah”, İsrail için “güvenlik” sağlayacağı öngörülüyor. Ancak birçok gözlemci, Filistin kanadından politikacı, bu planın sonuç vermeyeceğini ileri sürmekteler.

Özellikle Kudüs’ün statüsünün değişmemesi, Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerlerinin muhafazası Filistinlilerin kabul edemeyecekleri öncelikli konular olarak görülüyor. Öte yandan, sürecin psikolojik tarafı da önemli. Trump, İsrail tarafını Beyaz Saray’a davet ederken, Filistin tarafı planı “Yüzyılın Anlaşması” olarak değil, “Yüzyılın Şamarı” olarak tanımlıyor.

Arap Baharı sonrası gelişmeler İsrail’i hiç olmadığı kadar rahatlatmış görünüyor. Komşu Arap devletleri neredeyse çökmüş durumda. Bölgede devam eden mezhep ve iç savaşlar dikkatleri Filistin sorunundan farklı alanlara yöneltti. Bu arada İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE ile tarihte hiç olmadığı kadar iyi ilişkiler geliştirdi. İran ise kendi derdine düşmüş durumda.

Seçime giden, içeride sıkışmış Trump’ın dikkatleri dağıtacak, İsrail lobisini yanına alacak bir başarı hikâyesine ihtiyacının olduğu açık. “Yüzyılın Anlaşması”nın bunu sağlaması pek mümkün olmasa da, tartışılıyor olması bile işe yarayabilir. Kaldı ki böylesine derin ve karmaşık bir sorunun tek bir hamlede çözüme kavuşturulamayacağı herkesin bildiği bir husus.

Yazının devamı...

Türk dış politikasının ‘askeri’ karakterine dair

24 Ocak 2020

Kimi uzmanlara göre, Türk dış politikası askeri bir karaktere bürünmüş görünüyor. Bu tezi dillendirenler Türkiye’nin ülke dışındaki askeri faaliyetlerine dikkat çekiyorlar. Gerçekten de Türkiye, farklı askeri karakterdeki güçlerini çeşitli alanlarda aktif olarak kullanıyor, her fırsatta gücünü sahaya yansıtıyor.

Örneğin, TSK Suriye’de iki farklı fonksiyon üstlenmiş görünüyor. Fırat’ın doğusunda PKK/PYD ile mücadeleye devam ediyor. Batısında ise, hem güvenlik hem de “barışı koruma/gözetleme” görevinde.

Öte yandan, Türk Donanması da aktif olarak Doğu Akdeniz’de ekonomik çıkarlar için bayrak göstermeyi sürdürüyor. Bu görevin önemli bir parçası olan Libya’da da gündem her geçen gün askeri boyut kazanıyor. Tüm bu faaliyetler sadece TSK’dan değil, MİT’ten, jandarmadan, polisten, hatta güvenlik korucularından müteşekkil, oldukça karmaşık kuvvet kompozisyonuyla yürütülüyor. Dahası, sivil toplum örgütleri ya da ÖSO gibi gruplar da tabloya dâhil olabiliyor.

TSK, çatışma ihtimalinin az olduğu/olmadığı bölgelerde de dış politikanın etkili parçası olarak farklı görevlerde. Somali’den Katar’a, Afganistan’dan Balkanlar’a kadar uzunca bir liste var. Dahası, eğer Türkiye-ABD ilişkilerinden ya da Türkiye-Rusya ilişkilerinden söz ediyorsanız yine akla gelen ilk konu TSK ile ilgili. S-400 hava savunma sistemleri ya da F-35 uçakları gibi.

Yazının devamı...