Türden türe geçen yönetmene veda

Geceyarısı Ekspresi, Mississippi Yanıyor, Fame, Evita ve Angel Heart gibi filmlerinin işaret ettiği üzere kariyeri boyunca türler arasında zorlanmadan gidip gelen İngiliz yönetmen Alan Parker, 76 yaşında öldü.

Aralarında “Geceyarısı Ekspresi / Midnight Express”, “Bugsy Malone” ve “The Commitments”ın da olduğu filmlerin usta yönetmeni Sir Alan Parker, önceki gün 76 yaşında hayatını kaybetti. Parker’ın ölüm nedeniyle ilgili bir açıklama yapılmadı ancak yönetmenin uzun süredir hasta olduğu belirtildi. Parker, “Mississippi Yanıyor / Mississippi Burning”, “Fame”, “Evita” ve “Angel Heart” gibi filmlerinin işaret ettiği üzere kariyeri boyunca türler arasında zorlanmadan gidip geldi ve izleyicilerin uzun süre aklında çıkmayan filmlere imza attı.

Türden türe geçen  yönetmene veda


İki kez Oscar adayı olan Parker’ın filmografisi zanaat ile sanatın buluştuğu özel bir yerde duruyordu: İzleyiciyle rahat bağ kuran filmleriyle beş kez Cannes’da Altın Palmiye’ye aday olması da Parker’ın bu ince çizgide sergilediği hakimiyete işaret ediyordu.

Hollywood’a adım

1944 yılında Londra Islington’da dünyaya gelen Parker, kariyerine reklam sektöründe başladı. 10 yıl boyunca reklam sektöründe ünlenen Parker, “The Evacuees” adlı televizyon filminin ardından ilk sinema filmi “Bugsy Malone”la sinema dünyasına övgülerle girdi. Scott Baio ve Jodie Foster’ın rol aldığı film, çocuk gangsterleri konu alan bir müzikaldi ve Parker bu filmle Hollywood’da dikkat çekti.

Parker’ın Hollywood’a adım atması Oliver Stone’un senaryosunu yazdığı “Geceyarısı Ekspresi”yle oldu. Film, Türkiye’de hapse atılan bir Amerikalı Bill Haynes’in anılarından uyarlanmıştı. Uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle hapse atılan Haynes’in hikayesi, Türkiye’de büyük tepkilere neden oldu. Aslında Batılıların yabancı coğrafyaya oryantalist bakışının öne çıktığı birçok filmden biri olan “Geceyarısı Ekspresi”, gösterime girdiği dönemde sol görüşlü sinema yazarları tarafından da eleştirilmişti.

Pauline Kael, The New Yorker’a yazdığı yazıda “Bu hikâye herhangi bir ülkede geçebilirdi. Türkleri kim savunacak? Columbia Pictures’ın onların temsiline önem vereceği bir izleyici pazarı oluşturmuyorlar” diyecekti. Stone ve Hayes’in ileride pişmanlıklarını dile getirdikleri film, Parker’a En İyi Yönetmen dalında ilk Oscar adaylığını kazandırdı.

Bu filmin ardından Parker’ın kariyeri müziği merkeze alan filmler üzerinden devam etti. Dans eğitimi alan öğrencilere odaklanan 1980 yapımı müzikal “Fame”i yönetti. Bir sonraki projesini tahmin etmenin zor olduğu yönetmenlerden biri olan Parker, gişe canavarı “Fame”in ardından küçük evlilik dramı “Shoot The Moon”u çekti. Albert Finney ve Diane Keaton yer aldığı boşanma öyküsünü “ilk yetişkin filmim” diye tanımayan Parker, “Her seferinde farklı bir şey yapmak, sizi yaratıcı açıdan ayakta tutuyor” demişti. Aynı yıl çektiği ve Parker’ın görsel dünyasındaki zenginliği ortaya koyduğu “Pink Floyd - The Wall”, albümün temalarını filme aktaran Bob Geldof’un rol aldığı sürreal bir filmdi.

İkinci Oscar adaylığı


1982 tarihli “The Wall”dan iki yıl sonra Vietnam savaşı dramı “Birdy”i yönetti. Birçok eleştirmen tarafından Parker’ın en olgun işi olarak nitelendirilen fillm, Matthew Modine ve Nicolas Cage’ın başrolde yer aldığı, savaştan psikolojik olarak büyük hasar almış iki adama odaklanıyordu. Film, Parker’a Cannes Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü kazandırdı.

Sivil hak mücadelesine odaklanan 1988 tarihli “Mississippi Burning”, Parker’a ikinci Oscar adaylığını kazandırdı. Sivil hak alanında çalışan üç kişinin kaybolmasını araştıran iki dedektifin Gene Hackman ve Willem Dafoe tarafından canlandırıldığı film, Parker’ın en ünlü yapımlarından birine dönüştü. 1990 yılında çok sevilen diğer bir filmine imza attı: “The Commitments”. Bir soul müzik grubu kuran Dublinlilerin hikayesini konu alan film, Parker’a göre Londra’daki işçi sınıfı geçmişi nedeniyle çektiği bir filmdi.

‘Setlerin çılgınlığını özlüyorum’ demişti

Parker, 2003’te son filmini çektikten sonra verdiği bir söyleşide “Açıkçası, yaşlandıkça, Mississippi çamurlarına batma fikri gitgide daha az çekici gözüküyor. Film yönetmek fiziksel olarak zor bir iş. Sekiz yaşında bir çocuğum var, onu her gün görmek istiyorum. Şimdi yetişkin olan dört çocuğum büyürken yanlarında olmadım. Sürekli setteydim. Artık bu hayatı istemiyorum” demişti. Parker aynı söyleşide setleri özlediğini de belirtmişti: “Bunların yanında film setlerindeki dostluğu özlüyorum. Çoğu yönetmen kurgu döneminin yalnızlığını tercih eder ama ben setlerdeki çılgınlıktan besleniyorum. Bunu çok özlüyorum.”