Değişen gündemin peşinde

Haftada bir yazmanın kendine has zorlukları var. Bir kere yazıları ister istemez son dakikaya bırakıyorsunuz. Gündemi yakalamak için bekliyor, bekliyor ve perşembe geç vakit geçiyorsunuz klavyenin karşısına.
Topu topu 400 küsur sözcüklük hakkınız var böyle bir dünya, böyle bir ülkesi, böyle bir kentle ilgili meramınızı anlatmak için. Bazen diyecekleriniz kabardıkça kabarıyor. Konular birikiyor. Yer dar geliyor. Zaten hayata yazı gözlüğüyle beş dakika bakın, kolaylıkla beş yazı konusu çıkarırsınız.
Bu arada mümkün olduğunca yerel kalmanız ve anlaşılır olmanız bekleniyor. Hafta boyu didik didik edilmiş konuların peşine takılmak da şık olmuyor. Yeni bir şeyler söylemek istiyor insan. Bir taraftan da günün gerçeklerini yakalamanız, okurun nabzını tutmanız gerekiyor...
Cumartesi günkü yazıyı pazartesiden itibaren düşünmeye başlıyorsunuz. Bu hafta da öyle oldu. Pazartesi sabahı bugün için insana dair şeyler yazmakta kararlıydım. Köşe yazısı hayatımı borçlu olduğum Sevgili Deniz Sipahi’nin dediği gibi insana dönecektim.
Ekonomiyi değil, siyaseti hiç değil, kentin önceliklerini falan da değil, daha hafif şeyler yazacaktım. Üzerimize üzerimize gelen dramlardan uzak durmaya çalışacaktım. Kriz, sürdürülebilirlik, küresel sistem gibi büyük laflar etmeyecektim. Psikolojimizle ilgili bir iki şey söyleyecektim en fazla. Bu sayede belki ben de hafifleyecektim.
Salı akşamı geldiğinde futbolun halini yazayıma döndü ibre. On yıllardır futbolu izliyor, dostlarla tartışıyor olsam da yazılarımda bu konuya pek girmiyordum. Zira uzmanlıkları bu olan ve bu işi iyi yapan, yerelde Bülent Buda, ulusalda Uğur Meleke gibi isimler çıtayı epeyce yükseltmişlerdi.
Yine de “deneyeyim mi acaba?” dedim. Hırvatlara elenmiştik. Şaşılacak bir şey yoktu ama bildik nağmeler yine havada uçuşuyordu. Fatura belli ki Hiddink’e çıkacaktı. Zaten altyapı ihmal edilmişti, zaten temel eğitim eksikti, zaten takım havası yoktu Millilerin.
Hepsi tamam da depreme karşı alınan sonuçla Hırvatistan’a karşı alınan sonucun ne farkı vardı ki? İkisinde de uzun vadeli planlamadan yoksun, akılcı stratejilerden uzak, günlük kaygıların güdümünde tutturulan yollar hüsranla sonuçlanmıştı. Bu kafayla gidilirse hep de öyle olacaktı. Arada bir kazanılan maçlar ya da yaşanan yıkıcı olmayan depremler aldatıcıydı.
Çarşamba akşamı itibariyle maçın havasından sıyrıldım, Wall Street eylemcilerine döndü dikkatim. Yüzlerce kişi gözaltına alınmıştı, Zucotti Park boşaltılmıştı. Yüzde 1 yine yüzde 99’u alt etmişti. Öyle yürüyordu bu işler. Yazı gelirse fon yöneticileri kazanır, tura gelirse vergi mükellefi kaybederdi!
Tabii daha büyük resimde olay daha farklıydı. ABD’de mağdur olan yüzde 99, dünya gelir dağılımı içinde yine en tepelerde yer alıyordu. Geri kalan milyarlarca insan için hayat orta sınıf bir ABD’linin hayallerinin ötesinde berbattı.
Perşembe günü ise İntegral Araştırma şirketinin İzmir’de yaptığı anket kişisel gündemimde en ön sıraya yükseldi. Ankete göre İzmir’de 2014’teki Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi kıran kırana geçecek görünüyordu. AK Parti CHP ile farkı kapatıyordu. Bu aslında bireysel gözlemlerde de fark edilen bir gelişmeydi.
Bir keresinde bir kamuoyu araştırma şirketi yetkilisi seçmenin seçimlerden yaklaşık 6 ay önce karar verdiğini ve sonrasında kararını zor değiştirdiğini belirtmişti. Son 6 ayda ise kararsızlar tercihlerini belirliyorlar demişti. Muhakkak ki bu seçimde adaylar önemli olacak ama bu seçimde “hizmet” hiç olmadığı kadar ideolojinin önüne çıkacağa benzer. Dolayısıyla 2013 eylülüne kadar süre var diyebiliriz. İki yıldan az bir süre.
Siyasette 24 saat uzundur ama 21-22 ay da sanılandan kısa. Kalede taşlar yerinden oynuyor galiba.
Böyledir işte siyaset yazmayayım derken o sizi çağırır ve mutlaka girer yazının bir yerine!